Pazartesi, Haziran 30, 2008


"Ateşböceklerinin Mezarı" adlı bu harika Japon çizgi sinemasını izledim bugün. Şimdi tekrar izleyeceğim, tekrar üzüleceğim ama güzel bir film izlemenin keyfine ikinci kez varacağım.
İzledikten sonra hakkında bir-iki şey yazmak isterim elbette.

Pazar, Haziran 29, 2008


Küçük Hanım'ın Midilli Sevdası, Kocaeli Fuarı ve
Royal Sirki...



Benim Küçük Hanım atları çok sever. Yaklaşık iki hafta önce güz
el Bursa'nın hayvanat bahçesinde ilk kez binmişti sevimli midilliye ve bugün şansına yine bindi hem de tur attı midilliyle. İlki hayvanat bahçesiydi ama ikincisi değil, ikincisi Royal Sirki'nde.

Kocaeli Fuarı'na geldiğini duyduk ve hemen biletleri aldık. Bu yaşıma kadar hiç sirke gitmediğim için ben de kızım kadar heyecanlandım ve mutl
u oldum.

150 yıllık geçmişi ile dünyanın e
n eski ve en büyük sirklerinden biri olan İtalyan Royal Sirki'nden en keyif aldığım kareler...



















































































































(Fotoğraflar koyu çıktığı için pek anlaşılmıyor ama çok hoştu izlemesi ...)

Cuma, Haziran 27, 2008


BİR İDAM MAHKUMUNUN SON GÜNÜ

Victor Hugo

Sefiller'i okuduğumda lisedeydim sanırım. Kitabı ilk okuyuşumun ardından - çok beğenmişim demek ki- kısa süre içinde tekrar okumuştum. Ünlü yazarın ikinci bir kitabını bu yaşımda okuyorum, aradan geçen yıllardan sonra.

Bir İdam Mahkumunun Son Günü'nü okuma listeme eklemeden önce hakkında kısa bir araştırma yapmıştım. Kitabı okumadan önce bir ön hazırlık mahiyetinde araştırma yapmak, okuma sırasında okura büyük kolaylık sağlıyor. Kitabı yazıldığı dönem ve vermek istediği fikir açısından değerlendirebilmek için küçük de olsa bir ön araştırma gerekli. Bu kitap hakkında bu tür bir araştırma yaptıktan sonra okumaya başladım kitabı.

Romantizm akımının edebiyatta ilk temsilcilerinden olan Fransız yazarın bu eseri, modern edebiyatta iç monologların ilk kez kullanıldığı esermiş ve birinci tekil kişi "ben" ile yazılan ilk romanmış. Bir diğer detay da yazarın Shakespeare için "okyanus adam" betimlemesini kullanması. Bir Shakespeare sever olarak hoşuma gitti.

Yazar, çocukluğunda halka açık olarak meydanda gerçekleştirilen idamlardan oldukça etkilenmiş ve henüz 26 yaşındayken zamanında epeyce konuşulmuş olan bu kitabı kaleme almış.

Kitapta giriş bölümünde farklı bir kurgu karşılıyor bizi. Tiyatro oyunu şeklinde yazılmış on küsur sayfalık bir giriş bu. Şairin, filozofun, şövalyenin, kadınların ve erkeklerin oluşturduğu bir grup insan, V.Hugo'nun bu kitabını masaya yatırırlar ve hakkında pek de güzel sözler söylemezler. Yazar böyle bir kurguyu oluştururken aldığı tepkileri kendince yorumlamış olmalı çünkü bu önsöz kitabın dördüncü basımına yazılmış.

Ve gelelim Bir İdam Mahkumunun Son Günü'ne... Ne suçlunun kimliği ne de suçu hakkında bir fikir edinir okuyucu. Tüm anlatılan idama mahkum olmuş bir adamın, idamını beklerken yaşadıklarıdır, mahkumun kendi ağzından.

Mahkeme günü gelir. İdam cezasının müebbet kürek cezasına çevrilmesi ihtimaline karşı avukatına şöyle söyler: " Yüz kere ölmeyi tercih ederim", kürek mahkumu olacağıma. İdam cezası kesinleştiğindeyse öncesinde hiç istemediği kürek mahkumluğunu mükafat olarak görür. Bu yaşında daha yaşayacağı çok şey varken, öylesi güzel bir yaz gününde, celladın ipini çektiği bir giyotin altında ölmek, hele ardında bıraktığı bir ailesi ama özellikle küçük kızı varken, ne korkunçtur, bir yıldır görmediği kızına babasının öldüğünü söylemelerine rağmen.

İdam kararıyla infazın gerçekleşmesi arasında yaklaşık altı hafta vardır. Kendisine verilen mürekkep, kalem, gece lambası sayesinde yazmaya başlar giyotine gidene dek yaşadıklarını.

Demir parmaklıklar ardından, avluda kürek mahkumlarının hazırlanışına tanık olur ve yineler sözünü, "Yüz kere ölmeyi tercih ederim!". Ama idamına saatler kala değişir düşüncesi, ömür boyu kürek mahkumu olmaya razıdır.

Ne ki cellat ve giyotin onu beklemektedir. Greve Meydanı'dır son durağı...

Kitabın ilk baskısının önsözünden:
" Bu kitap yargı dünyasındaki herkese ithaf edilmiştir"
ve belki de tüm anlatılanların anafikri
" Elleri yıkamak iyidir, ama kanın akmasını önlemek daha iyidir"...

Antik Yayınları, basım yılı 2008, 151 syf.

Cumartesi, Haziran 21, 2008


BEŞ SEVİM APARTMANI
Rüya Tabirli Cinperi Yalanları

Mine Söğüt


Yine yeni bir yazar (benim için), yine yeni bir dünya...
Cinli perili masalsı bir âlem; akıl hastalarını denek olarak kullanan hastalıklı bir doktor; enteresan rüyalara koşut enteresan tabirler; illaki kediler; karşı pencere hikayeleri; Pürtelaş Sokağı ve sokağın gizemli evi, adıyla muamma Beş Sevim Apartmanı...

Yazarın ilk romanı. Bir ilk kitap olarak, kitabı oldukça farklı ve başarılı bulduğumu
söylemeliyim. Yazarla yapılmış röportajları ve yazar hakkında yazılanları okuduğumda hayal ürünü kitapla yazarın hayatı arasındaki ortak noktaları ve farklılıkları fark ettim. Kedisever bir yazar, kitabında da yer vermiş kedilere. Yaşadığı hayata ve benimsediği inançsızlığa taban tabana zıt bir kitap yazdığını çıkardım satırlar arasından.

Gelelim kitaba: Kitap " Karşı Pencereden Bakılınca Görülenlerin Hikayesi" bölüm başlığıyla açılışı yapıyor ve karşı pencereden görülen esrarengiz Beş Sevim Apartmanı'nın hikayesine okurluk ediyoruz. Adının neden "Beş Sevim" olduğunu sonraki sayfalarda öğreneceğimiz apartmanda ikamet eden beş tuhaf insan hakkında kısaca bilgi ediniyoruz bu bölümde:
Apartmanın bu beş tuhaf sakini, günün uzun saatlerini pencere önünde geçirir, beşi de pencereye farklı zamanlarda çıkar ve yine beşi pencereden bakıldığında iki apartman arasında kalan küçücük boşluktan görülen denize gözlerini diker ve devamlı bir şeyler mırıldanırlar.Her biri farklı renkte perdeleri vardır bu pencerelerin. Perdelerin arkasındaki hayatlara geçmeden doktor Samimi ile tanışır okuyucu.

Doktor Samimi... Çocukluğunda onulmaz yaralar alır küçücük ruhu. Önce adı alay konusu olur mahalle çocuklarının dilinde. Babası o küçükken ölmüş, annesi ise onu zengin halasına bırakıp Amerika'ya gitmiş, orada evlenmiştir. Yılda bir kere, bir saat ayırır oğluna annesi...

Samimi yıllarca susar; terk edilmişliğine, arkadaşlarının alaylarına, halasının ilgisizliğine.Tek uykusunda mutlu olur, çünkü rüya âleminde arkadaşları vardır: Cinler ve periler...

İlk ve son kez âşık olur, otuz yaşında. Kendinden on yaş büyük kütüphane memuru Gülizar'a.Ama ona sevdiğini söyleyemez, cinlerle perilerin korkusuna.

"Rüyasında kendini âşık gören kimse aklını yitirecek demektir..."
Kitapta aralara serpiştirilen rüya tabirlerinin belki de en vurucusudur bu.

Kitaptaki ifadeyle deli doktoru Samimi itaat eder cinlerine ama ilk kez karşı da
gelir onlara."... sizden intikam alacağım"....

Halası ölür, tek başına kalır artık ve böylece kendini cinlerle perilerin var olmadığına
dair tezler yazmaya, araştırmalar yapmaya adar. Tüm dünyayı inandıracaktır buna "ama önce kendi inancını dağlayacaktır"...

Bir günlük tutmaya başlar. Dinsel açıdan bakıldığında varlıkları tartışılmaz bu varlıkların bilimsel açıdan "saçmalık" olarak değerlendirildiğini yazar önce günlüğüne ve bir takım tıbbi terimler daha.

Ve bir plan yapar doktor Samimi. Artık başka cinlerle tanışmanın vaktidir. Cihangir'de Pürtelaş Sokağı'ndaki Beş Sevim Apartmanı'nı satın alır. Halasının evinden getirdiği eşyaları yerleştirir her daireye. Her pencereye farklı renkte perdeler uydurur. Kendi eşyalarını ise bodrum katına taşır. Akıl hastanesinde asistanlık yapan arkadaşının
yardımıyla tespit ettiği, içine cin ve perilerin girdiğine inanan beş kimsesiz hastayı
teker teker yerleştirir beş daireye.

Sonraki bölümde Beş Sevim Apartmanı'nın kimsenin bilmediği gerçek hikayesini öğrenir okuyucu.
Yıllar önce, başından geçen üç yangına rağmen yıkılmayan bu ahşap evde Beş Sevim Huriye diye tanınan yaşlı bir kadın yaşarmış. Bu yaşlı kadın evinde beş kedisiyle yaşarmış, her birinin adı Sevim olan kedileriyle. Her gün türlü yemek artıklarını karıştırıp onlarca sokak kedisini beslermiş. Gençliğinde beş çocuğu olmuş bu kadının, doğar doğmaz ölüveren beş Sevim kız...

İlk dairenin, soluk sarı perdeli penceredeki adamın hikayesi ve cin peri masalıyla devam ediyor kitap. Hasta önce kendi hikayesini anlatır ardından hastanın gerçek hikayesini öğreniriz. Sırasıyla bu kurguda anlatılır hastaların hikayeleri.
( Hastaların hikayelerini anlatmak okumayanlar için kitabın tadını kaçıracağından detaylıca yazmıyorum bu kısımları. Kitabın güzelliği de bu satırlarda. Okumamış olanların ve okumaya karar verenlerin keşfine bırakıyorum.)

Beşi de birbirinden enteresan, etkileyici, hayal gücünün kuvvetine hayran olunacak cin peri masalları. Özellikle birinci ve dördüncü hastaların hikayelerinden etkilendiğimi söylemeliyim.

Her biri bilimsel açıklaması yapılmış hastalıkları taşıyan karakterlerin bir özelliği de
cinayete meyilli olmaları ve cinayet işlemeleri.

......................

Son Haziran Sabahı...

Her şeyi yine önce kediler sezdi. Mahalleli depreme yordu kedilerin çığlıklarını. Baktılar ki deprem olmuyor, tekmelerle, taşlarla kovaladılar kedileri. " Kediler insanları kaderlerine terk ettiler."

O sabah, o haziran sabahı doktor Samimi hastalarıyla son kez konuşur. Ama bu sefer
gerçekleri söyler hastalarına ve son iğneleri yapar.

Kendi yaşadığı bodrum katına döner ve son kez yazar günlüğüne.
" Sanacaklar ki annem yüzünden, yalnızlık yüzünden, terk edilmişlik yüzünden ruhumda derin yaralar açıldı, aklım karıştı, kişiliğim bölündü"...

......................

Telefon çalar, bakkalın çırağı açar telefonu. Karşıdaki ses Beş Sevim Apartmanı'ndan
arıyordur ve "iki büyük pet şişe dolusu gaz ve kibrit" istemektedir. Çırak istenilenleri
götürür. Malum son gerçekleşir.

Son satırlar... Doktor Samimi'nin gerçek hikayesi.
Geride bir enkaz kalır sadece. Enkazdaysa?...

"Anne"lerine küsen bu hastalıklı ruhların yahut ruhun (!) anlatıldığı, ürkütücü kapak
resmiyle okura sunulan Beş Sevim Apartmanı'nın oluşturduğu beğeniyle yazarın bir diğer kitabı Kırmızı Zaman'ı da okuma listeme ekledim.

Konusu, anlatımı ve kurgusuyla oldukça başarılı bir ilk kitap. Sıradan olmasın, farklı
olsun ama güzel de olsun okuyacağım kitap derseniz, bu kitabı önerebilirim.


Yapı Kredi Yayınları, basım yılı 2004, 126 syf.

Perşembe, Haziran 19, 2008


merdiven

- dizlerim ki yürütürdü beni o sarı patikada...-

Çıkamam... Bir basamak dahi çıkamam. Takatten düşen bedenle esrimiş ruhun gelgiti kaç türlüdür, bilir misin?
Yorgunum, yeniğim, çıkamam... Eteklerime gümüşî yaprakları da dizsem şair gibi, mümkünü yok, çıkamam...

Ateşböcekleri fener alayı gibi dizilmişler yine. Oysa aydınlanmaz karanlıktaki ölü ruh...
Yok...İmkansızı düşlemekten başka birşey değil isteğin. Çıkamam ben bu dik merdiveni...

Hangi eldiven örter ellerimin dikenlerini? Hangi ses bastırır aheste işleyen kalbimin ninnisini?

Zihnim yorgun ziyadesiyle, fikrim yorgun... Eklemsiz düşünemez, bağlaçsız cümleler kuramazken peşime düşen bu yılgınlık, dudağımın ucuna damlatılmış yaşam iksiri buharlaşmamışken daha, henüz yolu yarılamamışken, iç pencerelerime kadar sokulan bu delibaş yenilgi geçit vermiyor adımlarıma.

Yenik düşmeseydim, yılmasaydım ey basamaklara üleşmiş merdiven, iletir miydin beni göğün yedi katına?...

Pazar, Haziran 08, 2008


TIMARHANE ADASI


Mehmet Coral

"Tarih" kelimesini hep sevmişimdir. Gerek kitaplarda ders olarak okutulan tarihi, gerek tarihi bir belgeseli, gerek tarihi romanları. Sadece kendi kültürümüzün değil başka kültürlerin tarihi de çekiyor beni, mesela Mısır. On dört- on beş yaşındaydım Sergüzeşt'i okuyup Mısır'a merak saldığımda. Takibinde Christian Jacq'ın Ramses serisinin ilk üç kitabı geldi...

Gelelim tarihi romana. Günümüzün çok satanlarına baktığımızda tarihi romanlar hep üst sıralarda yer alıyor. Hem gerçeklik hem kurgu, yazarı da başarılı bir kalemse mükemmel bir edebi ziyafete dönüşüyor. Bu kitap da tarihi bir roman, ziyafet mi, yazının sonunda...

Üzerinde çok konuşulmuş bir roman. Beğenime geçmeden önce hakkında bir-iki söz söyleyeyim.
Kitaba adını veren Tımarhane Adası'nda, eskiden Taşlı Manastır veya Aya Paraskevi denilen, Ayvalık yöresi civarındaki bu yarımada üzerinde yüzyıl öncesinde akıl hastaları tedavi ediliyormuş.

Kitaba gelince: Kitap iki zamanlı, bugün ve geçmiş bir arada veriliyor (babadan oğula bırakılan bir anı defteri vasıtasıyla) ve olaylar arasında kronolojik bir sıralama da yok. (ek bilgi: Bu tarz kurguya, zamanın iç içe geçtiği kurguya, "asimetrik kurgu" deniyormuş. Yeni bir kitap, yeni bir bilgi)

Konu olarak kitabı iki bölüme ayırmak mümkün, yazar ayırmasa da. İlk bölüm Müslüman Ahmet ve Rum kızı Eleni'nin talihsiz aşklarını, Eleni'nin Ahmet'e emanetini; ikinci bölümse oğulları M.Kemal'in annesinin vasiyetini yerine getirme uğraşlarını anlatıyor.

Birinci Bölüm
Kitap açılışını Meryem ve Âli İmran surelerinden ayetlerle yapıyor. İlk sayfada acil yaralı taşıyan bir ambulanstaki konuşmalara tanık oluyoruz. Uçurumdan aşağı düşen yaralı hakkında tıbbî açıklamalar ve kişisel bilgiler: Mustafa Kemal Sarıalioğlu. Arkeolog.

Takibindeki sayfalarda anı defteri sayesinde tanışıyoruz Ahmet'le. Annesi doğum sonrasında ölmüş, babası ve teyzesi tarafından büyütülen Ahmet... Teyzesinin de ölümünden sonra babasıyla birlikte Rum halkın çoğunlukta olduğu Yeniçorahi'ye giderler. Babası keresteciliğe devam eder burada ve oğlu Ahmet'i atölye sahibinin yardımıyla Peder Fokas'ın yanına verir. Peder onu akademiye hazırlar ve eşraftan Kiryos Manikis'in konağında ona iş bulur. Konağa gelişi, sonrasında gelişecek acı ve tatlı olayların başlangıcı olur. Konak sahibinin kızı Eleni'ye aşık olur, karşılıklı bir aşktır bu. Herkesten gizledikleri bu aşk, evlenme kararlarının Kiryos Manikis'e açıklanmasıyla ilk tepkisini bulur. Eleni'nin babası bu durumu kabul etmez. Bir Müslüman ile bir Hristiyan'ın aşkı akıl alacak iş değildir ona göre.

Kurtuluş Savaşı yıllarıdır, Yunanlılar İzmir'i işgal etmiştir. Babası Yunanlılarla girilen çatışmada şehit düşer. Ahmet de birliğe katılır. Bütün bu hengamenin ortasında Eleni'yi görebilmek için konağa gider. Gizlice odasına girer...

İşgal biter ve Ahmet Ayvalık'a geri döner. Konağa geldiğinde Eleni'yi bulamaz. Konaktakilerden Eleni'nin hamile kaldığını, bunu öğrenen babasının çocuğu düşürtmek için yaptıklarını, olanlardan sonra aklını yitiren Eleni'nin Tımarhane Adası'na götürüldüğünü öğrenir. Hemen oraya gider ama çok geçtir. Eleni üç gün önce ölmüştür. Eleni'nin babasının düştü zannettiği bebek,
Tımarhane Adası'nda Peder'in de yardımıyla doğmuştur. Konstantin olarak kilise kaydına geçen, babasının Mustafa Kemal adını vereceği bebek...

Eleni'den geriye, öldüğünde kucağında olan renkli bir top ve bir gün "Kutsal Bakire"nin mezarı bulununca üzerine örtülmesini istediği kendisinin ördüğü bir şal kalmıştır.

Oğlunu aramaya koyulur. Rum ahalinin kasaba dışına çıkartılıp (18-45 yaş arası erkekleri) öldürüldüğünü öğrenir. Oraya gider. Peder Fokas'ın ölü bedenindeki cüppesinin altında kımıldayan, iki gündür bir ölünün koynunda saklanmış bebeği
görür, kendi oğlunu...

Alır oğlunu... Büyütür... Yatılı okullarda okur oğul... Arkeolog olur... Yıllarca anne sevgisinin, anne sesinin olmadığı evde sessizce kendi dünyalarında yaşarlar. Ölümünden az önce anı defteriyle Eleni'nin şalını verir oğluna ve Eleni'nin vasiyetini o da vasiyet eder oğluna: " Kabri bulacak, Eleni'nin şalını Kutlu Meryem'in mezar
ına örtecektir."

............

İkinci Bölüm
(Anlatım olarak kitabı ikiye ayırdığımı söylemiştim.)
Oğul M. Kem
al'in arayışlarıyla geçiyor. Arkeoloji eğitimini bitirip kazılara katılır. Kuşadası'na taşınır. Babasının ölümünden sonra annesinden kalan yüklü miras sayesinde maddi imkanı yerindedir. Pek çok harita çıkarır mezarı bulmak için. Her yazılı kaynağı okur.

Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesinden sonra, havarisi Yuhanna Hz. Meryem'i beraberinde Efes'e getirir. Burada bir tepede küçük bir taş ev yapar. Hz. Meryem oğlunun son yolculuğunda katettiği mesafenin bütün durak noktalarını simgesel olarak oluşturur burada. On ikinci durak, Hz. Meryem'in kabri olur...

...Katıldığı kazı gruplarında aşk macareları da olur (!)

... Bir gün tek başına çıkar dağa. Mezarı bulana dek inmeyecektir aşağı. Annesinin vasiyetini yerine getirmek için çıktığı mezar arayışında uçurumdan aşağı bir yeraltı mağarasına düşer. Şarjı bitmekte olan cep telefonuyla arkadaşını arar ve başına geleni, tahmini yerini söyleyebilir anc
ak.
Kutlu Meryem'in mezarını ararken kendi mezarını kazdığının farkına varır...
Işık doğar mağaranın içine. Işığın içinde taş lahtin üzerinde yatıyordur aradığı... Annesinin emanetini bırakır ayakucuna...

...Yardım gelir, hastaneye götürülür ama...

....................
...


Ahmet ve Eleni'nin çaresiz aşkı... Eleni'nin emanetini yerine ulaştırmak için önce Ahmet'in sonra oğlunun Hz. Meryem'in mezarını arayışları... Emanet yerini bulur sonunda...

......................

1979 kasımında Papa'nın resmen davetli olmadığı halde Türkiye'ye yaptığı ziyaret. İzmir'deki gizli ziyareti... Dönüşünde, Vatikan'daki suikast (M. Ali Ağca'nın vurduğu ünlü Papa)

Savaş yılları... Rum tehciri.... İzmir'in yanışı...

Tarihi bir roman... Gerçeklerden beslenerek kurguya dönüştürülen , bilgilendirici, belgesel tadında; konu itibariyle gerekli ama okuru yoran fazlaca Hristiyan öğeler...

Eleni'nin renkli topu... Peder'in cüppesinin koruduğu bebek... Uçurum kenarında tutunulan gül dalı... Babasının Ahmet'i Peder Fokas'ın eline bırakırkenki mahcubiyeti ve sözleri, kitaba güzellik katan çeşniler...

Ayvalık- İzmir arasında, yüzyıl öncesinden bugüne gelen bir aşk ve arayışın romanı.

Asimetrik kurguyla yazılması okur için zorlayıcı olsa da yazar kitapta değişik yazı fontları kullanarak bu durumu kısmen kolaylaştırmış. Ama yine de, Ahmet'in Eleni'yle aşklarının anlatıldığı sayfalardan sonra Ahmet'in babasıyla olan ilişkisine geri dönülmesi, Eleni'nin ölümünün anlatılmasından sonra konaktaki günlere geri dönülmesi ve bunun çok kısa aralıklarla sürekli yapılması, kronolojik gitmeyen bu anlatımı biraz zorlaştırmış.
Böyle bir kurguyla sanırım ilk kez karşılaştım. Biraz farklı geldiğini söylemeliyim.

Beğenime gelince, tarihi roman severlere yanında da Hristiyan öğelerin fazlalığından rahatsız olmayacaklara (rahatsızlık bize yabancı bir konuda fazla detaya girilm
iş olmasında) tavsiye olunabilir, aksi olanlara sıkıcı gelebilir.

Fikrimce, vasat.

"Hayat denen oyunda hiçbir oyuncu hayatın kendisinden büyük değildir!"
(syf.102)


Doğan Kitap, basım yılı 2006, 111 syf.




TIMARHANE ADASI...

Cuma, Haziran 06, 2008

RUH ÜŞÜMESİ

Adalet Ağaoğlu

Fikrimin İnce Gülü ve Bir Düğün Gecesi gibi daha popüler eserlerine yönelmeyip bu kitabı seçmem, yanlış bir karar olmuş. Yanlış olması, bu kitabın daha az popüler olmasından değil elbette. Ama diğer kitaplar hakkında güzel yorumlar okumuş olmama rağmen ısrarla bu kitabı seçtim. Kitabın adına ve kapak resmine kandım herhalde. Sonuç, hayal kırıklığı.

Aynı restoranda, aynı masalarda oturmak zorunda kalan birbirine yabancı iki kişinin, bir erkek ve bir kadının iç monologlarının, gözlemlerinin, tek tek çekilen film kareleri gibi kurguya döküldüğü modernist bir roman Ruh Üşümesi. Modernist romanlardan pek hazzetmesem de - okumayı yeni bitirdiğim Aylak Adam/Yusuf Atılgan hariç- bu kitaptan hoşlanacağımı düşünmüştüm...

Ruh Üşümesi, "Oda Romanı" alt başlığıyla okuyucuya sunulmuş. Oda müziğinin öğelerine benzetilen -küçük kapalı mekan, az enstrüman- bir restoran, iki ana karakter ve bir yan karakter: garson.

Kadın karakter kendisini kapakta da yer alan "deniz kestanesi"ne benzetiyor:
"Şey gibiyim evet, deniz kestanesi. İçine büzülmüşlüğünden çözülmeye başlayan, açıkçası, suların yaladığı kayalıklarda dikenlerini ağır ağır dışa doğru uzatan, diken uçlarındaki duyarlığı doruğa ulaştığı zaman, giderek salt ıslak ışınsı dikenlerin değil, sert kabuğun dış yüzünde de yumuşak bir tenin ürpertileri titreşen deniz kestanesi..."

Okumayı uzun zamana yaydığım -sıkıldığımdan- , soğuk Fransız filmleri -bir dönem Türk filmlerinde de vardı bu- tatsızlığında, kadın-erkek ilişkilerinin konu edildiği bir Adalet Ağaoğlu romanı.

Alkım Yayınevi, basım yılı 2004, 149 syf.