Pazartesi, Aralık 31, 2007


Şimdi Roger Garaudy'nin "Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum" adlı kitabını okuyorum...

CİMRİLER KİTABI

Câhiz

İranlı yazar Câhiz'in "felsefi mizah" türünde yazmış olduğu dünya edebiyatında cimrilik konusu üzerine yazılmış eleştirel mizahi ilk ve tek kitap olan
Cimriler Kitabı,yazarın çok çeşitli konularda yazdığı eserlerinden yalnızca biri. Bu kitap dışında kitaplarını okumadım ama isimlerini okuyunca onların da ilginç kitaplar olduğunu düşünüyorum. En meşhur kitabı Kitab-ül Hayevan dışında, Sır Saklama Kitabı,Şarkıcılık Kitabı, Cariyelere Dair Kitap gibi muhtelif konularda kitapları mevcut.

Cahiz, Cimriler Kitabı'nda cimrilik ve tutumluluk arasındaki ince çizgiyi, kendi halkından örnek gösterdiği hikayeleriyle anlatmış. Örnek verdiği ve kitabına konu ettiği cimriler ise zengin cimriler.
Kitapta, zengin cimrilerin yemek sofralarından, sofradaki yemeğin nasıl tüketilmesi gerektiğine ,suyun, etin, ekmeğin ve dahi hurma çekirdeğinin israf edilmeden nasıl yeneceğine; cimri ev sahiplerinin kiracıların kiralarını artırmak için buldukları komik bahanelere; eskiyen elbiselerin yama üzerine yama yapılarak nasıl daha uzun süre giyilebileceğine; zengin ve cimri ev sahiplerinin misafir ağırlamamak için buldukları yöntemlere yer verilmiş. Kısaca cimri insanın, cimrilikte sınır tanımadığı hayatın her alanından örneklerin anlatıldığı enteresan, şaşırtıcı bir kitap.

Cimrilikte aşmış insanların hicvedildiği kitabı, cimrilerin mantığını hala çözememiş olan ben,kitabı,zamanı olan ve konusunda ilk ve tek kitap okuma isteği olanlara tavsiye edebilirim ama okunmasa da olur, kanaatim budur.

Yazarla ilgili küçük bir not daha: Hayatı kitaplarla iç içe geçen bir yazarın ölümü de kendi kütüphanesinde rafın devrilmesi sonucu kitapların altında kalmasıyla olmuş, ilginç değil mi?

Cumartesi, Aralık 29, 2007

Yarışmamın talihlisi sevgili Serap . Hediyesiyse İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası adlı kitabı.
Tebrikler Serap.

Cuma, Aralık 28, 2007

Bir Bilene Soralım...

"Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar"... diyordu şair (?) içlenmemek ne mümkün... O zamanlar, içlendiğim o zamanlar Beş Şehir'in Bursa'sında, Bursa'da Zaman'ında (?) "Bir gül biter içimde, gecenin tam üçünde"yi (?) dinliyordum yerel bir radyo kanalında. Oysa aynı günün akşamında o İngiliz kadınının (?) teker teker zenci bibloları devirdiği olayın düğümlerini çözüyordum. Bir gerilim, bir hüzün... Dur bakalım dedim kendi kendime, vardır bunda bir iş "Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler" (?)...

Yazdıklarımın ne olduğunu merak edenlere cevaben belirteyim: Bu bir yarışma... "?" olan yerleri, yani cevapları bulan okuyucuma kitap hediye edeceğim.
Cevaplarınızı yorumlara yazabilirsiniz.
Buraya kadar anlaşılmayan bir şey yoksa, yarışma başlamıştır arkadaşlar.
Herkese başarılar, hadi bakalım :-)

Çarşamba, Aralık 26, 2007

ÇENGİ

Ah
met Mithat Efendi

A.Mithat Efendi'nin "kıssadan hisse" veren kitaplarından biri Çengi. Roman dört kitaptan (kısım, bölüm) oluşmuş. Birinci kitap İstanbul'da Don Kişot, ikinci kitap Aşık Baba, üçüncü kitap Vur Patlasın Çal Oynasın, dördüncü kitap Vur Patlasın Çal Oynasın Âleminin Ertesi Günkü Pişmanlığı başlığıyla verilmiş. Kitaba ismini veren çengi Sümbül Hanım, Cemal Bey ve Melek Hanım'ın başlarından geçenlerin anlatıldığı bol oyunlu, Türk filmi tadında yine klasik A.Mithat efendi tekniğiyle ( arada kendi fikirlerine, nasihatlarına yer verdiği, eserin tamamında kendine özgün anlatım tekniğiyle) yazılmış önemli bir A.Mithat Efendi klasiği.

Romanın ilk bölümü "İstanbul'da Bir Don Kişot"da Cervantes'in Don Kişot karakteri gibi okuduğu kitapların etkisinde kalıp hayal âleminde yaşayan Daniş Çelebi'nin hikayesi anlatılmış. Daniş Çelebi'nin evliliği, çocuğu...

İkinci bölümde "Aşık Baba" başlığı altında Canberd Bey adında evinden hiç dışarı çıkmayan bir adam ve gözü gibi sakındığı, kıskandığı kızı Melek'in hikayesi...
Bu iki bölüm konu olarak birbirinden bağımsız iki hikaye olarak gözükse de üçüncü bölümde karakterler bir araya geliyor.

Üçüncü bölümde "Vur Patlasın Çal Oynasın" da Osmanlının çengili, sazlı sözlü eğlencelerinin meşhur ismi Sümbül Hanım, kızı Melek Hanım ve Cemal Bey'in ( dördüncü bölümde Melek Hanım'la birlikte asıl kimlikleri açıklanıyor) hikayesi.

Dördüncü bölümde ise olayların iç yüzü ve gerçek kimlikler açıklanıyor.

Romanın kurgusu böyle, konuya gelince: Çengi Sümbül Hanım kendisini tanımayan mirasyedi oğlunu yola getirmek için önce onu Canberd Bey'in kızı Melek Hanım'la tanıştırır ve Melek Hanım'la birlikte olabilmek gayesinde olan oğlu Cemal Bey'e önce servetini kaybettirir, fakir düşürür, sonrasındaysa Cemal Bey'in terbiye edildiğine kani olduğunda Cemal Bey'in kaybettiğini sandığı servetini ona geri verir. Cemal Bey böylece malının kıymetini öğrenmiş, hem de annesi ve sevdiği Melek'e kavuşmuştur.
Türk klasiklerini sevenlere...

Cumartesi, Aralık 22, 2007

BEYAZ GECELER

Dostoyevski

Rusya'nın beyaz gecelerinde (mayıs sonundan temmuzun ortalarına kadar süren, güneşin batmadığı, havanın yarı aydınlık olduğu meşhur beyaz geceler) tanışan iki yabancının dört beyaz gecelik arkadaşlıkları ve tek taraflı aşk hikayesi.



Dönemin Rus yazarlarının aşk hikayelerinde bolca kullandıkları romantik ve hayalperest kahraman, Dostoyevski'nin Beyaz Geceler'inde arz-ı endam ederken Nastenka'yla tanışır. Dört gece süren arkadaşlıklarıyla kahramanımız, yalnız ve "tutunamayan" dünyasında Nastenka'ya da yer vermek ister ama Nastenka'nın kalbi bir yıldır dönmesini beklediği sevgilisindedir. Beklenen sevgili döner ve böylece kahramanımız yalnız dünyasına geri döner...

"Dostoyevski'nin en hafif, en saf ve en lirik kitabı..." olarak betimlenen eser, Dostoyevski okumak isteyenleri biraz hayal kırıklığına uğratabilir fikrimce. Ben izlemedim ama Beyaz Geceler'in tiyatro oyunu olarak sahnelendiğini biliyorum.


Kitaptaki diğer hikayeyse Yufka Yürekli. İki memur arkadaşın dostluğu ve birinin yazıya geçirmesi için kendisine verilen defterleri yetiştirememesi üzerine girdiği buhrandan çıkamaması ve aklını yitirmesinin tuhaf hikayesi.
Rus edebiyatının bolca işlenen memuriyet konusu, zayıf karakterli bir katip üzerinden işlenmiş.

Kendisine verilen görevi yerine getirememiş katibin vicdan azabıyla kıvranışını "dürüst memur" imajıyla işlemiş yazar.

Zamanınız ve Dostoyevski okuma isteğiniz varsa okuyun ama yine de öncelikle yazarın diğer eserlerini tavsiye ederim.
Ahmet Mithat Efendi'nin Çengi romanını okuyorum şimdi. Yorumu yakında...

Cuma, Aralık 21, 2007

Kaptanın Teknesi okunanlar arasında yerini aldı, Dostoyevski'nin Beyaz Geceler'i okundu. Bakalım sıradaki kitap hangisi?...

Çarşamba, Aralık 19, 2007

...


Victor Zuev / ödüllü karikatür
Roger Garaudy'nin "İnsanlığın Medeniyet Destanı" adlı kitabını bitirdikten sonra yani bu aralar Sezgin Kaymaz'ın "Kaptanın Teknesi" adlı kitabını okuyorum, enteresan bir kitap, yorumuysa bitirince...

Pazartesi, Aralık 17, 2007


BİR GÜN

Ayşe Kulin

Yeni tanıştığım bir yazar Ayşe Kulin. Her ne kadar popülaritesi fazla bir yazar olsa da benim için bir ilk oldu ve yazarın diğerleri kadar ünlü olmayan (ya da reklamı yapılmamış) bir kitabıyla, Bir Gün kitabıyla yazarla tanıştım.

Kitabın konusuna gelince: Nevra Tuna şehirli ve modern gazeteci kimliğiyle , kendi davası sebebiyle cezaevinde yatan Doğulu Zelha Bora'yla ropörtaj yapmak ister ve ropörtajı gerçekleştirmek için cezaevine gider. Nevra Tuna, küçük bir odaya alınmış, Zelha Bora'nın gelmesini beklemektedir ve içeri Zelha Bora girer. Artık onlar gazeteci Nevra Tuna ve tutuklu Zelha Bora değil, iki çocukluk arkadaşı Nevra ve Zelha'dır...

Nevra Tuna, aradan yıllar geçmesine rağmen, çocukluk arkadaşı Zelha'yı izlediği haberlerden tanımış, hem onu görmek hem de onunla ropörtaj yapmak için kolları sıvamış, nihayet karşılaşma günü gelip çattığında o "bir gün" de haber adına belki hiçbir şey ama geride kalan çocuklukları, arkadaşlıkları ve hayatları hakkında keyifli ve hüzünlü pek çok anıya ve bilgiye sahip olmuştur.

Sadece günümüzün değil, yılların sorunu olarak karşımızda duran Türk- Kürt çatışması çerçevesinde yaşanan olaylar, Türk kızı Nevra ve kendi deyişiyle Kürt kızı Zelha'nın, aynı ülkenin kadınlarının ayrı pencerelerden hikayesi...

Kitabı okuduktan sonra içeriği itibariyle oldukça hassas bir mevzu hakkında, karşı taraf gözüyle bakabilmek adına, birkaç izlenimim oldu ya da en azından kitap karakteri Zelha'nın ve nice Zelhaların neyi, niçin istediklerini daha etraflıca öğrenmiş oldum. Kitapta Kürtlerin tarihi hikayelerini de karakterlerin ağzından anlatmış yazar. Kürtlerin kendi devletlerini kurma düşünceleri hariç, Zelha'nın pek çok fikrine katılıyorum aslında. Kendi dilleriyle okuma, yazma, tv yayını, gazete vs. bunlar olabilecek konular ama vatanı bölmek, ayrı bir devlet kurmak imkansızı istemekten başka bir şey değil bu ülkenin halkı için.

Velhasıl-ı kelâm, yazar kendi cümleleriyle, ne de güzel söylemiş...
"...biz iç içe büyüyen, iç içe yaşayan, birbirine benzeyen, kavgacı, hırçın ve inatçı, şefkatli, sevecen ve yürekli, sonsuz verici ve can alıcı, gözü kara, kurnaz, hain, aynı anda çileli, masum ve çocuksu biz! Biz, aynı toprağın çocukları."...

Everest Yayınları, basım yılı 2005, 202 syf.

Cumartesi, Aralık 15, 2007

KUMRAL ADA ~ MAVİ TUNA

Buket Uzuner


İç savaşların, içimizdeki ve dışımızdaki savaşların yazıya döküldüğü, tek kişilik aşkların, tarihin, Kuzguncuk'un, Kumral Ada'nın, Mavi gözlü Tuna'nın , Şair Dayı'nın, Meriç'in ve Aras'ın hikayesi ama en çok Mabel'in...

Ada'yla ilk karşılaşmasında ağzından öylesine dökülüp, zamanın meşhur sakızını kendisine ad olarak almasıyla başlayan, o çok kumral, asi ve kendinden emin Ada ile ondan iki yaş küçük arkadaş, sırdaş, tek taraflı sevgili Mabel'in yani Tuna'nın öyküsü...

Mekan Kuzguncuk... Zengin ve ünlü sanatçı ailenin biricik güzeller güzeli kızları Ada ve orta direk Bulgar göçmeni terzi bir babanın iki oğlu; Tuna ve Aras'ın çocuklukları, gençlikleri...Hayatlarının her sahnesinde rolü olan Şair Dayı...

Ve iç savaş gelip çattığında, seferberlik olduğunda, kendi içindeki çatışmasını bitirememiş Tuna'nın, insan öldüreceği, gözünün önünde insanların öleceği bir adrese, Doğu'da bir çatışma yerine dahil olması, bedeninde, beyninde ama en acımasızı ruhunda aldığı yaraları... Naifdir Tuna, değil savaşmak, savaş olgusu bile onun beynini yakmaya, sinirlerini yıpratmaya kâfidir, öyle de olmuştur...

Gördüğü ölümler ve bulunduğu ortam, ruhunu iyice sarsmış ve savaş sonrası askerlerin ruhsal tedavi edildikleri hastanenin "zararsız" hastalarından biri olmuştur. Bu sırada savaş ve aşk üzerine derin felsefesine de bolca tanık oluruz Tuna öğretmenin. Nihayetindeyse savaş alanından, çok şey görmüş, yaralı bir ruh olarak kurtulur.

Güzel yazılmış, başarılı bir kitap fikrimce. Kitabı okumayı tamamladığımda, geriye dönüp karakterleri kısaca inceledim. Tuna karakterinin oldukça güzel çizildiğini ikinci kez (ilki okurkendi.) farkettim, öyleki Ada karakterini Tuna sebebiyle sevmişim okuma süresince.

Kitaptaki cinsel içeriğin fazlalığından rahatsız da olmadım değil. Nedense bu kısımlardaki serbestlik ve anlatım, bana Murathan Mungan'ı çağrıştırdı ki kendisini okumuş ve kesinlikle beğenmemiştim. M. Munganvari kısımlar hariç anlatım farklı, benzetmeler estetik.

Kitabı diğer okuyanlarda olmuş mudur bilmiyorum ama ben kitabı okurken sanki bu insanları tanıyormuşum gibi hissettim. Ünlü sanatçı çift, şair dayı ve de kitabın Atilla İlhan'a ithaf edilmesi... Yazarın biraz esinlendiğini düşünüyorum yani tamamen kurmaca bir kitap değil fikrimce.

Tuna'nın gözüyle Ada'yı görmeyi, Kuzguncuk'ta bir köşkün arka bahçesinde oyun oynayan o bilmiş çocukları, hiç konuşmayan terzi babayı, küçük beyaz bir taşa saklanan çocukluk hayallerini, zenci kadın resmiyle o meşhur Mabel sakızı tüm savaşlara rağmen, incitmeden sevdim.

Aras, Ada, Tuna...
Hep başkasını düşleyerek yaşanmaz ki Tuna!...

Perşembe, Aralık 13, 2007

Sobe...

Ben küçükken; çizgi filmlerin ve oyuncakların dünyasında yaşardım...Şeker Kız Candy, Clementine, He-Man, Voltran ve Ninja Kaplumbağalarıyla çizgi âleminde... Atlı Karınca ve Susam Sokağı'nı da unutmamak lazım... Az biraz büyüdüğümdeyse Altın Kızlar, Alacakaranlık Kuşağı ve Mavi Ay, hepsi çocukluğumun kareleri...

Rengarenk birbirinden güzel elbiseleriyle kağıt bebeklerim, Cin Ali kitaplarım... Okumayı küçükken de çok severdim. İlkokulda sınıf kitaplığından az kitap almamışımdır. Hele Ülker'in hediyesi masal takvimimiz... Kibritçi Kız, Karlar Kraliçesi, Alice Harikalar Diyarında, Ali Baba ve Kırk Haramiler, Sinderella masalları...
Elma şekeri, leblebi tozu, Pembo ve Mabel sakız... Çokoprens ve Cino çikolatası...
Bayramlar bile başkaydı ben küçükken. Kapı kapı dolaşıp şeker ve para toplardık, küçük çocuk dünyamızda bayram harçlıklarımızı nasıl harcayacağımızın planlarını kurardık.
Oyunlarımız... Hele mevsim yazsa, gece 11'den önce eve girmezdik. Sokağın o zamanlar güvenli yolunda korkusuzca koşardık, yakartop, renkli istop, ip atlama ve yedi kule, illaki de sek sek...
Evlere hapsedilmeyen bir çocukluk...

Velhasıl ben, oyuncağı az, oyunu çok bir çocuktum...

Aslında ben; soğuk biri olarak görünsem de tanıdıktan sonra öyle olmadığımı söyleyen çoktur. çekingen, kendi halinde biriyim. Kitapların arasında bir dünya, büyük hayalim...
İlk kopyam; hatırlamam zor. Dersleri iyi bir öğrenci olmama rağmen, edebiyat ve tarih dersleriyle onlarla ilgili diğer dersler hariç kopya yöntemine başvurduğum olmuştur. Mesela, sıraya yazmak, kalem kutusu içine kopya koymak, uç kutusuna yazmak gibi basit ama faydalı yöntemler kulandığımı itiraf ediyorum. Ezberci eğitimde böyle oluyor ne yazık ki...

Bence cep telefonu; iyi bir buluş ama çocukların ceplerine girecek kadar da elzem bir ihtiyaç değil. Olmasa yahut bu kadar çok kullanılmasa da olur şahsi fikrimce.

En saçma huyum; insanları fazla ciddiye alırım, sonra da kendim üzülürüm.

Aşk bence; zamanımızda uzun süreli bir ilüzyondur. Herkesin çiğnediği boyalı sakızdır.
Aşkın yüceliği, sevilenin yüceliği nispetindedir, vesselam...

Sevdiğim bloglar; "bakmakta yarar var" köşemde zaten yer vermişimdir ama şöyle belirteyim:
Bloğuma ilk yorum bırakan, güzel, samimi yorumlarını hiç eksik etmeyen sevgili
Eda Suner, sıcacık yorumlarıyla ruhuma eşlik eden sevgili Yıldıznaf, beni sobeleyip bu satırları yazdıran, benim gibi kitap yorumcusu, güzel yürekli sevgili Serap, çok uzaklardan bloğumu okuyup yorum bırakan sevgili Berrin, Kur'an ve az biraz Arapça bilgim sayesinde yarışmasındaki soruları bilip kendisinden çikolata kazandığım sevgili Enes, blog dünyasıyla tanışmama vesile olan yemek siteleri: Portakal Ağacı, Devletşah, Ev Cini..., okuduğum ama adını yazmadığım daha pek çok blog var sevdiğim.
Kısacası seviyeli, faydalı ve bilgilendiren blogları okumayı seviyorum.

Detaylıca yazdım sanırım, peki ben şimdi kimi sobeleyeceğim? Benimki de nokta olsun...



Pazartesi, Aralık 10, 2007


ELEKTRONİK PRANGALI KADIN:
FÜGEN GÜLERTEKİN

Haluk Şahin



"Türkiye, Fügen Gülertekin'in ABD'de yaşadığı kabusu "Arena" programında Haluk Şahin'den öğrendi. İki çocuk ve bir torun sahibi olan, Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi mezunu Fügen Gülertekin, boğazına bir şey kaçtığı için nefes alamayan bir bebeğin hayatını kurtarmaya çalışmış, ancak onu yaraladığı iddiasıyla 8 yıl hapse mahkum olmuştu. Hiçbir sabıkası olmayan bu Türk kadını için istenen kefalet ücreti ise bir rekordu:10 milyon dolar!

Fügen Gülertekin çok garip bir yargılama sonucu 8 yıla mahkum oldu, temyizin kararını beklerken ayağına elektronik pranga vurularak ev hapsinde tutuldu. Ohio Eyaleti'nin çeşitli cezaevlerinde çok zor koşullar altında tam sekiz yıl süren hapis cezasını tamamlamak üzere..."

Kitap, arka kapağında böyle anlatıyor kendini. Fügen Gülertekin'i ben de herkes gibi yıllar önce seyrettiğim ( hele o zamanlar "Arena" neredeyse her evde izlenirdi) "Arena" programında tanımıştım ve iki hafta öncesine kadar, Haluk Şahin'in Elektronik Prangalı Kadın: Fügen Gülertekin kitabını okuyana kadar bu konuyu unutmuştum. Ödünç alıp okuduğum bu kitap, zaten pek de sempati duymadığım Amerikan halkına olan olumsuz hislerimi daha da perçinledi.

Kitabı okuduktan sonra Fügen Gülertekin hakkında internette kısa bir araştırma yaptım, cezasını tamamlamış ve büyük ihtimalle yurtdışı edildiği Amerika'dan ülkesine, Türkiye'ye dönmüştür.

"Hayatın insanın karşısına neler çıkarabileceğini, her şey çok güzel seyrinde giderken aniden tepetaklak olmayı" bilenler zaten bu kitaptaki gibi bir hayat yaşamıştır, bilmeyenlerse bu kitabı okuyun, halinize şükretmek için...


Perşembe, Aralık 06, 2007

Şimdi elimdeki kitapsa, Ramazan Hub'un Hızır (a.s)'ın hayatını detaylıca anlattığı yaklaşık 500 sayfalık, oldukça güzel hazırlanmış Hızır (a.s) adlı kitabı...
okumaya devam...