Cuma, Şubat 29, 2008


DÖNÜŞÜM

Franz Kafka


Franz Kafka, çokça işittiğim bir yazardı ama Dönüşüm kitabını okuyana dek, ne yazar ne de eserleri hakkında yeterli bilgim vardı. Yazarın okuduğum ilk kitabı ama son olmayacak.

İsmini ve baş karakterini(Gregor Samsa) sık duyduğum, "Dönüşüm" adıyla Türkçe'ye çevrilen, üzerine pek çok inceleme, eleştiri yazılan bu kısa romanın konusu şöyle:

"Gregor Samsa bir sabah korkulu bir düşten uyandığında kendini yatağında kocaman bir böceğe dönüşmüş olarak buldu" cümlesiyle başlıyor kitap.

Babasının iflasından sonra ailenin tek geçim kaynağı olan Gregor Samsa, kabuslu bir gecenin sabahında, yatağında böceğe dönüşmüş olarak uyanır. Fiziksel olarak dev bir böcek görüntüsündedir ama hâlâ bir "insan" gibi düşünebilmekte ve "insan" gibi sevebilmektedir.
Gregor böceğe dönüşmesinin ardından odasından çıkmaz. Ailesi işe geç kalmasından endişelenir ve onunla konuşmaya çalışır. Müdürü de Gregor'un gecikmesi üzerine evine gelir. Gregor, müdüre kapıyı açar. O zamana dek görülmedik, duyulmadık bir manzarayla karşılaşan aile ve müdür dehşete kapılır. O günden sonra kız kardeşi hariç kimse Gregor'u görmeye bile tahammül edemez. Kız kardeşiyse her gün düzenli olarak odasına yemek getirir. Gregor, kardeşi geldikçe onu ürkütmemek için ranzasının altına saklanır. ( Gregor ve ranza ilişkisi )

Günler geçer, Gregor ve ev ahalisi bu duruma çaresiz katlanırlar. Artık babası ve kız kardeşi de çalışmaktadır. Bu arada evlerine pansiyoner alırlar.

Gelelim Gregor'a: Odası depo olarak kullanılmaya başlanmıştır, çöp kovasına varana dek. Gregor'un odasında değişiklik yaptıkları sırada, annesinin, ranzasının altından çıkmış, duvardaki tablonun üzerinde duran Gregor'u görüp baygınlık geçirmesiyle öfkeye kapılan babası, eline aldığı meyve tabağıyla Gregor'u meyve bombardımanına tutar. Attığı elmalardan biri Gregor'un sırtına saplanır. Artık sırtına babası tarafından elma saplanmış yaralı bir böcektir.

Bir akşam, yeni kiracılar yemeklerini yerler ve kız kardeşinden kendilerine keman çalmasını isterler. Kız kardeşinin keman çalmaya başlaması üzerine Gregor, odasından çıkar, kimse onu farketmez ta ki kardeşinin yanına gelene kadar. Kiracılar gördükleri karşısında şaşkına dönerler ve kira sözleşmelerini fesh ettiklerini söylerler. O ana kadar Gregor'a acıyan ve ona yardım eden kız kardeşi, ailesine ondan (Gregor'dan) kurtulmaları gerektiğini söyler.

"Defolsun gitsin, başka çare yok baba. Onun Gregor olduğu düşüncesinden kurtulmaya çalış. Bu düşünceye çok uzun süre inandık, başımıza gelen felaketlerin nedeni de bu zaten. Bu şey nasıl Gregor olabilir ki? O olsaydı eğer, insanların böyle bir hayvanla birlikte yaşayamayacağını çoktan anlar ve kendiliğinden çekip giderdi. Onsuz kalırdık ama yaşamayı sürdürebilir ve anısını da onurla korurduk."

Ailesi Gregor'dan kurtulmayı düşünedursun; Gregor günlerdir boş midesiyle, sırtında yer etmiş çürümüş elmasıyla; yorgunluğun, direncin tükenişinin, dışlanmışlığın, hayatın katı acımasızlığının alegorik ifadesi "böcek" haliyle nokta koymuştur hayata.

Ve artık Samsa ailesinin tek dileği, kızlarına "iyi bir koca" bulmaktır...

Kafka'nın bu romanı otobiyografik özellikler taşıyor. Kafka'nın her açıdan zayıf haline tezat babası güçlü bir karaktermiş ve babasının gözünde Kafka,tam bir "böcek"miş. Yazar kendi hayatındaki bu ezikliğini, kahramanı Gregor Samsa'yı edebiyat dünyasının unutulmaz karakterleri arasına sokacak güzel bir kurgu ve fantastik bir işleyişle yazıya dökmüş.

Dönüşüm'ü okurken her ne kadar fantastik bir işleyiş olsa da, anlatılmak istenen konunun yalın gerçekliği; kendisine yüklenen sorumluluk altında ezilişi,ailenin sevilen bir öğesiyken sıradışı yahut sıradan olumsuz bir durum karşısında sevginin ve saygının değer kaybedişi,işe geç kaldığı için müdürünün eve gelmesi ve gördüğü durum karşısında bile para getirecek işi düşünebilmesi - ki oldukça ironik bir durumdur bu- bu kitabı olağandışı ve olağan arasında bir yere oturtuyor.

Beğendim, tavsiye ederim...

Salı, Şubat 26, 2008


ROMEO ve JULIET

W.Shakespeare

Okunmuş, yazılmayı bekleyen kitaplar birikti. Yaklaşık on kitabın arasından Shakespeare'i seçtim öncelikle. Daha önce polisiyeyle okumaya başladığımı söylemiştim, ikinci olarak oyun kitaplarına geçiyorum (Kısa bir süre önce başladım oyun kitaplarına.Okuması çok zevkli).

Shakespeare'den aşkın trajedisi: Romeo ve Juliet.

Düşman iki aile: Capulet ve Montague. Montegue'nün oğlu Romeo, karşılıksız kalmış bir aşkın acısını yaşarken, akrabası ve arkadaşı Benvolio'nun ricasıyla düşman aile Capuletlerin verdiği şölene katılır. Orada gördüğü güzel Juliet'e gönlünü kaptırır. Juliet de Romeo'dan etkilenmiştir. Dadısından Romeo'nun Monteguelerin oğlu olduğunu öğrenmesi bile, ona aşık olmasını engelleyemez. Romeo çektiği aşk acısını, Juliet'i gördüğü an unutmuş, yeni hülyalara dalmıştır. Burada Romeo'nun şıpsevdi bir karakter olduğunu düşünenleriniz varsa benim gibi, Romeo'nun da buna cevabı hazır:

Romeo hislerini Rahip Lawrence'a anlatır. Rahip de ona şöyle der: "Gençlerin sevgisi yüreklerinde değil, gözlerindeymiş meğer. Allah Allah! O Rosaline uğruna nice gözyaşıyla yıkandı yanakların; nice tuzlu sular aktı boş yere aşka çeşni vermek için, ama bırakmadı ağızda. Güneş daha dağıtmadı gökteki ahlarını, eski iniltilerin çınlar daha şu benim ihtiyar kulaklarımda". Romeo'nun cevabı: "Azarlama, n'olur! Bu şimdiki sevdiğim ilgiyi iligiyle karşılıyor, sevgiyi sevgiyle; öteki öyle değildi."

Romeo, şölen gecesi bahçede, Juliet'in penceresi altında beklerken, Juliet'in kendi kendine konuşmasına şahit olur. Juliet'in karanlığa söylediği şu meşhur sözler: "Ah Romeo, Romeo! Neden Romeo'sun sen? İnkar et babanı, kendi adını reddet, bu elinden gelmezse, yemin et beni sevdiğine, vazgeçeyim ben Capulet olmaktan.", Romeo'nun saklandığı yerden çıkmasına ve aşkını ilan etmesine sebep olur. Gizlice evlenmeye karar verirler. Rahip, bu iki talihsiz aşığın nikahlarını kıyar. Aynı gün, Juliet'in kuzeni Tybalt ile prensin akrabası ve aynı zamanda Romeo'nun arkadaşı olan Mercutio arasında başlayan kavga, Tybalt'ın kılıcından aldığı yara ile Mercutio'nun ölmesine neden olur. Romeo, arkadaşının öcünü almak için Tybalt ile vuruşur ve Tybalt ölür. "Yazgının oyuncağıyım ben" diyerek kaçar Romeo. Olayı duyan Prens, akrabasının öcünü aldığı için Romeo'ya ölüm cezası vermez ama onu sürgün eder.
Juliet, olaylardan haberdar olmuştur. Kuzeninin ölümünden çok, kuzenini öldüren Romeo'nun sürgün edilmesi üzmüştür onu. Bu arada Rahip Lawrence, Romeo'yu hücresinde saklar.

Paris, prensin akrabasıdır ve Juliet'le evlenmek istemektedir. Capuletler bu evliliğe onay verirler ve Juliet'in "hayır" demesine rağmen hazırlıklara başlarlar. Juliet, olanları anlatmak için Rahip'e gider. Romeo, Rahip'in yanından ayrılmış, şehir dışında saklanmaktadır. Rahip Juliet'e düğünden önceki gece içmesi için bir ilaç verir. Bu ilaç Juliet'i 48 saat uyutacak, yaşam belirtilerini sıfırlayacak; iki günün sonunda Juliet uyanacaktır. Herkes onu öldü zannedecek, onu gömecekler ve o uyanmadan Romeo onu mezardan çıkaracaktır. Rahibin planı böyledir ve planı uygularlar. Juliet, ilacı içer, odasında ölü bulunur. Aslında ölmemiştir ama bunu Rahip'ten başkası bilmemektedir. Juliet gömülür. Rahip durumu Romeo'ya mektupla bildirir ama mektup Romeo'ya ulaşamaz. Romeo sadece Juliet'in öldüğünü haber almıştır.

Ya sonrası?...
Son sahneyi anlatırsam, okumamış olanlara haksızlık olacak. En iyisi bu güzel Shakespeare klasiğini siz okuyun, sonra yorumları paylaşalım.
Ama okumamış olanlar da eserin "mutlu son"la bitmediğini pek âlâ bilirler.
Özellikle son sahne için, eseri tiyatro sahnesinde izlemeyi çok isterim.

"Yazgının oyuncağı" Romeo ya da popüler benzetmeyle "Romeo, gerçek aşkın savaşçısı" talihsiz bir aşkın kurbanı oluyor, Juliet'le birlikte.

Aşkın trajedisi, Shakespeare kalemiyle 16. yy'dan 21. yy'a geldi, popülaritesini hiç kaybetmeden.
Romeo ve Juliet, tamamen Shakespeare kurgusu değilmiş, kitabın ilk sayfalarında belirtildiğine göre.

Shakespeare sevenlere tavsiye olunur...
Ama henüz Shakespeare ile tanışmadıysanız, Hamlet'le başlayın derim.

Felsefi ve şiirsel anlatımın zirve yaptığı bir başka Shakespeare eseri.

Hepimize iyi ve zevkli okumalar...

Pazartesi, Şubat 25, 2008

Cuma, Şubat 22, 2008


TANINMA KORKUSU
Cafer Keklikçi

ağzınızı sesime alıyorum artık siz başka bir kapı bulun
en iyisi pencereden atlasanız iyi edersiniz
şapkamı kaldırıyorum İstanbul'dan Maraş'a
gitmeyeceğim: güneşin boyasından damlayan kuşlardan
karıştırıyorum galiba ben dünyanın gerekmeyen bir tarafını
iyi ezberleyin beni rûz-i mahşerde sorarım ben sorarım
bu birinci şerhim: pardesümü alıyorum bu parktan

geldim sakalımla geldim akşama kadar geldim
sonra birden gençleşince kendimi tutmadan:ismimden
her yerde şenlik başladı ayağım döndü ay da göründü
meyveler soyuyor yüzümün en uzak kıblesinden

demiyorum: biz işimize bakalım yani şu mezarlığa
kaç bin serçe konar düşürdüğüm düşlerden
hesap tutmazsa ben öderim siz bir kerecik olsun ölün
ölçülün mesela kaç metre acıyla uyanıyorsunuz
bana bildirmezseniz kin tutmam hiçbir şey tutmam
cesedimden başka

gelecek olan var mı arkadaşlar açtığım günlerden
.
.
.

Şiiri seviyorum; ölçülü, serbest, divan şiirleri... Ama şiirin amaçsızca olanını değil;kişinin yorgunluğunu, bıkkınlığını, sorunlarını bazen bir vezne sokup bazen de vezinsiz cümleler bütünü oluşturmasından hazzetmiyorum. Şairinden başka kimsenin anlam çıkaramayacağı yazılı ürün benim gözümde şiir kategorisinde olmuyor; kendini şiir kitabı olarak tanıtsa da.
Bütün bunları yazdım, çünkü bu kitap bu cümlelerimin 54 sayfaya yayılmış hali. Kitabı okudum, bitirdikten sonra aklıma düşen tek bir satır (mısra demiyorum, şiire benzetemedim) bulamadım. Hayal kırıklığı yaşadığım bir kitap daha...
Maraşlı genç şairimizin kitabından lezzet alan var mıdır bilinmez ama ben şiir deyince bu ismi anmayacağım sanırım.

Beğenmediğim için pek bir şey yazmadım ama şair ve kitap hakkında ayrıntılı edebiyat eleştirisi okumak isteyenler bu adrese bakabilir.

Çarşamba, Şubat 20, 2008





bu çizim, çizerinin blog başlığında dediği gibi güldürmüyor, "ağlatıyor"...
evet, kalem kılıçtan keskinmiş, bir kez daha anladım...
"palyaço" imgesini çok seviyorum, öyle hayattan ama öyle dışından ki...
Murat Makara , ellerinize sağlık... bütün çizimleriniz öyle anlamlı, öyle keskin, öyle hayattan ki, alkışlıyorum sizi...

Salı, Şubat 19, 2008


AYNADAN GEÇMEK

aynaların sırrına eren var mı âlemde
sırrı, sırla donatan paslı bir çerçeve
yoktan haber vermeyen,olanın habercisi
ayna beni gösteren, her ne varsa cismimde

Ben düştüm yollara, cebimde aynalarım. Ne bir "Aynalı Baba"m ne Mevlâna düsturum var. Kimsesizliğin sesi kulakları tırmalarken, bir arayış içinde, kalpten kalbe yol bulan bilinmez bir iklimde... Hangi kayıp şehir ki sulara gömülmeyen, göklere yazdıran adını, silinmez yıldızdan harflerle.
Ben ki, ilim rehberim, aynaya vakıf olan bilinmez bir yerdeyim. Ey kayıp şehir, söyle, devir hangi devirdir, kalbi sürur eyleyen müjdeci haber nedir? Buldum şimdi kendimi, ejderin diyarında, aynadan çıkan yolum, aynanın divanında.

Suspus oldum, el pençe kapında, verdim sana gizimi, şimdi sen söyle bana. Aynalar padişahı, ey meczup bilge derviş, sen bana devânı sun, ben sana pür derdimi.
Mazi bir yâredir, her kim ki zihninde barışmamış olsun. Ben yâreden bir parça sundum işte kapına, döktüm tüm sözlerimi haşmetli ayağına.
Ruhum var kırık dolu, uçmaya hevesli, ellerimde gül diken, nefesimde ateşi. Yanar, uçmak ister, uçamaz, kanatsızdır, efsunlu ellerinden bir kanat ricasıdır.

Şöyle benim meramım: İşte sırrım bu benim; uçmak ister, uçamaz, yanar, âfet içindeyim.
"Dinle" diyorsun bana, "Sus, şimdi dinleyen ol"...

Kulağım sizde evet, gözlerim aynanızda...
"Sen ki gönül yolcusu, kır bütün aynaları; seni sen yapan kalbinin şu makamı"

Nedir söyleyin benim kalbimin o makamı?
"Bilmediğini bilmek, kalbinin basamağı; içindeki yangın bilinmezlik ağrısı; uçmayı ister gönlün, kolay değildir, önce aynaları kır, öyle gel eteğime.

İşte kırdım aynaları. Şimdi su serpin oduma. Eğer devâ olmazsan kör olsun adımlarım sonsuzun girdabında, kaybolayım, yok olayım.
"Kaybolmak kolay elbet, bulunmaktır çetini. Sen hele sabır eyle, bulursun merhemini."

"Bak ellerin titriyor, gözlerin buğulanmış, yangınına tek devân, hiçliğini bilmen, bu hiçlik âleminde arzdan arşa yükselmen"
Nedir bunun manası? Ben bir hiçsem nedir bu soluğun manası?
"Kalbini yıka önce, geçmişine veda et. Kinine, kibrine, öfkene ilminle af seddi çek. Önce sen bağışla ki kendini, bağışlanan olasın."

"Hayat budur, yılandır yolları, kalbine her an sefer et, bulursun sen cevabı"

Koru benim aklımı, akıllı olan deli, şu iksiri bir ver de bulayım kendimi.
Aynalardan geçerek varayım kendime, kendimi bulmam gerek şu bilinmez iklimde.
"İksir benim sözümdür, sır içeceksin önce. Sırla kaplı aynadan geçeceksin benimle."

Geçtim işte aynadan, dipsiz bir kuyu gibi; boğulmak üzereyim çek şimdi kurtar beni.
"Git şimdi, aynasız kal, bul doğru yolunu. Ayna şaşırtır seni bakar da göremezsen. Aynaların sırrına vakıf oldun şimdi sen."...

"Geçer gider aynaya, yansıyan bir gülüştür
Her ne varsa gördüğün, hepsi koca bir düştür."

Ey sefil beden uyan, uyku vakti değildir. Bilinmez bir iklimden geldi senin cevabın... Aynalar sırla kaplı, aynasız yaşa önce. Sabırla tevekkül et, yaşa şimdi hayatı.

Ayna zamana not düşer: Bir ruh daha, benden geçip, arzdan arşa yükseldi. Kibrinin ellerinden zerrelere bölündü, yıldız oldu âlemde, o şimdi uçmaktadır cennetin bahçesinde...



Âmâk-ı Hayal, Mevlâna, Necip Fazıl Kısakürek etkisiyle...

Pazartesi, Şubat 18, 2008



Sevgili Serap, Agatha Christie kolajındaki hatayı bulmuştu. Sıra bende: Serap'ın güzel blogu hakkında dilim döndüğünce bir-iki şey yazmak istiyorum.

Sevgili Serap, bloğuma ilk yorum bırakan blog arkadaşlarımdan biri. Kendisi de benim gibi kitap yorumları yazıyor bloğunda. Bir de dünya tatlısı kızı
Eylül Ilgın için hazırladığı bloğu var. Kendisi ayrıca bir ebe. Ta Ordu'dan internet ve blog aracılığıyla bir arkadaşlık kurduk kendisiyle. Bir süre önce düzenlediğim ilk yarışmanın da galibidir kendisi. ( kutlarız)

Sevgili Serap'ın bloğunun adı:
Beynimin İçindekiler... Bloğunda birbirinden güzel kitaplara yer vermiş ( ben her ne kadar Murathan Mungan ve Sabahattin Ali sevmesem ve o da aksi gibi sevse de :-)) Serap'ın yorumlarını okumak da ayrı bir zevk. Özellikle Erkeklerin Hikayeleri ,
Elif Şafak Siyah Süt hakkında , Nazan Bekiroğlu/ İsimle Ateş Arasında hakkında, Aslı Erdoğan / Kabuk Adam hakkında, Sabahattin Ali/ Kürk Mantolu Madonna hakkında, Camondo merdivenleri hakkında yazdıklarını okumalısınız diyorum. Aslında tüm yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Kitap bloglarının sayısının az olmasına üzülürken, gün geçtikçe sayılarının artmasından da mutlu oluyorum. Okumayı seven herkesi yemek bloglarının yanında kitap bloglarına da bekliyorum. Yemek tarifi paylaşmak elbette çok güzel ama okunulan kitapları paylaşmak, beraber yorumlamak da çok güzel, kitap yorumlamak, sıcacık çay yanında ay çöreği yemek gibi... ( ay çöreğini çok severim de)

Sevgili Serap'a ilaveten, sevgili
Sera, Ludmilla,bu yolculuğa çok önceden çıkan, yazılarını seve seve okuduğum çikolata çikolata, okur- gezer ve link vermediğim tüm kitap bloglarını ( link vermemem, varlığından haberim olmamasındandır, kitap bloğu olan arkadaşlar yorum yazarsa adreslerini seve seve eklerim) okumanızı, hatta kişisel bloglarımızda hepimizin okuduğumuz kitaplara yer vermemizin çok güzel ve aydınlatıcı olacağını düşünüyorum ve temennni ediyorum.

hepimize iyi okumalar...

TERCÜME-İ HÂL

hâl budur, hâlim budur, kimsesiz, hâlim budur
gönül kapı kapatmış, hâl budur, hâlim budur

eşiklere dayanmış, kapılar hep kapanmış
gönül yâre izinden, yangınlara boyanmış

bir kanun taksimiyle, efkârın içlisiyle
kim ki bu derdi duyan, sorgu suale dalmış

kapattım gözlerimi, susturdum şu dilimi
her ne yazılan varsa, gözyaşına bulanmış

düş şimdi ellerimden, kalem denen ey cisim
karan yazmaya yetmez, hâli anlatan resim

resimler ressamından, kalbi dûr eden resim
âlem içre yanmışım, eczayı bilir misin

gönlüm gülecek misin, şu ibret hanesinde
ey devr-i zamanım, al beni evveline

derdi teşrif eyleyen, sabrı gizler mi benden
endazeye gelmeyen, yâreyi bilir misin

ey kâri, hâlim budur, can firaktadır tenden
vuslatın hasretiyle, yağmura dursun gökler

kalemim sus şimdi, vakit o vakittir
evvel ahir kanayan, can uçup gitmektedir

hâl budur, hâlim budur, kimsesiz, hâlim budur
ömür kapı kapatmış, hâl budur, hâlim budur

...


tablo Peyami Gürel'den, şiir benden...

Pazar, Şubat 17, 2008

...


Hasan Aycın çizimleri...


Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri

Abdülbaki Gölpınarlı


Tasavvuftan dilimize geçen deyimler ve atasözlerini açıklamalı anlatmış bir sözlük. Duyduğumuz hatta kulandığımız pek çok deyim, atasözü ve kelimelerin tasavvufi manalarını detaylıca açıklamış.Mesela: Bir lokma bir hırka,nisan suyu,cezbe,derviş,dört kapı kırk makam, edeb ya Hû, Kafdağı, kızılbaş,tennure,vahdet gibi daha birçok duyduğumuz ama anlamlarını pek bilmediğimiz terimleri güzel bir şekilde anlatmış. Tasavvufla ilgilenen,tasavvufi terimleri merak edenler için tavsiye ederim.


GENÇ WERTHER'in ACILARI

Johann Wolfgang Goethe

Goethe'yi önce Avrupa'da, sonra bütün dünyada tanıtan ilk romanı Werther, genç şairin başından geçmiş bir aşkın verdiği ilhamdan doğmuştur. Goethe, Strasburg'dayken, Charlotte(ya da kısaca Lotte) adında bir kızı sevmişti.Sonradan Werther'in kadın kahramanı olan Lotte,gene romandaki gibi,nişanlıydı.Bu elbette ki Genç Werther gibi genç Wolfgang'a da büyük ıstırap veriyordu.Yalnız o sırada (1772'de) Wetzlar'da Jerusalem adında bir delikanlı aşk yüzünden canına kıymasaydı, belki de Goethe böyle acıklı bir roman yazmayacaktı,çünkü o aşk yüzünden kendini öldürmeyi hiçbir zaman düşünemezdi.Goethe,ıstırabını ağır vakarı altına gizlemesini bilmiş, hatta Lotte ile nişanlısı Kestner evlenirken onların nikah yüzüklerini kendisi alıp hediye etmişti. Yalnız,Jerusalem adındaki delikanlının çaresiz bir aşk yüzünden canına kıyması olayı o sırada bütün Almanya'yı öylesine titretmişti ki Goethe, kendi ıstıraplarını dile getirip bunu gerçek bir olaydaki sonuçla birleştirerek Farnkfurt'a döndükten sonra, Die Leiden des Jungen Werther (Genç Werther'in Istırapları)'i yazmaya başladı...

Werther'in aşkı, şartsız; yani,kendinden başka bir kanun tanımıyor. Werther,utanabileceği,kendini koruyacak sorumluluğunu duyabileceği bir toplum içinde yaşamıyor. Aşkın etkisiyle kendinden geçen genci ne bir dost, ne bir aile, ne de yurdu, hatta din kendine bağlayamıyor. Onun aradğı tek şey "sevgilisi ile ilişki kurabilmesi". Buna da imkan olmadığı için bu dünyadan ayrılmaya karar veriyor.

Alman edebiyatının dünyaya armağanı...


bu yazının çoğu kitaptan alıntıdır...

YAZA YOLCULUK

Tomris Uyar

Yazarla bu kitabıyla tanıştım ve kitabı aldığıma da pişman oldum. Benim fikrimce çok sevimsiz bir kitap. Her sayfada içki ve sigara geçen bir kitap ne kadar güzel ve etkili olabilirse bu kitap da bence öyle.Bu kitabın bir de ödüllü olduğunu düşünürsek ödüllerin neye göre verildiği de başlı başına bir muamma olarak karşımıza çıkıyor.Sıkıcı, her sayfası alkol kokan, edep dışı anlatılara isim koyup "buyrun size hikaye" diyen yazara ve daha başka yazarlara ne denilebilir onlar yazmışlar biz de okuyoruz, onları kıymetlendiriyoruz.
Ben bu kitaba hikaye kitabı dersem ve tavsiye ediyorum dersem nice büyük hikayeciye ayıp etmiş olurum.
Kitabın konusuna gelemiyorum, çünkü söylenecek bir konu olduğunu sanmıyorum.

HAYAL GÜNLÜĞÜ

Melek Paşalı

Kitap onbeş hikayeden oluşuyor."Sabahat On Yaşında Gözleri Siyah,Fani,Sevgili Ölü Çocuk" hikayelerini diğerlerine oranla daha çok beğendim. Diğer hikayeler biraz deneme tadında olmuş. Anlatım güzel, okunabilir.

Cumartesi, Şubat 16, 2008


ACAİB-İ ÂLEM

Ahmet Mithat Efendi

Ahmet Mithat Efendi pek çok türde kitap kaleme almış bir yazar. Acaib-i Âlem ( Dünyanın Olağanüstülükleri ) romanı da gezi türünde yazılmış bir kitap ve yazınımızın bu türde verilmiş ilk örneği. Konusuna gelirsek; Suphi Bey bilim ve öğrenme aşığıdır. Dünyanın diğer şehirlerini, insanlarını, kültürlerini merak etmektedir ve bir seyahate çıkmaya karar verir. Bu yolculukta kendisine arkadaşı Hicabi Bey de eşlik eder. Rusya'ya giderler. Orada kendileri gibi bir seyyah olan İngiliz kızı Miss Haft'la tanışırlar. Gezilerine beraber devam ederler. Odesa, Moskova, Petersburg'u gezerler. Rusya'nın sarayları, kiliseleri ve diğer önemli mekanlarını birlikte öğrenirler. Bu yolculuk sırasında Suphi Bey ile Miss Haft arasında yakınlaşma başlar. Daha sonra İngiltere'ye giderler. İstanbul'a birlikte dönerler ve orada evlenirler...

Kitapta Rusya'da görülen yerler detaylıca anlatılmış. Doğu- Batı kıyaslaması da bolca mevcut. Ahmet Mithat Efendi'nin eserlerini okumayı sevenlere, gezi romanı okumayı sevenlere bir ilk kitap olduğu için tavsiye edebilirim...


Okunmuş, yorumlanmayı bekleyen kitaplar birikti: Kafka/Dönüşüm, Tolstoy/Kreutzer Sonat, Cafer Keklikçi/Tanınma Korkusu, Piraye Şengel/Ay Çöreği, Hasanali Yıldırım/Ne ki Ababeth, Latife Tekin/Buzdan Kılıçlar...
En yakın zamanda yeni yorumlarla yola devam...



"günler gelip geçmektedir
kuşlar gibi uçmaktadır"...


Aziz Mahmut Hüdayî Hazretlerinin dupduru, apaçık, kesinkes doğru dizeleri...
mânâ arayanlara bundan daha güzel bir mânâ olabilir mi?

Cuma, Şubat 15, 2008

:-)

yanlış biliyoruz...




Ressam Abidin Dino, Nazım Hikmet'in kendisine "Bana mutluluğun resmini yapabilir misin?" demesi üzerine ona şiirle karşılık verdi... (Özellikle internette dolaşan "mutluluğun resmi" isimli tablo Abidin Dino'ya değil, Dianne Dengel adındaki sanatçıya aittir.)
kaynak:
wikipedia

o şiir...

mutluluğun resmi

Kokusu buram buram tüten
Limanda simit satan çocuklar
Martıların telaşı bambaşka
İşçiler gözler yolunu.
İnebilseydin o vapurdan
Ayağında Varnanın tozu
Yüreğinde ince bir sızı.
Mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
Bağrımıza bassaydık seni Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
Bahriyeli adımlarla düşüp yola
Gidebilseydik Meserret Kahvesine,
İlk karşılaştığımız yere
Ve bir acı kahvemi içseydin.
Anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
Ne günler biterdi,
Ne geceler...
Dinerdi tüm acılar seninle
Bir düş olurdu ayrılığımız,
anılarda kalan.
Ve dolaşsaydık Türkiyeyi
bir baştan bir başa.
Yattığımız yerler müze olmuş,
Sürgün şehirler cennet.


İşte o zaman Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tual yeterdi;
ne boya...

Abidin Dino

Perşembe, Şubat 14, 2008

haleti ruhiyemin katmanları...
















danidraws




MACBETH

William Shakespeare

Bir süredir "Shakespeare" sevgisiyle doluyum. Önce Hamlet'i okudum, filmini de izleyince S.'in şiirsel diline, anlatım ve hayal gücüne, kıvrak ve keskin zekasına hayran kaldım. Bu İngiliz edebiyat dahisinin eserlerini okumak çok zevkli. Oyun türünü sevmeyenler bile Shakespeare karşısında susacaktır, diyorum.

Gelelim Macbeth'e: Yer İskoçya. Macbeth, İskoçya ordusunun komutanıdır. Norveç ordusunun isyanını bastırıp ülkesine dönerken yolda kendisini "Glamis Beyi, Cowdor Beyi ve geleceğin hükümdarı" diye selamlayan üç cadı ile karşılaşır. Cadılar ona, kendisinin kral olacağını söyler. Yanındaki komutan Banquo'ya ise hükümdar olmayacağını ama soyundan hükümdarların geleceğini söylerler. Cadıların söylediklerinin etkisinde kalan Macbeth, durumu eşi Lady Macbeth'e anlatır. Kocasındaki iktidar ateşini, sözleri ve planlarıyla daha da körükleyen Lady Macbeth, eşiyle birlikte önce kralın ölümüne, sonra komutan Banquo'nun ölümüne ve İskoç soylusu Macduff'un eşi ve çocuklarının ölümüne dek sürecek cinayetler silsilesini başlatırlar.

Cadıların gelecekten verdikleri müjdeli haberi gerçekleştirmek uğruna, her dönemin vazgeçilmezi hırs,iktidar tutkusunun elinde bir oyuncağa dönüşen Macbeth,cadıların kehanetine ( İnsandan doğmuş kimse Macbeth'e zarar veremez ve Birnam Ormanı ayaklanıp Dunsinane Tepesi'ne yürümedikçe Macbeth yenilmeyecektir.) güvenerek doğru bildiği yoldaki tüm engelleri ortadan kaldırmak için, vicdanının sesini susturup ( vicdanı arada ses verse de) Lady Macbeth'in de kışkırtmalarıyla sayılı iktidar günleri geçirir.

Ölen kralın oğulları, İskoçya ordusu, İskoç soylularının birliği ile Macbeth tahttan indirilir, nasıl mı İskoç soylusu Macduff'un kılıcıyla can vererek. Bu arada Lady Macbeth'i de unutmamak gerek: İşledikleri suçun etkisini üzerinden atamaz, gördüğü hayaller sonucu intihar eder.

Cadıların kehanetleri gerçekleşmiştir ama Macbeth de iktidar hırsının kurbanı olmuştur...

Tüm Shakespeare eserlerini okumak, oyun ve film olarak izlemek istiyorum... İnsanı, insana ait bütün duygu, düşünce ve eylemleri bu kadar dahiyane anlatan bir kalemin, hakkında ne denirse densin (malum eserlerinin asıl yazarının kim olduğu konusunda çeşitli fikirler öne sürülmüş) okunmayı hak ettiğini, hakkıyla okunmayı hak ettiğini düşünüyorum.

Aslında Shakespeare eserleri çok daha teferruatlı incelenmeyi hak ediyor ama ben naçizane okur kalemimle yazıya döküyorum, en azından konu hakkında bir fikir vermeye çalışıyorum. Gönül ne çok isterdi profesyonel anlamda bilgi birikimine sahip olup, tüm yazarları, yorum yazdığım tüm kitapları daha başarılı bir şekilde anlatmayı...

Sürç-i lisan ettiysek affola...

Macbeth'in yoldan tam anlamıyla çıkmamışken, Lady Macbeth'le olan diyaloğundan bir alıntı:
"Niyetimi mahmuzlayacak gücüm yok. Yalnızca atın üstüne sıçramaya çalışan tutkum var. O da gereğinden fazla sıçrayıp, zavallıca öbür yana düşüyor."

Çarşamba, Şubat 13, 2008



Yorum için sırada Macbeth var... Bu arada Kafka'dan Dönüşüm'ü, Tolstoy'dan Kreutzer Sonat'ı okudum. Şimdi bir elimde Latife Tekin/Buzdan Kılıçlar, diğer elimde Hasanali Yıldırım'ın Ne ki Ababeth kitapları var, okuyorum okumasına da Latife Tekin'i okumaktan ziyade cebelleşiyorum kitapla. Baştan ayağa hayal kırıklığı içerisinde, sıkılarak okuyorum ama yenilmeyeceğim, son satıra kadar okuyacağım, daha geniş anlatım o zaman.

iyi okumalar hepimize...

TAAŞŞUK-U TAL'AT VE FİTNAT

Şemseddin Sami

Yazınımızda Batılı yöntemle yazılmış ilk roman olarak kabul edilen Taaşşuk-u Tal'at ve Fitnat (Tal'at ve Fitnat'ın Aşkı) 'ın konusu şöyle:

18 yaşında yetim bir genç olan Tal'at Bey, öksüz, üvey babası tütüncü Hacıbaba ile yaşayan genç ve güzel Fitnat'a âşık olur ama tütüncü Hacıbaba Fitnat'ı değil dışarı çıkarmak, nakış ustası Şerife Hanım dışında kimseyle görüştürmemektedir. Fitnat'a yakın olabilmek ümidiyle Tal'at Bey, kadın kılığına girer ve Şerife Hanım'a öğrenci olur. Onun vasıtasıyla Fitnat'la tanışır. Birbirleriyle birkaç gün görüşürler. Bu arada Şerife Hanım'ın aracılığıyla Fitnat'a uygun bir kısmet bulunmuştur: Ali Bey.

Ali Bey'in ortaya çıkmasıyla Tal'at Bey, kadın kılığından sıyrılır ve kendini Fitnat'a tanıtır. Fitnat da aslında Tal'at Bey'in, işe gidip gelirken kendi sokaklarından geçişini her gün penceresinden izlemiş, Tal'at Bey'e âşık olmuştur. Aşık olduğu gencin aslında günlerdir yanına nakış öğrenmek için gelen yeni arkadaşı olduğunu, Tal'at Bey'in kimliğini açık etmesiyle öğrenince kısa süren sevinçleri acıya dönüşür. Çünkü tütüncü Hacıbaba, Fitnat'ı Ali Bey ile evlendirmekte kararlıdır. Fitnat bu evliliği onaylamaz ama üvey babasının oyunuyla nikah kıyılıp, Ali Bey'in evine götürülür. Bu arada annesi ölmeden önce Fitnat'ın boynuna, ancak 18 yaşına gelince açmasını istediği bir muska takmıştır. Ali Bey'in bu muskayı keşfi; Ali Bey'e ve Fitnat'a ait acı gerçek; Fitnat'ın, Tal'at'ın ve Ali Bey'in acı sonları... Hepsi bu kitapta...

Yazar, 22 yaşında kaleme aldığı bu tek romanını bitirirken " bu bir musibetname değil ki" demiş ama "mutlu son" arayanlara da uygun bir kitap olmadığı çok açık, son acı çünkü...

Türk klasiklerini sevenlere...

Epey bir Türk klasiği okudum; artık daha iyi anlıyorum Türk filmlerinin nerelerden esinlendiğini...

Salı, Şubat 12, 2008




Muhteşem Hasan Aycın çizgileri...

SATICI


Joseph O'Connor

Can Yayınevi'nin 8-10 sene önce basılmış kitaplarına merak saldığımı söylemiştim. Satıcı da 2001 basımı; İrlandalı yazar Joseph O'Connor'ın film tadında, tüm duyguları bir arada yaşatan romanı.

Konuysa şöyle: Yer Dublin, İrlanda, 1944. Eski bir alkolik olan Billy Sweeney, çok sevdiği eşinden boşanmış, küçük kızı Meave ile birlikte yaşamakta; çanak anten satıcılığı yapmaktadır. Kızı Meave, çalıştığı benzin istasyonunda soyguncuların saldırısına uğramış, ne zaman uyanacağı belli olmayan komaya girmiştir. Yakalanan soygunculardan birinin, Quinn'in, polisin elinden kaçmasıyla, Billy Sweeney'in öc alma saati işlemeye başlar ve Quinn'in peşine düşer. Quinn'i bulur, günlerce takip eder ve sonunda tuttuğu bir adamın yardımıyla Quinn'i öldüresiye döverler. Quinn'i öldürmek için yaptığı planlarını işleme koyar ve onu, taşradaki evinin bahçesindeki kuşhaneye kapatır. Günler süren hapis hayatından, bir yolunu bularak kaçar Quinn ama kuşhaneye girme sırası artık Billy'dedir.

Öfkeli ve acımasız Billy ile hasta ruhlu Quinn'in düşmanlıkla başlayıp arkadaşlığa dönüşen garip ilişkileri; üzüntü, sevinç, korku, şiddet öğeleriyle harmanlanmış başarısız yaşamlarının akıcı bir dille yazıya döküldüğü kitap, Billy Sweeney'in komadaki kızına günce halinde yazdığı mektuplar çerçevesinde şekillenmiş.

Öfkenin, öc alma duygusunun bağışlamaya dönüşü; Billy Sweeney'i, kızının başına gelen talihsiz olayın sorumlularından Quinn'in ölümüne dahi gözyaşı dökebilecek sınavlardan geçirten hayatın her duygusunu güzel bir kurgu ve duru bir dille anlatmış başarılı yazar.

Kahramanımız Billy Sweeney'in gençliğinden evliliğine, alkolik geçen yıllarına, aile ilişkilerine, neredeyse her bölümde geçen "İyi bir satıcı şöyledir..." vecizelerine, insan kalbinin nefretine ve affına -nefretin büyüklüğüne rağmen- şahit olunan, okuyucuyu doyumsuz bir keyif yolculuğuna çıkaran leziz bir kitap.

Kitabın başında, yazarın eseri senaryolaştırma çalışmalarında olduğu yazılı, belki filmi de çekilmiştir.

Pazartesi, Şubat 11, 2008


GATİEN'ın TUTKUSU

Jeanne Cordelier

Can Yayınevi'nin 8-10 yıl önce basılmış kitaplarını keşfe çıktım. Bu da onlardan biri...

Fransız yazar Jeanne Cordelier, Gatien'ın Tutkusu'nda, papağan Gatien'ın sahibesine olan aşkını, bir papağanın (Kendisinin bir cin tarafından papağana çevrilmiş bir erkek olduğunu düşünüyor) gözüyle çarpık bir ilişkinin kahramanlarının hikayesini anlatıyor bu kitapta.
Baş karakterin bir papağan olması sebebiyle başta farklı bir kitap olarak gözükse de okudukça sıkıcı ve çapraşık bir ilişkinin içinde buluyorsunuz kendinizi. Kitaptaki "cinsel içerik" rahatsız edici derecede çarpık.

Velhasıl, sevmedim bu kitabı. Allahtan 1.50 ytl'ye düşmüş fiyatı, eski kitap olduğu için.

Pazar, Şubat 10, 2008



Eski yazılarıma geri döndüm ve benim için büyük bir yanlış yaptığımın farkına vardım. Şöyleki bu resimde bariz bir hata var. Bakalım, iyi ve dikkatli okuyucular bu resimdeki -kendime teessüf ediyorum- hatayı bulabilecekler mi?

Hatayı bulan kişi hakkında -blog ya da site sahibiyse- tanıtıcı bir yazım olacak.
Bilmece- bulmaca sevenlere...

Cumartesi, Şubat 09, 2008


GÖLGESİZLER

Hasan Ali Toptaş

"Okuduğum hiçbir kitaba benzemiyor". Belki bu cümle bile bu kitabın enteresanlığını anlatmaya yeter ama bu kitapla ilgili bir iki kelâm daha etmek istiyorum.

Hasan Ali Toptaş enteresan bir yazar. Her bünyenin kaldıracağı şekilde yazmıyor kesinlikle. Kimi okuyucu belki beş-on sayfa okuyup sıkılacak ve kitabı bir kenara bırakacak, kimi okuyucuysa okur sabrı gösterip son satıra kadar yudumlayacak kitabı ki kafasındaki düğümleri çözebilsin, soru işaretlerine cevap bulabilsin. Ben ikinci kategoride bir okur oldum ve kitabı bitirdim, beynim bir yığın soru işaretiyle dolu olarak.

Aslında yazarın anlatımı klasik roman kurgusuna uymadığı için ( gerçek ve gerçeküstü birbiriyle içiçe) okuyucuyu zorluyor. Bence bu kitabın ne anlatmak istediğini tam anlamıyla sadece yazarı biliyor.

Kitabı net şekilde çözemesem de -sanırım bu durum çoğu okuyucu için geçerli- kitap için, bana yansıttığı ve hayal dünyamda şekillendirdiğim kadarıyla insanda merak, heyecan, üzüntü ama en çok şaşkınlık uyandırdığını söyleyebilirim.

Gölgesizler... Her şey köy berberi Cıngıl Nuri'nin kaybolmasıyla başlar.Cıngıl Nuri bir gün evden çıkar ve yıllar sonra köyüne döner.Ardından "köyün en güzel kızı Güvercin" kaybolur.Herkes Güvercin'i, Cennet'in oğlunun kaçırdığını düşünürken, bir zaman sonra Cennet'in oğlu sırtında Güvercin'le köye gelir.Bu arada Güvercin'in kaybolduğunu bildirmek için kasabaya giden Muhtar'dan da haber çıkmaz, o da kaybolmuştur. Cıngıl Nuri, Güvercin ve Muhtar'ın kayboluşları; Ramazan ve Cennet'in oğlunun hazin sonları; bekçinin yaşadıkları...
Kitapta iki mekan var: Biri Cıngıl Nuri'nin, muhtarın, bekçinin, Cennet'in oğlunun, Ramazan'ın, Güvercin'in yaşadıkları köy. İkincisi, kaybolan her kişinin bir şekilde uğradığı şehir berberi.

Bir solukta okunan bir kitap değil, sindirerek okumak gerekiyor. Köydeki ve kentteki karakterlerin kıyaslaması; kim kimdir bilmecesi; kaybolanların, gidip de dönenlerin hikayesi; Ramazan'ın ürkütücü ölümü; Cennet'in oğlunun delirmiş aklı; Güvercin'in başına gelenler; muhtarın sonu; bekçinin yaşadıkları hele ki kitabın sonu ( "Aslında hepsi berberde sıra bekleyen yazarın düşüydü" dedirtecek cinsten)...

Varla yok olanın iç içe yaşandığı gerçeküstü bu romanla, 1994 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü almış yazar.

Sevdim mi bilemiyorum, bu kitap üzerine söylenecek her söz tamam olmayacak gibi geliyor bana ama yine de okunmayı hak eden bu kitabı yazarla tanışmamış olanlara, yeni bir yazar ve kitap keşfetmeleri adına tavsiye edebilirim.

İçinizdeki ikinci karakteri ya da var olmayan diğer yüzünüzü yahut yüzlerinizi bulmaya yönelik bir kitap gibi, hani yazarın dediği gibi:
"Herkesin bir yoku vardı köyde..."

Doğan Kitap, basım yılı 2006, 228 syf.

Şimdi çok güzel bir kitabın sularında gezinmekteyim, aslında iki kitap okuyorum ama özellikle Hasanali Yıldırım'ın Ne ki Ababeth kitabı bir okur için çok doyurucu bir kitap. İkinci kitapsa Dönüşüm, Kafka'dan...

Tiyatro oyunlarına merak saldım. Shakespeare başta olmak üzere okumak istiyorum oyun kitaplarını. Shakespeare dahil, Moliere de olabilir, ya da tavsiye edebileceğiniz, "Bunu kesinlikle okumalısın" dediğiniz oyun kitapları varsa, bekliyorum burada.

Hepimize iyi okumalar...

Cuma, Şubat 08, 2008

BİR

Bir yazarın kalemi ne kadar susabilir, o kalem ki susamaz mı mürekkebe, kağıda? Açıklayıcı ve tamamlayıcı bir dize, bir satır, bilinmeze ait en ufak bir bilgi veremez mi bize?
Zerrelerime kadar ufalsam, toz olsam, sonra yeniden birleşsem, yek vücud olsam; ey kalem yazar mısın bilinmeze ait bütün bildiklerini, bütün bildiklerinin bilinmezlerin toplamı olduğunu fısıldar mısın kulaklarıma?
Şimdi bir iç ses çıkıp gelse, bana "Sen birsin" dese, ben bir miyim, binde bir miyim, milyonda, milyarda, sonsuzda bir miyim?
Ey yazar, ey yazarın aklı, eli kolu kalem, söyle, yaz bana, bir ne demektir bu sonsuzda?...

Perşembe, Şubat 07, 2008

Okudum, çokça okudum: Gölgesizler / Hasan Ali Toptaş, Gatien'ın Tutkusu / Jeanne Cordelier, Satıcı / Joseph O'Connor, Taaşşuk-u Tal'at ve Fitnat / Şemseddin Sami, Macbeht / William Shakespeare...

Ama okuduklarımı yazacak haleti ruhiyeye sahip değilim. Bu arada geçen gün ( 5 Şubat) yeni bir yaşa girdim.

Shakespeare sevenlerden tavsiye kitap bekliyorum bir de...

iyi okumalar...

Pazartesi, Şubat 04, 2008

kurşunî renkler / Göksel

Bir sabah saçlarımı okşayıp da rüzgar
İzlerini sürüp de gidecek beyaz beyaz
Ve güneş aynaya baktığımda çizgilerden
Yeni bir yüz gösterecek üzülerek biraz

Yok olmaz erken daha
Biraz geç kalın ne olur
Hiç hazır değilim henüz
Ne olur baharlarımı bırakın bir süre daha
Tanıdık değil bana güz

Yok olmaz dur
Dur gidemezsin
Gözlerimin rengi dur
Bulutlara dönemezsin
Yok alamazsın
Beni deli zaman
Ömrüme o kurşuni renkleri süremezsin

O gün başka renkte ağaracak biliyorum
Ve zorla değil ya o rengi hiç sevmiyorum
Ne olur sanki biraz daha zaman verseniz
Yıllar öfkenizi hiç mi hiç anlamıyorum

bu arada sözler Sezen Aksu'ya aitmiş, şaşmamak gerek...