Cumartesi, Mart 29, 2008


Şimdi elimde hoş bir kitap var: Cumbalı Aşklar /Osmanlı Aşk Sanatı. Yazarı Serkan Özburun.
Bir kitap daha var okuduğum, malum dönüşümlü okuyorum çok sürükleyici kitaplar hariç. Çünkü onları elimden bırakamıyorum. Diğer kitap demiştim, o da Özen Yula'nın Öbür Dünya Bilgisi adlı kitabı. İki yeni yazar, iki yeni kitap.
Okuyucu arkadaşlar, sizler de yorum yazarken şu aralar okumakta olduğunuz kitapları da yazın, olur mu? Ben de merak ediyorum sizin okuduğunuz kitapları.

Hepimize iyi okumalar...

Cuma, Mart 28, 2008


ZENDA MAHKUMU


Anthony Hope

İngiliz yazar Anthony Hope'ın dünya edebiyatına kazandırdığı, günümüze dek sahnelenmiş pek
çok tiyatro versiyonu olan, birkaç kez sinema filmi de çekilen ünlü klasiği: Zenda Mahkumu.
Bu kısa romanın konusu şöyle:

Rudolf Rossendyll gençtir, zengindir ve İngiltere'nin soylu ailelerinden birine mensuptur ama Ruritania Kraliyet Ailesinin kızıl saçlarına ve düz, uzun burnuna sahiptir (yıllar öncesinde yaşanmış bir "yasak ilişki" sonucu).

Yeni kralın taç giyme törenine katılmak için Rudolf, köklerinin ait olduğu Ruritania'ya gitmeye karar verir. Zenda'ya gelir ve kısa bir yürüyüş yapmak için ormana girer. Ormanda uyuyakalır, uyandırıldığında karşısında, kendisini büyük maceralara atacak yeni kralın adamlarından Sapt'la tanışır. Rudolf'un kralla olan şaşırtıcı benzerliği Sapt'ı şaşkına çevirir. O sırada yanlarına kral ve adamı Fritz de gelir, onlar da bu benzerliğe şaşarlar. Hep birlikte ormanda, Dük'ün evinde ziyafet düzenlerler. Kral, Dük'ün armağanı şaraptan içer. Taç giyme günü gelir ama kral şarabın etkisiyle uykuya dalmış ve uyanamamıştır. Kralın adamları Sapt ve Fritz, Rudolf'un krala olan benzerliğinden faydalanarak kral kendine gelene dek yerine Rudolf'un geçmesine karar verirler. Planlar yapılır ve Rudolf, kralın yerine geçer. Kral olarak geçirdiği günlerde prenses Flavia ile tanışır ve ona âşık olur.

Bu arada kralı (yani Rudolf'u) canlı olarak karşısında gören Dük Michael, şaşkına döner, şüphelenir ve olayın aslını öğrenir. Asıl kralı kaçırır ve Zenda Kalesi' ne kapatır. Kral artık "Zenda mahkumu" dur.

Dük Michael'in adamı Hentzaulu Rupert'le olan kavgası, Rudolf ve arkadaşlarının mahkum kralı kurtarmalarını kolaylaştırır. Kral kurtulur ve tahtına geçer. Rudolf da İngiltere'ye geri döner.

Kitap, sayfa sayısı az olduğu ve ara ara resimli olduğu için çok çabuk okunuyor.

Kitap, "Demir Maskeli Adam"ı çağrıştırdı bana. Onun kadar lezzetli bulmasam da yine de "bir ay"da yazılmış bir kitabın bu kadar başarı sağlayabilmesi, sinemaya, tiyatroya uyarlanması kitabı önemli yapıyor.

Benim gibi klasik okumaya meraklıysanız okuyun ama yoksa, çok da elzem değil...

iyi okumalar...

Bilge Kültür Sanat, 2003 basımı, 76 sayfa

Perşembe, Mart 27, 2008

Yeni şablon; yeni kitaplar... Sık yazamadım, sürücü kursuna gidiyorum akşamları.
Yeni kitaplarım geldi. Hatta okumaya da başladım. Şimdi çok ünlü bir kitabın - sinema filmi de varmış- Anthony Hope'ın Zenda Mahkumu adlı kitabının sayfalarında gezinmekteyim. En yakın zamanda düşüncelerimi paylaşacağım.
Bu arada sol köşede linklerini göremeyen arkadaşlar üzülmesin. Şablonu değiştirdiğim için bazı eklentileri tekrar giriyorum. Kendinizi hatırlatın, ben de yazayım :-)

Yorum yazmadığım için takip etmediğimi düşünmeyin.
Sevgili Birgül, geçmiş olsun. İnşallah en yakın zamanda şifa bulursun.
Sevgili Serap, sana da sınavlarda zihin açıklığı ve başarılar diliyorum (kendime de) .
Sevgili Vişne Ağacı, yeni bloğun hayırlı olsun mu denir artık bilemiyorum, başarılar, takipteyim. Sevgili Eda Suner, seni de çok çok tebrik ediyorum. Ben de izledim tv'de seni. Çok sevimlisin ve çok zarif :-) .
Sevgili Geveze Kalem, bazı yazılarını okudum, eskilerden. Tavsiye ettiklerini gerçekten sevdim. Geniş bir zamanımda uzun bir yorumum gelebilir, hazır ol :-) .
Sevgili Berrin, Marribel'le olan maceralarını okumak istiyoruz, devamı gelsin :-) .
Sevgili Çınar, üç bloğa nasıl konu buluyorsun, merak ettim, tebrikler :-) .

sevgilerimle...

Cuma, Mart 21, 2008


BEŞ KATLI BİNANIN ALTINCI KATI

Anar RIZAYEV

Kendi edebiyatımız kadar farklı ülkelerin edebiyatları da çekiyor beni. Bu kitap da Azeri edebiyatıyla tanışmama aracı olan başarılı bir eser.

Anar, Azeri edebiyatının en önemli yazarlarından biri, belki de en önemlisi. Azeri kültürü, Türk kültürüyle pek çok benzerlikler gösterdiği için anlatım çok uzak gelmedi bana.

Enteresan, dikkat çekici ismi, kitap kapağındaki baygın bakışlı güzel bayan ve üstüne hakkında yazılmış okuduğum yorumlar, kitabı kitaplığıma eklettirdi. İyi de oldu. Hem Anar hem de Azeri edebiyatı hakkında fikir sahibi oldum.

Kitabın konusuna gelince: Bakü'de "Neşriyat" denilen Devlet Basımevi'nde çalışan genç ve güzel Tehmine ile aynı kurumda çalışan genç, yakışıklı ve çapkın Zaur arasında haftasonu kaçamağı olarak başlayıp büyük ve umutsuz bir aşka dönüşen ilişkinin hikayesi...
Neşriyat'ta çalışan ve her biri yine kendi başına ayrı ayrı roman başkişisi olabilecek karakterlerin hikayeleri ki özellikle romanın açılışını yapan ilk sayfalarda romanın başkişisi olduğu izlenimini uyandıran çevirmen Nemet, düzeltmenler Dadaş ve Mehmed Nesir'in hikayeleri...

Herkesin gözünde erkekleri baştan çıkaran, albenili, fettan bir kadındır Tehmine ve tüm bunların yanında evlidir de. Kitabın baş karakteri Zaur'la aşka dönüşen ilişkileri sırasında da evlidir. Tehmine, televizyon sunuculuğu yapmak için Moskova'ya gider, peşinden de Zaur gider Moskova'ya. Orada baş başa geçirdikleri günler ilişkilerini daha da güçlendirir. Bakü'ye dönerler. Tehmine eşinden boşanır ve Zaur'la yaşamaya başlar.
Zaur'un kıskançlıkları; Tehmine'nin kalabalık çevresi; Zaur'un ailesinin gelin adayı; Tehmine'nin hastalığı...Aradan geçen yıllar...

1960'lı yıllarda Sovyetler Birliği döneminde Azeri toplumunun nasıl yaşadığını, bu toplumun iki aşık karakteri Tehmine ve Zaur'un ilişkilerine fon tutarak, okuyucuyu saran sıcak bir dille anlatıyor yazar.

Kitabın belki de en manidar cümlesi, ilişkilerini özetlemeye yeter:
"Ne olurdu insanlar beş katlı bir yapıda altıncı katın da olabileceğine inansalardı, ne olurdu sanki?"

Sonu "mutlu" bitmese de -kahramanlar açısından- sevdim bu kitabı.

Güzel ve film tadında bir roman, keşfetmeye değer...

*Eser, tiyatro oyunu olarak ülkemizde sahnelenmiş...



Everest yay. , 379 sayfa, basım yılı 2001

Salı, Mart 18, 2008


BİR FORSANIN İTİRAFLARI

Erol Çatal

...
Sen nakkaşlar içinde en nadide nakkaşsın
Bırak, köklerini kavramaktan acizdi zaten toprak
Bir işe yaramadı heybendeki çakıl taşları
Tuzakları çözdün, sırlara erdin
Dindirmedi; azdırdı acılarını Lethenin büyülü ırmakları
Nafile;
Altına çevirdin tahtını, yükselttin krallığını
Fakat kayboldun köhne sarayların labirentlerinde
Yoruldun yağmur gibi yaşamaktan
Bak düştü elinden mızrak
Böyle mi olacaktı encamın ey Vaiz
Ey yıkık surların tamircisi
Zırhın zehirledi seni
Yankın yok
Görüntün silindi şimdi aynalardan
Aşk istedin ondan
Bütün aldananlar gibi
Eritmek istedin bu sihirli çözeltide kendini
Ama çöl sadece kum doldurdu yüreğine
Korkma, hiç bir gül kirletemez artık seni
Çünkü çöl kumuna karıştırdı som elmastan kalbini...

Şair olmak, şiir yazmak kolay belki ama şiir diye dizilen mısraların içe seslenişi her zaman mümkün olmuyor. Okuyucuyu çok zorlayan, yoran ve şiire tat veren lirizmin yoksun olduğu düz yazı benzeri şiirler, usta şairleri saygıyla anmamı sağlıyor. Ben yine usta şairleri; "Merdiven" şairini, Mona Rosa şairini, Sakarya Türküsü şairini, Han Duvarları şairini; Orhan Veli'yi, Cahit Sıtkı'yı, Ümit Yaşar'ı, şair Nazım'ı ve illa ki Yunus'u, Fuzuli'yi, Bâki'yi... Ruhumuzda yer eden tüm şairleri saygıyla anıyorum bir kez daha...

Sevemedim bu kitabı...

Şule yay., 42 sayfa, basım yılı 1999

Cuma, Mart 14, 2008



NE ki ABABETH

Hasanali Yıldırım


Yeni tanıştığım ve yazım tarzını çok ilginç bulduğum farklı bir yazar Hasanali Yıldırım. 2000 basımı bu kitabı yine yayınevlerini incelerken keşfettim. Kitap kapağı ürkütücü çizimi ve dikkat çekiciliğiyle "beni de oku" diye fısıldayınca aldım, okudum. İlk hikayeyi beğendim; iyi ki okumuşum dedim ama diğer hikayelerde aynı tadı bulamadım.

Yazarın hikayeleri klasik hikaye anlayışından çok farklı. Bunu özellikle ilk hikaye "Toprak"ta farketmek mümkün. Yıllar sonra memleketine dönen bir adamın, kenarı çitle çevrilmiş küçük bir toprak parçasıyla olan bağının hikaye edildiği satırlar yazarın üslubunun farkını ve derinliğini ortaya koyuyor. Toprak'ta, yazar olan karakter kendi hikayesini bir başka yazar olan arkadaşına anlatır. Önce arkadaş olan yazarın kaleminden okuruz hikayeyi ve sonra hikayenin asıl karakteri girer devreye. Diğer yazarın -kendince- anlatım yanlışlarını bulur -ki burada yazar "iyi bir hikaye nasıl yazılır?"ın ipuçlarını veriyor- , bunları düzeltir ve kendi hikayesini kendi anlatır okuyucuya. Daha önce karşılaşmadığım bir kurgu. Yazar yani Hasanali Yıldırım, bu hikayede belki dolaylı belki dolaysız "iyi yazar- kötü yazar" , "özgün yazar- taklitçi yazar"ın özelliklerini anlatıyor.

Kitaptaki tüm hikayeler birbirinin devamı niteliğinde. Her hikayede önceki hikayelerden parçalar var. Yap-boz parçaları gibi bütün hikayeler birbirini tamamlıyor. Tekrar tekrar okunmak istenecek bir kitap değil fikrimce. Alternatif hikayeler...

"Toprak", "Manastır" ve "Beklenti" kitapta sevdiğim hikayeler.

Kitap şu cümleyle açılışı yapıyor: "Eloi! Eloi! Lama Sabaktani?" (Tanrım! Beni NedenTerkettin?)

Kapanışsa şu cümlelerle: " İnsanlar uykudadır; öldüklerinde uyanırlar."

" Anlamak uyanmaktır."

"Anılarıyla vedalaşanlar dilediği yere kanat çırpabilir yalnızca. Yoksa ormanda unutulur gidersin terkedilmiş bir çocuk gibi. Yalnızca kaderlerinden utananlar dünyanın kaderini değiştirebilir. Tüm peçeleri sıyırdıktan sonra görünenin gözlerinin içine bak. Boşlukta salınan incilerin gülümsemelerini gör." ( sayfa: 67 )

Mavi Ağaç Yayınları, basım yılı 2000, 129 syf.

Çarşamba, Mart 12, 2008



GÜMÜŞLÜ MARTI

Selma Fındıklı

Yazarın okuduğum ilk kitabı. En az bir kitabını daha okumayı düşünüyorum.

Remzi Kitabevi'nden çıkan kitapları incelerken karşılaştım yazarla. Selma Fındıklı, yazdıkları ödülle süslendirilen bir yazar. Yazarın diğer eserlerini de araştırdıktan sonra vardığım sonuç: Yazar, eserlerini tarihsel doku üzerine kuruyor ve bence bunu çok iyi yapıyor.

Gümüşlü Martı, kitapta özgürlüğün alegorik ifadesi.

Gümüşlü Martı, 1600'lü yılların İstanbul'unda, Osmanlı'nın IV. Murat zamanında, kalyoncu nakkaşı Yakup oğlu Yusuf'un Hristiyan Anna'yla olan aşkının, buram buram Osmanlı havası solunan satırlarıyla okuyucuyu içine çektiği, etkileyici bir roman.

Kalyoncu nakkaşı Yusuf'un çocukluğunun, ilk gençliğinin, saray günlerinin, manastır günlerinin, aşkı tanıyışının iç içe verildiği kitabın konusu şöyle:
Yusuf, Nizam Usta'nın hocalığında kitaplara desen çizen bir nakkaştır. 17 yaşına gelince, babası onu saraya, nakkaşhaneye gönderir. Aylarca sarayda kalır Yusuf. Saray onun için hapisten farksızdır. Çizimleri saray geleneğine uymadığı için, saraydan çıkarılır ve kalyoncu nakkaşlığı görevi verilir kendisine. Aylar sonra evine döndüğünde, hasta olan annesinin vebadan öldüğünü, babasının da annesinin ardından bu dünyadan göçtüğünü ve henüz 12 yaşında olan kız kardeşinin babasının oluruyla ihtiyar bir adamla evlendirildiğini öğrenir. Kalyoncu nakkaşı olur Yusuf ve hayali, kardeşini yaşlı ve huysuz kocasının elinden kurtarmaktır...

Kaptan-ı Deryâ Topal Recep Paşa, padişahın seferi gecikti bahanesiyle tersaneye yeniçerileri salar. Bir yeniçerinin palasıyla ayağından olur Yusuf. Ayağı kesik, denize uçmuştur. Gözlerini açtığındaysa, Samatya'da Surp Astvadzadzin Manastırı'ndadır. Papaz, iki ay manastırda ağırlar Yusuf'u. Yusuf, bu iki ayda henüz 13'ünde olan manastırın kimsesiz kızı Anna'ya aşık olur. Önceleri ayıplar kendini, kendisi 25'inde genç ve sakat bir adam, Anna'ysa çocuk denecek yaştadır. Zamanla Anna'nın da kendisine aşık olduğunu anlayacaktır...

Manastırdan ayrılır ama yıllarca gelir manastıra. Manastıra resimler çizmektir yeni işi. Kopan ayağının yerine, tahtadan bir ayak yaptırır. Anna yıllarca bu tahta ayağın "tık tık" seslerini duyabilmek için umutla bekler onu. Yusuf bazen aylarca gelmez. Yıllar yılları kovalar ve Anna büyümüştür artık.

Hristiyanların fesleğen yortusunda yine gelir Yusuf ve açar içini Anna'ya. Sonrası?

Fazla uzun sürmez mutluluk... Bir Müslüman ve bir Hristiyan'ın aşkı kendilerinden başka kimseye mutluluk getirmez, özellikle nakkaş Yusuf'un küçük yaşta evlendirilen, mutluluk nedir bilmeyen kardeşi Gülnûş'a...

Aşkın ve sabrın ete kemiğe bürünmüş iki karakteri, Yusuf ve Anna'nın hikayesi. Tarih kokan kitapları sevenleri hoşnut edebilecek leziz bir roman, tavsiye ederim.

Kitaptaki unutulmaz detaylar: IV. Murat'ın kişiliği ve icraatları; ham incirin öldürücü etkisi; Rahibe Diruhi'nin bağlılığı; kar tutmayan mezar; Yusuf'un köklerini öğrenme merakı; romanın son paragrafı, son diyaloğu kitabın güzel çeşnileri...

"Olmuşum derd-i firâkınla zâif şol hadde
Kim getirmez hayâle nakşımı nakkaşlar..."


Pazar, Mart 09, 2008


MELEĞİN İZİ


Nancy Huston

"Bir Yahudi söylencesine göre, bir bebek doğmadan hemen önce bir melek gelir, parmağını bebeğin dudaklarına bastırırmış; doğmadan önce gördüğü her şeyi unutsun, masum doğsun diye. Burunla üst dudak arasındaki o küçük çukur, meleğin parmağının iziymiş."( arka kapaktan)...
Yazar da romanını, meleğin parmağının izi üzerine, masumiyet ve masumiyetin yitirilmesi üzerine kurmuş.

Kanadalı yazar Nancy Huston'ın bu kitabı, Fransa'da yayınlandığında Elle dergisi okurları tarafından " En Sevilen Roman Ödülü"ne layık görülmüş.

Kitap, Alman kızı Saffie'nin öyküsünü anlatıyor. Saffie, karanlık, acı yüklü geçmişini geride bırakarak Paris'e gelir ve flütçü Raphael'in evine hizmetçi olarak yerleşir. Tanışmalarından kısa bir süre sonra Raphael, kıza aşık olur; evlenirler. Saffie güzel ve etkileyicidir ama hayata karşı donuktur. Tepkisiz, hissiz, sessiz biridir ve bu durumu, evliliği de doğan çocuğu da değiştiremez.

Günün birinde Saffie'nin karşısına hayatını değiştirecek biri çıkar: Bu kişi, flüt tamircisi Macar Yahudisi Andreas'tır. Andreas'ın hayatına girmesiyle Saffie, hayata bağlanır, konuşur, güler, etrafına duyarlı hale gelir, tepki verir ve oğluna iyi bir "anne" olur. Alman Saffie ve Macar Yahudisi Andreas'ın ilişkisi yıllarca sürer ve Saffie'nin Raphael'le olan ilişkisi de. Saffie, ikisiyle de paylaşır günlerini, Raphael'in haberi olana dek. Kötü bir rastlantı sonucu, yıllar sonra durumdan haberdar olan Raphael, gözünü karartır ve "masumiyetini yitiren" Saffie'den öcünü çok acı bir şekilde alır.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında henüz bir çocuk olan Saffie,o yıllarda, kendisinin, ailesinin başına gelenleri ve ülkesindeki savaş manzaralarını, üzerinden yıllar geçse de unutamaz. Romanda Saffie, gerek Andreas'la paylaştığı geçmişiyle gerek yalnızken yaşadığı geri dönüşlerle, iki zamanda yaşıyor: savaş yılları ve yeni hayatı...

O yılların Fransa- Cezayir ilişkilerinin ( ki o dönem, Cezayir'in Bağımsızlık Savaşı'nda olduğu yıllar) ve Alman- Yahudi ilişkilerinin kahramanlar aracılığıyla aktarıldığı kitapta; Raphael'in tek kişilik aşkı, Saffie ve Andreas'ın tutkuları, küçük Emile'in iki baba figürü arasındaki gel-gitleri de romanın romantik konuları...

Saffie'nin, dışında durduğu hayata belki de yanlış yerden dahil olması dört karakterin hayatını dönülmez bir yola sokuyor.

Kitapta enteresan bulduğum sahnelerden biri: Yıllar sonra bir lokantanın aynasında kesişen bakışlar...


Can Yayınları, basım yılı 2000, 224 syf.

Cuma, Mart 07, 2008


BUZDAN KILIÇLAR

Latife Tekin

Okuduğum ilk Latife Tekin romanı; ikincisini okur muyum bilmiyorum. Yazar kitabını yaklaşık yirmi yıl önce yazmış. Sanırım bu kitabı yazmak için uzun bir araştırma yapmış çünkü kitabın en önemli karakterlerinden biri, belki de en önemlisi bir araba: Volvo. Yazar araba üzerine o kadar teferruatlı yazmış ki - arabaya kimlik verilmiş çünkü- okuyucu olarak bu beni çok sıktı ve yordu. Okuma sürecinde kendimi oto tamircisindeymişim gibi hissetmeme sebep olan yazar, konu itibariyle belki gerekli ama yine de kitabı sunduğu okuyucu kitlesini düşünerek bu kadar karışık, yorucu bir anlatımı tercih etmeseydi, kitaptan belki zevk alabilirdim. Değerlendirmek için belki yanlış kitabı seçtim ama yazdıkları arasında böyle bir kitap olan yazar, beni diğer kitaplarını okumaktan soğuttu. ( İbrahim Yıldırım'ın Kuşevinin Efendisi ve Tomris Uyar'ın Yaza Yolculuk kitaplarında hissettiğim duygular...)

Roman kurgusuyla yazılmış olsa da, ben o kategoride değerlendiremedim kitabı.

Konusuna gelince: Baş karakterimiz Halilhan, yoksulluk sınavı veren çoğu insandan biridir. Onu bu çoğunluğun önemli bir karakteri yapan kimi özellikleri vardır, şöyleki: Halilhan, maddi anlamda yoksuldur. Dünyaya böyle gelmiştir ama amiyane tabirle "yırtmak" düşüncesindedir. İçinde bulunduğu çemberden çıkmak düşüncesidir, ruhu zengindir çünkü ve akıllıdır da. Proje üreten bir abidir, kardeşleri Mesut ve Hazmi'ye oranla "Sunteriler" ailesinin beynidir. Bir Volvo'su vardır, kimlik kazandırdığı bir arabası. Öyleki Volvo, sarışınlardan hoşlanan, sarışın bayan görünce "pat" diye duran bir arabadır. Halilhan'ın Volvo'yla ilişkisi, araba- sürücü ilişkisinden ziyade fantastik boyuttadır; öyleki kaza yapıp da arabası tamir olunca, arabasının karakterinin değiştiğini düşünecek kadar.

Halilhan'ın zengin sınıfına dahil olmak ve "pılık pırtık hayat"tan kurtulmak için bir de beyni olduğu projesi vardır: Teknojen.
Teknojen adını vereceği şirketini kurma hayallerini, dünya üzerindeki tek dostu Gogi'yle paylaşır. Bu arada, enteresan bir karakter olan, aklını uzayla bozmuş Gogi'yi, evlendirme çalışmalarına girerler Halilhan ve eşi. Bulunan kızla Gogi mektuplaşır. ( Ömrünüzde göremeyeceğiniz mektuplar: Gogi'nin yazdıkları saçmalığın sınırlarını zorlayacak cinsten)

Halilhan, evlidir ama Volvo'nun beğendiği, önünde durduğu sarışın Jülide'ye aşık olur. Kısa süreli bir ilişki yaşarlar.

Eş, dost,kardeşler, gelinler, Halilhan, Gogi ve illa ki Volvo arasında gidip gelen kitapta, yazarın karakterlere verdiği isimler de enteresan: Ese Sunteriler, Aynina, Rübeysa, Sitile ...

Kitapta sevebildiğim ve birden fazla okuyabildiğim tek bir cümle var:
"Bedenlerimizi ve ruhlarımızı, dünyanızın saldırılarından korumak için kurduğumuz şaşırtıcı, mucizevi savunma sistemimizin kıymetli bir parçasıdır dekorlarımız."
Volvo'ya da bu çerçevede bakmak gerek...

Gogi de Halilhan kadar önemli bir karakteri kitabın. Hele yaptığı, orgon enerjisiyle çalıştırmayı düşündüğü, içine kurumuş etler astığı, üstünü çıkarıp içine girdiği bir enerji kutusu vardır ki, Gogi'den de bu beklenir ancak!

Bir başka karakter olan Aynina tarafından, resmi yapılan baba Sunteriler'in önüne bir kilo şeker konulup, resim boyunca onu yemesiyse çok marjinal ve aynı oranda saçma bir sahne olmuş fikrimce.

Yoksulluğun yorgun ruhlarda yoğurduğu felsefe, daha güzel ve daha az yorucu bir şekilde anlatılabilirdi. Bunu söylüyorum, çünkü yazarın edebi anlamda çok güçlü olduğunu düşünmüyorum, edebiyat çevrelerinin aksine.

Konu güzel ama işleyiş öyle değil. Sevemedim ama okuyup da seven varsa, kitaptan güzel bir şeyler çıkarabilen varsa, yorumlarını beklerim.

Everest Yayınları, basım yılı 2003, 128 syf.

Perşembe, Mart 06, 2008


CEVİZ SANDIKLAR ve PARA KASALARI

Ali Ayçil

Ali Ayçil, kısa süre önce tanıştığım bir yazar. Tanıştığım gibi çok sevdiğim yazarlar arasında yerini aldı. Yazarın beş kitaplık külliyatına sahip olmama şurada üç kitap kaldı. Yani bu yazarın okuduğum ikinci kitabı. İlki gibi (Kovulmuşların Evi) bu kitap da favori kitaplarım arasına yerleşti.

Yazar bu kitabında da, diğer kitabında olduğu gibi birbirinden leziz, tadına doyulmayan denemelere imza atmış, hikaye tadında denemelere.

Kitaba adını veren "Ceviz Sandıklar ve Para Kasaları" denemesi, geçmişle günümüzün değişen değer yargılarının sembolik olarak ifade edildiği, içinde hüzün barındıran enfes bir deneme. Kitabın tümünde de, aslında yazarın bugüne dek okuduğum tüm denemelerinde bu durum mevcut: geçmiş ve günümüz mukayesesi.

Yazar kendi hayatından bolca malzeme kullanarak - ki bunlar insani tüm duyguları içinde barındırıyor- çocukluk, gençlik, öğrencilik, yazarlık dönemlerini, okuyucuyu içine çekiveren büyüsüyle ve kelimelere usta hakimiyetiyle kaleme dökerken, yazmayı seven, kalemle dost olan herkesi imrendirecek şairane bir anlatımla yapıyor bunu.

Altı çizilecek dolu dolu satırlara hasretseniz bu kitap doğru adres. Zira, her satırı anlayamamaktan değil, güzelliğinden dolayı iki kere okuyorsunuz.

"İçim", "İnceyim", "An'lar", "Çanta", "Annesi Erken Ölmüşlerin Yüzü", "Süper Markete Dönüşen Baba", "Ev İçlerinde Bazı Yalnız Çocuklar", "Bu Senin Son Şansın", " Çirkinin Aynada Unutulan Yüzü" ve daha nicesi, okuyucu olmanın tarifsiz lezzetini kesinlikle tattırıyor.

"Ve garip bir şekilde, annesi erken ölmüş çocukların yüzleri, çoğunlukla en uç sınırdaki insan yüzleri olmuştur. Hiçbir vasatiliği kabul etmemiştir bu yüzlerin çizgileri. Sıradan bir sevinci büyük bir coşku olarak yansıtmışlar, orta halli bir üzüntüyü büyük bir çöküntü haline getirmişlerdir. Küçük bir kaybı sonları sanan, küçük bir galibiyeti muazzam bir zafere dönüştüren halet-i ruhiyeleri yüzlerine ya deli dolu bir ırmağın azametini ya da kuruyan bir nehrin yatağını nakşederek, simalarına nihai biçimini vermiştir. Bu yüzlerin sahipleri, ya büyük bir sanatkar veya kumandan, ya da her canı sıkıldığında inşaatını yarıda bırakan bir usta ve kırılgan bir er olacaklardır. Neredeyse buna mahkumdurlar. Çünkü annesi erken ölmüşlerin bir ortalaması yoktur."

( 89. sayfa )


Her halet-i ruhiyede tavsiye ederim...

Çarşamba, Mart 05, 2008

MERAKÂVER

Kimliksiz kalan ruhlar gibi, yazıya dökülmemiş hayatlar vardır. Kendimize yabancı kaldığımız ama bizden gayrısının bize tanıdık geldiği hayatlar... El yordamıyla bulduğumuz, ışıksız gecelerin nezdinde , ne saman kağıda döktük içimizi ne yıldızlar yaktık esved içremize. Yine de uzaktan yakın eyledik başka yaşantıları ve merak ettik neydi "acaba"ları, neydi havsalayı yoran, saçlarına ak düşüren, kopartılmaması istenen; kare kare yaşamların efsunu neydi? Hangi taşın altında saklıydı gizemli kapının anahtarı? Cümleler miydi başka hayatları akla tanıdık yapan? Oysa cümleler döküldüğü ağza göre değer almazlar mıydı?

Şimdi iç sesin ve kulağı titreştiren dış sesin, seni, senin kelimelerinle bana tanıttı diye, tanıdım mı seni? Hiçbir lugatın sığdıramayacağı kadar doluysa tanımın, ne kadar bilebilirim ki seni? Tanıdığım an, yok olmaktan korkarım. İnsan bile bile güneşe yürür mü ki?

Ama hep, içimdeki o merak... Bilme, tanıma arzusu. Oysa merak sadece kedileri değil, cümle canlıyı öldürebilecek güçteymiş.

Merak, yazarın sonunu bir türlü getiremediği kurgusunun eseri değil mi?

Zamana ayak uydurur mu merakâver yaşantılar? Eski insanla, içi köhnemiş yeni insanın; ademoğluyla havvakızının merakları aynı olabilir mi? Eskiler, onlar bilmemenin hafif yüküyle yuvarladılar koca kayayı mağaranın girişine. Köhnemiş yeniyse, bilmenin demir yüküyle çakıl taşını bile çekemiyor mağaranın girişinden. Onlar bilmeyi örttüler, biz bilmenin kibriyle bilinmeze yuvarlandık. Asırlar öncesinin koca kayasıyla aynı mağaraya tıkılmamıza ne kaldı şurada?

Yazarın kurgusunun yarım kaldığı, iç seslerin havada uçuştuğu, güneşe bile isteye yürüyen ayakların kavrulmada olduğu merak karmaşasında, merak ediyorum da:
Ateşin ellerinden, canlı ama kansız ellerinden, zehir mi sunulacak bizlere yoksa bal şerbeti mi?

Kendi hayatımızı zaten yaşamaktayız; içeriğini, özetini, karakterlerini ve dahi monologlarını biliyoruz. Ama bana, benim yaşamadığım senin hayatının "acaba"ları gerek; gerek ki bilmeceyi orada çözeyim. Göreyim, anlayayım kaç kişi var o cevapsızlık kuyusunda, daha kaç kişi düşecek o boşluğa...

Şimdi söyle bana, hayatının giriş kapısını açacak anahtarın yerini. Ne edersin, çünkü cevabım orada gizli...


Pazar, Mart 02, 2008


KREUTZER SONAT


Tolstoy

T
olstoy'un anlatımını seviyorum. Meşhur Savaş ve Barış'ını okumadım ama yıllar önce İçimizdeki Şeytan isimli hikaye seçkisini okumuş,hikayelerindeki özü ve felsefeyi sevmiştim. Birkaç ay önce de en meşhur hikayelerinden olan İnsan Ne ile Yaşar, Ateşi Kıvılcımken Söndürmeli ve İnsana Ne Kadar Toprak Lazım hikayelerini okudum. Sevgi, açgözlülük, kıskançlık, nefret ve insana ait pek çok duyguyu içimize işleyecek bir anlatımla hikaye etmiş yazar.
Ve İtiraflarım...Okuyup, daha önce blogda yorumlamıştım.
Kreutzer Sonat da yazarın bir başka önemli eseri.

Gelelim kitaba: Yayınlandığı ilk yıllarda her ülkede sansür tehdidiyle karşılaşmış bu kitapta, yazarın evlilik kurumu ile ilgili düşünceleri, evlilikte kadın-erkek ilişkisi roman kurgusunda anlatılmış.

Konu kısaca şöyle: Kitabın baş karakteri Pozdnişev, uzun bir tren yolculuğunda kompartımanında, evlilik, kadın-erkek ilişkileri, aşk ve sevgi konulu bir sohbetin içinde bulur kendini. Söylenenlerin kendi yaşadıklarıyla zıt oluşu, içindeki ateşi alevlendirir ve hararetli bir şekilde yaşadıklarını,neden evliliğe inanmadığını anlatır, adeta hayatını özetler karşısında oturan roman anlatıcımıza.

Pozdnişev evlidir ama kıskançlık ve şüphelerle dolu bir evliliktir bu. Yıllar geçtikçe her şey sorun olmaktadır ve kahramanımız küçük şeylerden kuşku duyacak hale gelmiştir. Eşiyle birlikte piyano çalmak için evlerine gelen bekar müzisyen arkadaşı, yeni kıskançlık konusudur. Bu kıskançlığı, eşinin ölümüne neden olacak olsa da, eşinin son nefesini vermesini bekleyecek kadar nefret doludur ona. Pişmanlığı, eşinin ölü yüzünü gördüğünde hissedecektir.

Tolstoy, kahramanı Pozdnişev'in ağzından evlilik kurumuyla ilgili düşüncelerini aktarır okuyucuya. Bu düşünce, Yaratıcı'ya götüren yolda ve insani ilişkide asıl sevgiye engel gördüğü için, "cinsel aşk"tan evlilik öncesi ve evlilik sırasında kaçınmak gerektiği düşüncesidir.

Bu mevzuyla ilgili kendince tespitlerini de aktarmış. Evlilik hakkındaki tespitleri kısmen doğru olsa da, fikrimce yine de uç noktada, ideal bir din anlayışına sahip olduğunu düşündürüyor insana.

Kitabın adının okunuşu hakkında değişik söylemler var, biri: Kröyçer Sonat şeklinde.

Kitap ismini,Ludwig van Beethoven'ın 1802-1803 yılları arasında yazdığı op. 47 la majör 9 numaralı üç bölümlü keman-piyano sonatından alıyor. Yazar kitaba bu adı vererek müziğin duyguları harekete geçiren -ki özellikle kötü anlamda- yönüyle, kitaptaki, müziğin ortaya çıkardığı ve beslediği "yanlış aşk"ın hikayesini işliyor.

Enteresan bir kitap. Hakkında pek çok yazı okudum, hepsinin ortak noktası: İnsanı evlilik düşüncesinden soğutuyor olması.

Peki yazar yani Tolstoy, hiç evlenmemiş mi? Evlenmiş, kitabı da zaten kendi ilişkisinden esinle yazdığı söyleniyor.

Okunmalı mı? Size kalmış ama bence, evet okunmalı...


AY ÇÖREĞİ

Piraye Şengel

Türk polisiyesinde yeni bir soluk:Piraye Şengel. Ay Çöreği, yazarın polisiye dizisinin ilk kitabı. Kitap kendini "şiddetsiz polisiye" olarak tanıtmış. Tanım dosdoğru, eğlenceli bir polisiye.

Kitabın ana karakterleri, sevimli dedektiflerimiz: Servet ve Azade.

Konu şöyle: Servet, polis akademisi son sınıfta okurken okuldan atılır. Bir dedektiflik bürosu açmaya karar verir. Ortağıysa yıllar sonra tekrar karşılaştığı, çocukluk hayallerini süslemiş Azade Abla'sıdır. Azade 30'lu yaşların içinde, bekar, tombul ve sempatik; bol bol dedektiflik öyküleri okuyan, yaptığı nefis ay çörekleriyle meşhur bir karakterdir.
Sevimli ve sıradışı dedektiflerimiz Servet ve Azade, "Ay Çöreği Dedektiflik Bürosu"nu açarlar. Önce basit olaylarla ilgilenirler: Birbirlerini aldatan eşler gibi.
Daha sonra, emekli polis memuru Metin Bey, kaybolan evlatlık oğlunu bulmaları için dedektiflerimize başvurur. (Serinin ikinci kitabında Metin Bey de dedektiflerimizin arasına katılıyormuş)

Aranılan oğul bir "hacker"dır, uluslararası bir çetenin elemanıdır ve Servet'e gücünü göstermek niyetindedir.

Yan karakterlerde, evli sevgilisinden intikam almak isteyen kadın magazin muhabiri, bir gecede banka hesapları sıfırlanan iş adamı - muhabirin sevgilisi- , yine banka hesabı sıfırlanan bir başka karakter: ünlü bir tv yıldızı gibi ilginç tipler mevcut.

Bütün karakterler birbirleriyle bağlı. Her ortamda ortaya çıkan kızıl saçlı,alnında "R" dövmesi olan kadının kimliği hakkında son sayfada yapılan açıklama, kitabı fantastik bir boyuta da taşıyor. (Yazarın okuduğum bir söyleşisinde "R" düğümünü çözdüm: "Azade ve Servet olayları, ben de onları izliyorum")

Sevimli, eğlenceli bir dedektif romanı. Polisiye severlere tavsiye olunur.