Perşembe, Ocak 31, 2008

BİR BEBEK, BİR MECNUN

Mevsimin yeşile koştuğu zamandı. Ağacından yeni yemiştim o açık mor erikleri. Elim, ağzım meyve şekeriyle yapış yapışken koşmuştum, tepesinde arıların cirit attığı pirinç başlıklı bahçe musluğuna. Ellerimi yıkayıp buz gibi suyu avuçlarımın arasından içerken, bahçeye yeni giriyordu minibüs. İçimdeki çocuksu merakla hemen minibüsün yanında bitivermiştim. Kendilerine özgü değişik kıyafetleri içinde sırayla inmişlerdi minibüsten. Beyaz elbisesi içinde iri yarı bir Arap, karısı ve sonradan dadı olduğunu öğrendiğim müthiş güzellikte yeşil gözlere sahip bayan ve üç çocuk inmişti; İki Arap karası ve bir Alman sarısı. Alman sarısı bir çocuk, civciv sarısı saçlı, gök gözlü bir oğlan çocuğu.

Benim şaşkınlığım süredursun, Kuveytli zengin misafirlerimiz çoktan dedemin evinin ikinci katına pansiyoner olarak yerleşmişlerdi bile. Kalacakları iki haftanın malî getirisini biz küçük zihinlerimizde, kendi temeli zayıf matematiğimizle hesaba vururken , büyükler kazancın ne kadar olacağını çoktan hesaplamışlardı. O zamanlar da her şey planlanırdı ve elbette planları hep büyükler yapardı.

Biz küçükler Kuveytli Arap misafirlerimizin evde ne yaptıklarını merak ederken, çocuklar kapıyı açıp, aşağıya inerek merakımızı giderdiler. Hemen öne atıldım, kara Arap'a "merhaba" dedim, "Ene" diye başlayıp adımı söyleyerek kısacık bir tanışma cümlesi kurdum, ne de olsa ucundan Arapça biliyordum. O da bana "Ene Mecnun" diyerek cevap verince, hemen tercümanlığa soyunup kuzenlere durumu aktardım. "Bu çocuk 'ben deliyim' diyor" dedim. Çocuk dünyamızda bizi çok güldüren bu olay, hemen o sıcak bağları kurdu ve onlarla arkadaş olduk.Dediklerini anlamasak bile...

Kendini "Mecnun" diye tanıtan kara Arap ve diğer çocuk sarı Arap, hemen dairelerine koşup biz ailenin çocukları bahçede çardakta otururken, o zamana kadar görmediğimiz, renkli yuvarlakların belli bir şekil oluşturacakları yuvarlak bölmeli bir düzeneğin içine atıldığı tuhaf bir oyun getirdiler. Onlar Arapça, biz Türkçe konuşarak başladık oynamaya.

Akşam olup da yemek vakti gelince bizim bahçede çardaktaki masamız hazırlanırken, iki Arap arkadaşımız, küçük kardeşleri, önde babaları bütün aile onlara rehberlik eden adamla birlikte arabaya binip turistik gezilerine başladılar.

Çoktan akşam yemeği yenmiş, küçüklerin uyku saati, büyüklerin derin sohbetlere dalma vakti gelmişti ki Arap pansiyonerlerimiz ellerinde bir dolu yiyecek ve oyuncak torbalarıyla göründüler bahçe kapısından. Selamlaşıp dairelerine çıkarken, arkalarındaki küçük kızın meraklı ve yapayalnız bakışlarını görmemişlerdi kuşkusuz.

Ertesi sabah erkenden gitmişlerdi, turisttiler ve turist olmanın gereği bol bol gezmekti. Öyle de yaptılar, onlar daireden çıktı, biz girdik daireyi nasıl kullanmışlar bahanesiyle. Eve girdik, büyük titizliğimiz olmasa bile küçük halimizle notlarını vermiştik: Araplar, gerçekten pistiler.

Hemen çocuk odasına girdim, temizlik değerlendirmesinden sonra. Yerde akşamki gezmelerinde almış olduklarını düşündüğüm dünya güzeli bir barbie bebek vardı ve oyuncağın yanıbaşında da hiç barbie bebeği olmayan, oyuncak iştahı kabarmış bir çocuk, yani ben. O an içimden "Keşke bu Araplar da diğer Arap pansiyonerlerimiz gibi giderken bir şeyler unutsalar, mesela bu bebeği" diye geçirdim. O zaman hemen alırdım o bebeği. Ona, o zengin Arap kızından çok daha iyi bakardım. Onun yaptığı gibi yere atmazdım; saçlarını tarar, güzel elbiseler giydirir, yanımda yatırırdım. Oyuncaklara kavuşma ümidiyle "Şu günler geçse de şu Araplar gitse" diye geçirdim içimden. Sarı Arapla ve kendine "Mecnun" diyen kara Arapla aramız iyiydi. Gezmeye gitmedikleri zamanlar hep birlikte oynuyorduk. Bazen dairelerine çıkıyorduk. İlk günlerde sürekli "karton, karton" deyip, soru dolu gözlerle bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı. "Karton"un ne olduğunu çözüşüm nihayet tv'de Tom ve Jerry'i görmeleriyle oldu. O zaman düğüm çözüldü: Bu karton dedikleri bizim çizgi film dediğimiz şeyin ecnebicesiydi. Onlar Tom ve Jerry'ye çölde vaha bulmuş gibi atlarken, ben de uzaktan dadıyı gözetliyordum. Hayatımda gördüğüm en güzel yüze sahipti bu kadın. Kara bir ten, yemyeşil gözler, inci dişler...Tam bir Arap dilberi. İyi de ben hala Alman asıllı olmasından şüphelendiğim o sarı Arap'ın olayını çözememiştim. Arap dediğin çikolata tenli olur, öyle süt tenli Arap mı olurmuş? Ben bu olayı çözemedim, iki hafta da gelip geçti ve Kuveytli pansiyonerlerimiz epey yüklü para bırakıp, eve dönüş yoluna koyuldular.

Biz küçükler ve büyükler eve fırladık hemen. Çocuk odasına ilk giren ben olmama rağmen, unutulmuş bir barbie yoktu odada. Şimdi büyük ihtimalle küçük Arap kızının on bebeğinin yanına onbirinci olmak için yola koyulmuştur sahibesinin kucağında. Ben, o anda şangır şungur eden camdan hayal kırıklığımı yaşarken yatağın altından gözüme ilişen kitap benzeri bir şey, kırıklarımı çabuk toplamama yardımcı oldu. Eğilip aldığımda, ilk kez karşılaştığım o şeyin sevinci içimi kapladı. Bir bebek bulmuştum, kağıttan da olsa bir bebek. Kitabın içinde de kesilince elbise olacak renk renk kıyafetler...Bana ait unutulmuş kağıt bebek...

Güzel geçen bir yaz tatiliydi, özellikle iki haftası. Arap arkadaşlarım, kağıt bebeğim...

Bugün bile hala kulağımda fısıltısı durur: "Ene Mecnun"...
Hangimiz değiliz ki be kara Arap, hangimiz değiliz...
Ey hayat...

ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın
aslında yokum ben bu oyunda
ömrüm beni yok saysın...

yaşam bir ıstaka
gelir vurur ömrünün coşkusuna
hani tutulur dilin
konuşamazsın...

tırmandıkça yücelir dağlar
sen mağlupsun sen ıssız
ve kalbinde kuşların gömütlüğü
tutunamazsın...

eloğlu sevdalardan dem tutar
aşk büyütür yıldızlardan
yasak senin düşlerin
dokunamazsın...

birini sevmişsindir geçen yıllarda
açık bir yara gibidir hâlâ
hâlâ ne çok özlersin onu
ağlayamazsın...

yolunda köprüler çürür
sesin, sessizlik sanki bir uğultuda
savurur hayat kül eyler seni
doğrulamazsın...

yapayalnız bir ünlemsin
dünyayı ıslatan şu yağmurlarda
herşey çeker ve iter
anlatamazsın...

yaşam bir ıstaka
gelir vurur işte ömrünün coşkusuna
sesinde çığlıklar boğulur ama
bağıramazsın...

sonra vakt erişir, toprak gülümser sana
upuzun bir ömrün ortasında
ne hayata ne ölüme
yakışamazsın...

yazdırmalısın mezar taşına:
ey hayat, sen şavkı sularda bir dolunaysın
aslında hiç olmadım ben bu oyunda
ömrüm beni yok saysın...

Yılmaz Odabaşı

Pazartesi, Ocak 28, 2008




Hasan Aycın çizgileri...


KOVULMUŞLARIN EVİ

Ali Ayçil

Bu kitap için söylemek, yazmak istediğim o kadar çok şey var ki ama en güzeli yazarın kendi sözlerini tekrarlamak olacak belki de...

"Tozlu kasabaların, herkesin ölümünün anons edildiği taşra şehirlerinin, ficek atmaya giden kızların, ansızın boşalan yağmur yüzünden oraya buraya kaçışanların, ilk sayıda batacağını bile bile dergi çıkarmaktan vazgeçmeyen genç edebiyatçıların ve bir yazarın yazgısının hatırlanacağı arızalı bir yolculuk olacak bu; beni bitkin düşürecek. Aralarında hiçbir insicam bulunmayan bir sürü hatıradan sonra yeniden dünyaya, o kovulmuşların evine geri döndüğümde, bir kez daha, 'hatırlamak da bir ihanettir' diye söyleneceğim." (adeta kitabın özeti)

Birbirinden leziz denemeler var bu kitapta. Deneme türünü seviyorum. Favori deneme kitabımınsa şu an ve sonrası için bu kitap olması kuvvetle muhtemel.

Yeni tanıştığım bir yazar, günümüz yazarlarından Ali Ayçil. Bu kitabın bıraktığı etkiyle yazarın diğer kitaplarını da en yakın zamanda okumayı düşünüyorum.

Gelelim Kovulmuşların Evi'ne: Her biri, okundukça damakta tat bırakan, tekrar tekrar okunmak istenen denemelere imza atmış yazar. Kelimeler kılıktan kılığa girmiş, öyleki dünyayı "kovulmuşların evi" diye betimleyecek kadar şairane bir uslüpla. Hele ki bazı satırları okurken Shakespeare okuyormuşum hissine kapıldım.

" 'Ben' dedi şairlerden biri diğer şaire, 'ben ki insanın yeryüzüne atılmasının , o yalnızlığın, o yabancılığın kederli bekçisiyim. Dünyayı karnımda dinmeyen bir sancı olarak taşıdım bunca zaman. Çoğu vakit insanların keyifle baktığında bakacak bir yan bulamadım, kimsenin bakmadığı şaşkınlıktan çıldırttı beni. Orta yaşlı bir kadının, boş bir vazoya taze bir çiçek koyarken ne düşündüğünü biliyorum. Gururu kalmamış bir dilencinin, akşam evine dönerken içine çöken karanlığın seyrelmesi için, bütün dilendiklerini vermeye hazır olduğunu biliyorum. Bir rençberin, ruhundaki bir yeri kürekle kazıp açamadığı için, kendini kaç defa yıldızların ipine doladığını biliyorum. Biliyorum ki insan, ölünceye kadar kendi cevapsız sorusunun çengelinde asılır, ölünceye kadar kendine mağlup olur. Kaç kere insanın içine daldırdım kalemimi, kaç kere o çengele asılan sorunun damarlarından kan aldım. Ama yine de hakikat, yazılmamış, bomboş yaprakların üzerinde duruyor. Keşke, bir tek o yapraklarda ne yazıldığını çözebilseydim..." ( 11. sayfa)

Kapak tasarımı da, kitabın adı ve içeriğiyle çok uyumlu.

Belki başka okuyucular kitaptan benim aldığım hazzı alamayacaklar ama ben bu kitabı, hayatım boyunca başucu kitaplarımdan, favori listemdeki kitaplarımdan biri olarak saklayacağım, okuyacağım ve bu kitabın keşfedilmeyi bekleyen bir güzellik olduğunu fısıldayacağım satırlar arasından...

Bir kitabın kapağını açıp sayfaları arasında dolanmak, bambaşka bir dünyanın toprağında yürümek gibidir. Kovulmuşların Evi, okuyucuya o toprakları vadediyor.

"Bazen"de, "Kimi Vakitler"de, "Güneş Ruhumda Kimi Arıyor"da ve dahası "Kendinin Seyyahı"nda, "İçimizden Biri"nde, "Küçük Şehirlerin Anonslu Ölümü"nde bilcümle hepsinde iç yıkayıcı, feraha çıkaran bir kelimeler denizi var. Ruhunu dinlendirmek, denemelerin sütliman sahilinde serinlemek ve her satırı ipek yumuşaklığında duyumsamak isterseniz, bu kitap size ilaç gibi gelecektir.

Aslında her birimizin en aşikâr adresi "kovulmuşların evi" değil mi?...

Pazartesi, Ocak 21, 2008


osmanlı'nın sherlock holmes'ü
amanvermez avni'nin serüvenleri
1.cilt


Ebüssüreyya Sami


"Osmanlı hafiyesi Amanvermez Avni, yardımcısı Arif ile birlikte Beyoğlu'nda Kazancı Yokuşu'nda yaşamaktadır. Bu ev düşmanları tarafından yakılınca Tepebaşı'nda bir eve taşınır. Sık sık kıyafet değiştirmekte, evindeki laboratuvarında yaptığı araştırmalarla en karmaşık olayları aydınlatmaktadır. Kendi sardığı kalın sigaralara ve sütlü kahveye düşkün olan Amanvermez, Fransızca, Rumca, Ermenice konuşmaktadır. Çağdaşı polisiye kahramanları gibi alt edilemez biri değildir. Peşindekiler tarafından gemiden denize atılır, eter koklatılarak bayıltılır. Tam da bu yüzden inandırıcılığını hiç kaybetmez, sevimli bir hafiyedir."
( kitap hakkında arka kapak bilgilerinden alıntı )

İlk başarılı yerli polisiye roman dizisi sayılan bu kitabı uzun zamandır okumak istiyordum. Birinci cildi bitirdim, sıra ikincisinde...

Osmanlı hafiyesi Amanvermez Avni'den önce yine bir Osmanlı polisiyesi Ahmet Mithat Efendi'nin Esrar-ı Cinayât'ını okuyup yorumlamıştım.( Esrar-ı Cinayât ilk polisiye romanımızdı) Bu iki kitaptan sonra şöyle bir kanı oluştu bende: Osmanlı polisiyesi, dönemin teknolojik bakımdan geride oluşuna rağmen -ki Amanvermez Avni'nin hikayelerinde elektrik yok, sokaklar havagazı feneriyle aydınlatılmakta- elde olan imkanlarla olayların çözülmesi, ipucu arayışları, olaylar arasında kurulan bağlantılar kısaca olayın meydana gelmesinden sonuçlanmasına kadar gerçekleşen cümle işlem, içerisinde belki nostalji barındırdığından, belki karakterlerin süper kahraman olmayıp ara sıra faka basmalarından, belki biraz komedi öğeleri içermesinden -özellikle bu kitapta- bana çok cazip gelmekte.

(Bana ait küçük bir not: Kitaplarım içinden önce polisiye olanla başlarım okumaya... Ayrıca fırsat buldukça Dexter izlerim. Hatta yıllar önce TRT'de senarist Nuran Devres'in yazdığı kısa filmler gösterilir, sonucu açıkta bırakılırdı daha doğrusu suçluyu izleyiciler tahmin ederdi. Zaten programın ismi de "Suçlu Kim?"di. Onu da izlerdim. Bilmem izlemiş olanınız var mı?)

İlk kitapta beş hikaye var: Yanmış Adam, Kamelya'nın Ölümü ( Bu hikaye yaşanmış bir olaymış. Kitabı sadeleştiren Erol Üyepazarcı'nın notlarında yazdıklarına göre.Ama tabi hikaye edilirken kurgu ve karakterler biraz değiştirilmiş.),Kanatlı Araba, Kara Katil, Körebe...

Erol Üyepazarcı'nın kitabı sevmemdeki katkısı büyük. Kendisi kitabı sadeleştirmiş ve hazırladığı notlarla günümüz okuyucularının daha kolay okumalarını sağlamış.

Polisiye sevenlere - özellikle Osmanlı polisiyesi- tavsiye olunur.

Cumartesi, Ocak 19, 2008


LOŞ AYNA


Erhan Bener

Psikolojik gerilim ve polisiyenin harmanlandığı bir Erhan Bener kitabı. Kısa bir süre önce vefat eden yazarı keşfetmem ne yazık ki ölümüyle oldu. Korku, gerilim ve polisiye türlerini sevdiğim için bu kitabı da kütüphaneme ekledim.

Kitap hakkındaki fikirlerimden ve kitabın konusundan bahsetmeden önce kitaptaki karakterlerden ( belki de bu kadar uç noktada karakterlere, okuduğum diğer kitaplarda rastlamadığım için) bahsedeyim. Şöyleki kitapta dört karakter var: Selçuk, Mahide, İlhan ve Sahir.

Maide: Sanatçı, zengin ve güzel bir dul ama kitabın önemli bir karakteri olmasını sağlayan özelliği hastalıklı kişiliği. Maide bir nemfomandır, hastalığının bilincinde ve gün geçtikçe içindeki hasta ruhtan kurtulmak istemekte.
Selçuk: Henüz üniversite öğrencisi. Abisi Sahir'in himayesinde büyümüş. Kendi kararlarını veremeyen, abisinin gölgesinde zayıf karakterli, Mahide'nin çekiminde.
Sahir: Selçuk'un abisi, savcı. Hayatını işine ve kardeşine adamış. Mahide'den hoşlanıyor.
Ve İlhan: Selçuk'un arkadaşı, Mahide'nin yeğeni. O da hastalıklı bir kişilik. Selçuk'u teyzesi Mahide'nin ağından kurtarmayı ve Selçuk'un artık kendisini görmesini istiyor.

Kitap kurgu olarak dört bölümden oluşuyor. İlk bölümde karakterler anlatılmış ayrı başlıklar altında. İkinci bölüm "olaylar", üçüncü bölüm "kanıtlar" ve son bölüm "hüküm" başlığı altında verilmiş.

Konuysa şöyle: Selçuk nemfoman olan Mahide'ye tutulmuştur. Mahide de her erkeğe olduğu gibi Selçuk'a da kayıtsız değildir. Teyzesinin hastalığını bilen ve ondan, en sevdiği arkadaşını da elinden aldığı için nefret eden İlhan, bir sabah teyzesinin evine geldiğinde teyzesini ölü bulur. Teyzesi odasında öldürülmüştür. İlhan hemen Selçuk'un abisi Sahir Bey'i ( kendisi savcı) arar. Beraber olay üzerinde tartışırlar. Olay hırsızlık maksatlı görünse de ortada bir cinayet vardır. Ayrıca bir de delil vardır odada; kol düğmesi. Artık İlhan da Sahir de Selçuk'u korumak düşüncesiyle hareket ederler. Halbuki olaylar sanıldığı gibi olmamıştır. Selçuk'u korumak isterken kendini de koruyan acaba kim?
Kitabın bitiminde Selçuk'un akıbeti -bölüme adını verdiği gibi- yanlış bir son oluyor.

Yazarın ruh tahlillerini beğendim, betimlemeleriniyse enteresan buldum özellikle Mahide'yi anlatırken. Kısaca anlatım güzel, dili anlaşılır. Yazarla tanıştım, ikinci kitabına da evet diyebilirim belki yakın zamanda.

Kitap ilk olarak 1960'da basılmış. Karakter seçimine bakılırsa yazar oldukça cesur davranmış yazımında. Kitapta siyaset, devrimci gençlik konuları da ana konuyu besleyen yan konular.

Cumartesi, Ocak 12, 2008


MEHCURE

Mehmet Vecihi

Mehmet Vecihi( 1869-1904) romancılıkla şöhret kazanmış bir askerdir. "Mehcure müellifi" olarak tanınır. İçkiye düşkün olup, 35 yaşındayken kalp sektesinden ölmüştür.

Türk klasiklerinden bir diğeri: Mehcure ve devamı niteliğinde olan Hikmet'in bir araya getirilerek tek kitap halinde okuyucusuyla buluşturulduğu bu kitap, yine tüm Türk klasiklerinde olduğu gibi film tadında bir eser.

İlk kitap Mehcure'de; kocasını seven ona tam anlamıyla bağlı Mehcure, kadınları elde edene kadar son derece kibar olup, sonrasında gözünü başka kadınlara diken çapkın erkek Mükerrem, evli olduğu halde mesire yerlerinde erkek avlamaya çıkan Rana'nın karakterleri ve öyküleri anlatılmakta.

Mükerrem, evinden dışarısını bilmeyen, iyi aile terbiyesiyle yetişmiş, güzeller güzeli Mehcure'ye âşık olmuş ve Mehcure'nin ailesini epeyce uğraştıktan sonra Mehcure'nin kendisiyle evlenmesine ikna etmiştir. Evlendiklerinin ilk seneleri sorunsuz geçmiş, önce oğulları Hikmet ve sonra kızları Enise dünyaya gelmiştir. Kızı henüz iki-üç yaşlarındayken Mükerrem'de bazı değişiklikler boy göstermeye başlamıştır. Artık bazı geceler eve gelmiyor, çok sevdiği Mehcure'yi üzüyordur. Mehcure, Mükerrem'in hareketlerinden şüphelenip çekmecesini karıştırdığında bir kadın tarafından yazılmış mektupları görür. Ne kadar üzülse de kocasına bildiğini belli etmez. Üzüntüsünden yatağa düşer. Mükerrem, Mehcure'yi hastaneye yatırır ve o hastanedeyken, ilk evliliğini kısa sürede bitirmiş, mesire yerlerinde gezerek erkek avına çıkan kötü karakterli Rana ile evlenir. Mükerrem ile Rana'nın düğün gecelerinin sabahı, Mehcure de hastanede hayata gözlerini yumar. Mükerrem en ufak bir vicdan sızısı duymadan Rana'yla gününü gün eder. Bu arada Rana, Hikmet ve Enise'ye düşman kesilmiş, onları sürekli hırpalamaktadır. Kısa bir süre sonra Rana, Mükerrem'den de sıkılır ve yeni arayışlara girer. Artık Mükerrem de aldatılıyordur. Rana, Rıfkı ile gizli gizli görüşmektedir. Mükerrem bunu öğrenir ama Rana'nın aşkı gözlerini kör etmiştir. Rana Mükerrem'i başından kovmak için entrikalar çevirir ve sonunda boşanırlar. Bu arada Hikmet, çektikleri sıkıntıya daha fazla dayanamayarak evden kaçar. Mükerrem de Enise'yi bir dostuna bırakır. Mükerrem,Rana'nın ayrılığına daha fazla dayanamaz ve intihar eder.

Mükerrem, mutlu yuvasını yıkmış, Mehcure hastane köşesinde ölmüş, Hikmet evden kaçmış, Mükerrem intihar etmiş, Enise ortada kalmış, Rana ise olanların hiçbiri için kendini mes'ul tutmayıp, Rıfkı ile evlenmiştir.

Birinci kitap, Mehcure, böyle biterken ikinci kitap Hikmet'te olaylar şöyle gelişir:
Hikmet geri döner, kardeşi Enise ile birlikte zengin bir ailenin yanına verilirler. Evin hanımı ve kızı Münire, çocuklara hayatı zindan ederler. Bu duruma çok üzülen başka bir aile onları yanlarına alır ve onlara kendi çocukları gibi davranırlar. Aradan yıllar geçer...

Rana, Rıfkı'dan da sıkılmış, içkili âlemlerde boy göstermeye başlamıştır, yanında da Münire'yle. Rıfkı, Münire'nin servetine göz dikmiştir. Bir gün Rıfkı, Münire'nin peşine düşer ve onun girdiği yalının bahçesinden içeriyi gözetler. Kendi eşi Rana'nın da o âlemde olduğunu görür, çılgına döner ve oracıkta Rana'yı öldürür.

Münire'yse tüm servetini kaybetmiştir. Hikmet'le Enise onu himayelerine alırlar. Bu arada Hikmet, kabul gördüğü ailenin kızı Âkile ile, Enise ise Münire'nin eski eşi Mahir ile evlenir.

~ Son ~
Film tadında, değil mi?

Evliliklerdeki sadakatsizliği, hem erkek hem kadın açısından veren, mazlumun ahının yerde kalmayacağını bir defa daha dile getiren bir Türk klasiği.

Çapkın kahramanımız Mükerrem'in Rana'ya yazdığı mektuptan şiirsel bir not:
" Sana kavuşma ümidi hayatımın safasıdır iki gözüm!..."

Cuma, Ocak 11, 2008

Erhan Bener'in Loş Ayna'sını da bitirdim. Yorumu yakında...
Şimdiyse kendisinden çok şey beklediğim, beni hayal kırıklığına uğratmamasını dilediğim Hasan Ali Toptaş'ın Gölgesizler kitabını okuyorum. Neden bilmem ama bu kitap bana, benim en sevdiğim kitaplardan biri olacak gibi geliyor.
Hepimize iyi okumalar...

Çarşamba, Ocak 09, 2008


Mehcure'yi bitirip, yeni bir kitabın sayfalarında gezinmeye başladım. 2007'nin aralık ayında aramızdan ayrılan Erhan Bener'in Loş Ayna'sı var şimdi elimde. Merak ettiğim bir yazar ve eseri. Bakalım yorumum (Beğenimin hangi düzeyde olacağını kasdettim) nasıl olacak?
Erhan Bener'le tanışanlar, yorumlarınızı hazırlayın. Bu kitaba yorum bekliyorum.
Ayrıca yorum yazan tüm okuyucularımdan küçük bir ricam olacak. Eğer size zor gelmezse yorumunuza ilave şu anda hangi kitabı okumakta olduğunuzu yazar mısınız? Okuyucularımın okudukları kitaplara köşemde yer vermek istiyorum.
Bir de unutmadan, sayfamın sağ köşesinde yer alan "altı çizili satırlar"a sizlerin tekrar tekrar okuduğunuz, sizin için anlam ifade eden satırları bekliyorum. Yoksa sizin "altı çizili satırlar"ınız yok mu? (Bence var)

Herkese iyi okumalar...

Salı, Ocak 08, 2008

Bir gül biter içimde, gecenin tam üçünde...


düz değil düzen değil
az değil ezen değil
boz değil bozan değil
bir gül biter içimde içimde içimde
tam bildiğim biçimde biçimde biçimde
gecenin tam üçünde gecenin tam üçünde
sevda gibi kanımda
can verirken elimde
pençe gibi düşümde
uy değil uyku değil uy değil uyku değil
bir gül biter içimde gecenin tam üçünde
can değil canan değil
er değil eren değil
geç değil erken değil
bir gül biter içimde içimde içimde
tam bildiğim biçimde
gecenin tam üçünde gecenin tam üçünde

sevdiniz mi?

Pazartesi, Ocak 07, 2008


Yeni kitaplarım geldi... Şimdi Mehmet Vecihi'nin Mehcure kitabını okuyorum.




Cumartesi gecesi TRT1'de Mel Gibson'ın muhteşem oyunculuğuyla tadına doyulmayan bir Hamlet ziyafeti vardı. Hamlet'i okumuş ve blogda yorumlamıştım ama sinema filmi olarak izlemek de bambaşka bir keyifti. İzlediyseniz ne demek istediğimi anlamışsınızdır, yok izlemediyseniz mutlaka ilk fırsatta izleyin.

Perşembe, Ocak 03, 2008


KAPTANIN TEKNESİ

Sezgin Kaymaz

Bu kitap elime geçene kadar ne yazar ne de kitap hakkında fikrim vardı. Hatta kitap elime ilk geçtiğinde 20-30 sayfasını okuyup bir kenara bırakmıştım. Konu anlatımı oldukça sığ gelmiş, argo, deyim yerindeyse ayyuka çıkmıştı ama daha sonra az biraz da sabırla tekrar okumaya başladım. Sayfalar ilerledikçe tüm argoya rağmen( fazla da olsa konu itibariyle anlatıma, üniversite öğrencilerinin hayatına gerçeklik kattığı için) oldukça farklı bir kitabın sayfalarında gezindiğimi anladım. Bugüne kadar okuduğum kitapların içinde en farklı olanı okuyormuşum meğer. Zaten kitap da fantastik bir roman.

Kitabın konusu kısaca şöyle: İki üniversite öğrencisi Selen ve Cavidan...Bir gün sınıflarına yeni bir öğrenci gelir; baştan ayağa simsiyah giyinen, sarı gözlü enteresan bir yabancı. Yeni öğrencinin, enteresan yabancının dahil olduğu üç günlük bir macera. Selen bu üç gün içinde kendini, ailesini, sırlarını keşfedecek ve sonsuz bir yolculuğa çıkacaktır Kaptanın Teknesi'nde...

Aklından geçeni okuyan, her dileğini gerçekleştiren olağanüstü güçlere sahip sarı gözlü yabancının çekiminden kurtulduğunda gerçekliğin soğuk yüzüyle tanışır Selen ve artık enteresan yabancının kim olduğunu, niçin hayatına girdiğini ve neden üç günün sonunda kendisi hariç kimsenin onu, adıyla Murat'ı ( üç gün içnde gerçekleşen bütün olaylar yıllar öncesinde annesinin başından da geçmiş. Bunu 3. günde öğreniyor.) hatırlamadığını anlamasına rağmen kaderine karşı gelemiyor ve babasıyla birlikte üçüncü günün sonunda o uçağa biniyor, bilerek ve gönülsüzce,geride tek tanık olarak arkadaşı Cavidan'ı bırakarak...

Ve sonrası... Fazla açıklamak istemiyorum, okumamış olanlara haksızlık olmasın.
Elinize geçerse düşünmeden okuyun, enteresan bir kitap. Günümüz Türk yazarlarının başarısına güzel bir örnek.
Kitabın bir getirisi de Selen'in çok sevdiği Baccara gülünü öğrenmiş oldum, mükemmel güzellikte gülleri...


İNSANLIĞIN MEDENİYET DESTANI

Roger Garaudy

Ünlü Fransız düşünür, yazar Roger Garaudy ile tanıştığım kitap, İnsanlığın Medeniyet Destanı.

Dünya medeniyetlerini sanatsal(kendine özgü) bir dil kullanarak anlatmış.Kitap, Medeniyetler konusunda hiç bilgisi olmayanlar için değil ama bu konuda biraz bilgi sahibi olanların bilgilerini özetleyebilecek nitelikte.

Özellikle Amerika yerlilerinin soykırımı, Afrika yerlilerine yapılan soykırım; Rönesansın doğuşu konularında yazdıkları ilginç.

Yazar, koyu bir komünistmiş evvelinde, sonrasındaysa Müslüman olmuş. Kitabında da İbn-i Arabî'nin sözlerine bol bol yer vermiş.
Ezcümle, okumakta fayda var...


Çarşamba, Ocak 02, 2008


HIZIR (A.S)

Ramazan Hûb

Hızır(a.s)'ın kim olduğundan, peygamber mi yoksa veli mi olduğuna, ne zaman doğduğuna, ab-ı hayatın gerçek mi yoksa hayal mi olduğuna, Kur'an'da bahsi geçen Hz.Musa ve Hızır kıssasına kadar pek çok soruya cevap olabilecek bilgiler içeren, Hızır(a.s) hakkında detaylıca hazırlanmış bir kaynak kitap.

Kitapta özellikle Hz.Musa ve Hızır kıssası çok güzel anlatılmış.
Kitaptan edindiğim bilgiler ışığında; Hz. Hızır Kur'an'da "salih bir kul" olarak geçmekte, Hızır ise lakabı. Kendisine niçin "Hızır" denildiğine gelince, Peygamber Efendimizin bir hadisinde şöyle buyrulmakta:"Hızır'a bu adın verilmesinin sebebi şudur: Çünkü o otsuz kuru bir yerin (beyaz bir yerin) üzerine oturdu da ansızın o otsuz yer yeşillenerek peşi sıra dalgalandı". "Hızır" kelimesinin lugat manası "yeşillik"tir.


Görüşlerin çoğuna yani cumhura göre bir peygamberdir. Hz.İbrahim'e ilk inananlardan, Hz. Musa ile Kur'an'da kıssası geçen, Hz.İlyas ile misal aleminde (yani yer ile gök arasında) yaşayan, darda kalanlara yardım eden, ledün ilmine (Allah'ın sırlarına ait manevi bilgi) sahip Kur'anî ifadeyle salih bir kuldur.
Yine Hz.Hızır'a ait bir özellik: Şehadet parmağı ile orta parmağının birleşik olması Hızır(a.s)'ın en farklı alameti.
Kısacası; bilgilendirici ve faydalı bir kitap, okumak isteyenlere...



İMKANSIZ ÖYKÜLER

Ambrose Bierce

Gotik edebiyatın önemli yazarlarından olan Amerikan yazar Ambrose Bierce'ın fantastik korku türüne psikolojik boyut kattığı korku hikayeleri. Yazarın seçme hikayelerinden oluşan bu kitapla birlikte gotik edebiyat dünyasına girmiş oldum.

Yazarın hikayelerinde kullandığı dil, korku ve psikolojiyi harmanladığından olsa gerek çok karışık ve yorucu. Dolayısıyla okuyucu olarak çok keyif alarak okuduğumu söyleyemeyeceğim. Kitabı okumayı benim için oldukça uzun bir zamana yaydım. Nihayetindeyse tek kazancım, gotik edebiyat hakkında fikir sahibi oldum.
Hikayelere dönersek; Mary Shelley'nin Frankeinstein'ına benzer "Moxon'un Efendisi" ve "Duvarın Ardında" adlı iki hikaye hariç sıkılarak okudum ama yine de gotik edebiyatı sevenlere ilginç gelebilir.