Pazar, Ağustos 31, 2008

CASABLANCA

Dünya sinema klasiklerinden bir diğeri: Casablanca.
1942, ABD yapımı filmde başrolleri Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman paylaşıyor.

Filmin konusu kısaca şöyle: İkinci Dünya Savaşı'nın başları... Avrupa ülkelerinden Amerika'ya iltica etmek isteyenlerin yolu Fas'ın Casablanca şehrinden geçmek durumundadır.
Almanların elinden kaçan Çek direniş örgüt lideri Victor Lazlow ve karısı Ilsa da
( I.Bergman) iltica için Casablanca'ya gelirler. Kaçmaları için gerekli olan belgeler de Casablanca'nın en meşhur gece kulübünü işleten Rick'tedir ( H.Bogart). Lazlow ve karısı Ilsa, Rick'in kulübüne tesadüfen girerler. Rick ve Ilsa karşılaşırlar; geçmişte bir ilişki yaşamışlardır ama tam Paris'ten ayrılacakları gün Ilsa tren garına gitmemiş ve Rick arkadaşı Sam'la birlikte onsuz ayrılmıştır şehirden. Casablanca'ya Rick'in kulübüne gidince geçmiş hatırlanır yine ama Rick, Ilsa'nın onu sebepsiz bırakışından dolayı ona öfkelidir.
Ilsa ise kocası Lazlow ile Amerika'ya kaçabilmeleri için gerekli belgelerin Rick'te olduğunu öğrenir ve ondan belgeleri ister. Tabiki kısa sürede aşkları tekrar alevlenir. Ilsa Rick'le kalmaya karar verir ama Rick'ten kocasının kaçmasına yardım etmesini ister. Rick planını yapar ve Lazlow'un kaçmasını sağlar.
Peki Ilsa'ya ne oldu?... Onu da izlemek isteyenlere bırakalım.

Casablanca, H. Bogart'ın aşkı için kendini feda ettiği güçlü rolüyle, I.Bergman'ın ışıl ışıl parlayan gözleriyle, yine Rick'in arkadaşı sayılabilecek yüzbaşı Reno'yla olan diyalogları, "Onun gözü sende evlat" gibi unutulmaz replikleriyle ve göreceli mutsuz sonuyla hoş, keyifli bir klasik.

Film gösterime girdiği 1943 yılında En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo dallarında Oscar almış. Ayrıca film ABD Film Enstitüsü tarafından 2002 yılında tüm zamanların en iyi aşk filmi seçilmiş. ( Bu da göreceli tabi)


1942, ABD yapımı
, Michael Curtiz Filmi
dram, romantik, savaş

102 dk.
, siyah-beyaz












sırada başrollerini Jack Nicholson ve Morgan Freeman'ın paylaştığı "Şimdi ya da Asla" var, yakında...

Cuma, Ağustos 29, 2008


RÜZGÂR GİBİ GEÇTİ (Gone with the Wind)

Margaret Mitchell'in aynı adlı romanından uyarlanan 1939, ABD yapımı unutulmaz sinema klasiği.
Başrollerde Vivien Leigh ve Clark Gable'ın oynadığı bol ödüllü filmi süresinin uzunluğuna rağmen ( 222 dk.) sıkılmadan, keyif alarak izledim.

Açıklayıcıdır bilginize!!!...

Scarlett O'Hara, Tara çiftliğinde yaşamaktadır ve bir başka çiftlik sahibinin oğlu Ashley Wilkes'e aşıktır. Ashley ise ondan hoşlanmasına rağmen küçük yaşı, havai davranışları sebebiyle ve evliliğe uygun olmadığını düşündüğünden, kuzeni Melanie ile evlenir. Scarlett ilerleyen zamanda hayatında bolca yer edecek olan Rhett Butler (Clark Gable)'la Ashley'nin çiftliğindeki partide tanışır.

Scarlett çevresi kendisine hayran gençlerle dolu güzel ve popüler bir kızdır. Ashley'nin evliliğine kızar ve onu kıskandırmak için hayranlarından birinin evlenme teklifini kabul eder.
Kuzey-Güney savaşı patlak verir. Ashley ve Scarlett'in kocası da yazılırlar askere. Scarlett'in eşi ölür ve Scarlett dul kalır.
Ailesi onu Melanie'nin yaşadığı Atlanta'ya gönderir. Ashley hala dönmemiştir. Melanie hamiledir.Scarlett çocuğu kendi başına doğurtur ve Tara'ya birlikte dönerler Rhett Butler'in yardımıyla. Her yer yakılıp yıkılmıştır ama Tara ayaktadır. Scarlett'in annesi ölmüştür, babası ise aklını yitirmiştir. Scarlett çalışır, didinir çiftliği eski haline getirebilmek için. Kızkardeşinin nişanlısıyla evlenir. O da ölünce üçüncü evliliğini Rhett Butler'le yapar ama aklında hala Ashley vardır. Ashley dönmüştür, Scarlett artık çok zengin bir iş kadınıdır ve Ashley de onun yanında çalışmaktadır.
Bir kızı olur Scarlett'in. İkinci çocuğunu düşürür, kısa bir süre sonra kızı da attan düşerek ölür. Rhett'le arası iyice bozulur.
Sonunda ise gerçek aşkı bulur, yakınındaki mutluluğu ama artık çok geçtir...

................

Film 14 dalda Oscar'a aday olmuş ve 9 dalda ödülü kazanmış. Tüm zamanların en iyi 100 filmi sıralamasında 4. sıradaymış.
Başarılı oyunculuklarla, esprili diyaloglarla, unutulmaz sahnelerle izlenmesi gereken filmlerden.
Clark Cable'ın, rolüyle Rhett Butler'ın tekme atarak kapıyı kırış sahnesi vardır ki çok güldüğüm sahnelerden biridir. Rhett Butler'ın sabrı da müthiş.
Mutlu son sevenler biraz üzülebilir.

Bir de ben renklendirilmiş halini seyrettim, tavsiye ederim.














dram, romantik, savaş

1939, ABD yapımı

Victor Fleming filmi
, 222 dk.

sırada Casablanca var, yakında...

Salı, Ağustos 26, 2008


BEKLENMEYEN ŞAHİT ( Witness for the Prosecution / Savcılık Makamının Tanığı )

Agatha Christie'nin kitaplarından uyarlanan filmleri izlemeye devam... Bu film de yazarın aynı adlı hikayesinden uyarlanmış 1957, ABD yapımı; polisiye severlerin büyük keyif alacağı başarılı bir film.

Londralı yaşlı ve tecrübeli avukat Sir Wilfrid Robarts geçirdiği kalp krizini henüz atlatmışken, kendisi gibi avukat olan bir arkadaşı yanında başı dertte olan bir adamla çıkagelir. Adamın adı Leonard Steven Vole'dur, yaşlı ve zengin bir kadın öldürülmüştür ve o gece kadının yanında olan tek kişi de kendisidir. Hemşiresinin ve çalışanlarının, doktorunun tüm engellemelerine karşın Sir Wilfrid davayı alır. S. Vole tutuklanır, evlidir ama karısı mahkeme gününe kadar onu görmeye gitmez. Karısı Christine Helm / Vole, eşi aleyhine ifade verir. Son anda ortaya çıkan bir kadının avukat Sir Wilfrid'e verdiği mektuplar davanın seyrini değiştirir...

Sürpriz sonuyla benden tam not aldı film. Film hakkında daha yazmak istediklerim var ama sonu açığa çıkartmamak için bu kadar yazmak kâfi.

Filmin büyük kısmı mahkeme salonunda geçiyor. Ama kesinlikle sıkıcı değil.

A. Hitchcock filmlerini sevenler de bu filmi izlemeli zira bu film de onun tarzına çok uyuyor.
Film tiyatro olarak da sahnelenmiş.
IMDb (Internet Movie Database
/ İnternet Film Veri Tabanı )'nin en iyi 250 film sıralamasında 160. sırada bulunmaktaymış Beklenmeyen Şahit.

Filmin tanıtım sloganı da şuymuş: "Böylesine meraklı bir gerilim ancak 50 yılda bir görülür!"

1957 , ABD yapımı, Billy Wilder filmi

116 dk., siyah-beyaz

Salı, Ağustos 19, 2008

Nil'de Ölüm ( Death on the Nile )

Yine Agatha Christie ve yine yazarın aynı adlı kitabından uyarlanan başarılı bir film.

Linnet Doyle, genç, güzel bir mirasyedidir. Arkadaşının nişanlısı Simon Doyle'ı elinden alır ve evlenirler. Genç çift balayı için Mısır'ı seçer. Nil'de yaptıkları gezi süresince gemideki diğer yolcuların göz hapsindedirler. Hepsinin Linnet Doyle'ı sevmemeleri için sebepleri vardır. Ama en ölümcül sebebe sahip olan hangisi acaba?

Simon Doyle'ın eski nişanlısı Jackie de peşlerinden Mısır'a gelmiştir. Genç çifti takibe alır. Kendisi ve diğer yolcular da aynı gemide yolculuk yapan Belçikalı meşhur dedektif Hercule Poirot'nun takibi altındadır. Jackie ve Simon Doyle, bir gece tartışırlar ve Jackie, Simon'ı bacağından vurur. Aynı gece bir de cinayet işlenir. Simon'ın eşi Linnet Doyle yatağında vurulmuştur.

Kayıp bir şal, kayıp silah, kırmızı bir oje şişesi, kanlı mendil, duvara kanla yazılmış "J" harfi, Linnet Doyle'ın kayıp incileri H. Poirot'un kafasını iyice karıştıracak ama H.P. gri hücrelerinin yardımıyla olayı yine kısa zamanda çözecektir.

Ama ölümler bununla bitmez. Linnet Doyle'ın hizmetçisi de boğazı kesilerek öldürülür. Elinde küçük bir kağıt para parçası vardır. Hizmetçiyi öldüreni gördüğünü söyleyen bir diğer yolcu, ünlü aşk romanı yazarı yaşlı kadın da tam H. Poirot'a isim verirken silahla öldürülür. Katil, silahı atıp kaçar.

Tüm bu ölümlerden sonra Poirot yolcuları gemi salonunda toplar ve olayı nasıl çözdüğünü ve katilin ya da katillerin kim olduğunu söyler.
Kitap ve film hakkında hiç bilginiz yoksa katili tahmin etmek oldukça güç. Agatha C. çok başarılı bir kurguyla okuyanı, izleyeni şaşırtacak bir esere imza atmış.

1978 yapımı filmde Poirot'u Peter Ustinov canlandırmış. Bence çok da güzel oynamış. Yine benim sevdiğim bir oyuncu David Niven da Poirot'un arkadaşı olarak filmde yer alıyor.

küçük bir ipucu: On Küçük Zenci'yi okuduysanız ve katilin oyununu biliyorsanız burada da katili belki tahmin edebilirsiniz. Yani gördüklerinize inanmayın :-)


1978 yapımı, 140 dk,
John Guillermin filmi

Pazartesi, Ağustos 18, 2008


Doğu Ekspresi'nde Cinayet ( Murder on the Orient Ekspress)

Agatha Christie'nin aynı adlı kitabından uyarlanan film
Murder on the Orient Express ( Doğu Ekspresi'nde Cinayet )

Kitabın ve filmin konusu kısaca şöyle:
İstanbul Boğaz manzarasıyla başlıyor film. İstanbul'dan Londra'ya gidecek olan Orient Ekspress yolcuları trende yerlerini alırken Belçikalı dedektif Hercule Poirot'la, karşı yakaya geçmek için bindiği vapurda karşılaşıyoruz ve sonrasında bir otelin restoran bölümünde arkadaşına Türk yemeklerini kötülerken ( şiş kebap ve Türk kahvesi ). Arkadaşıyla birlikte tren garına gidip Orient Ekspress'e binerler. Poriot'a son anda yer bulunur ve Orient Ekspress yola çıkar. Bir sabah yolculardan biri odasında ölü bulunur. Bir cinayete kurban gitmiştir. H. Poirot derhal olaya el koyar. Kar fırtınası yüzünden tren ilerleyemez ve durur. Yol açılana kadar Poirot olayı çözmeye niyetlidir.

Poirot'un mantığına göre çok fazla ipucu bırakılmıştır. Bunun da maksadı kafa karıştırmaktır ona göre. Önce ipuçlarını toplar. Yolcuların ifadelerini alır. Öldürülen adama gelen tehdit mektupları, küllükte yarısı yakılmış bir kağıt, bir düğme, bir bıçak, ilaç şişesi, düğmesi kopmuş bir kondüktör ceketi, arkasında ejderha motifi olan beyaz bir sabahlık... Ama fazlaca olan bu ipuçlarından küllükte bulduğu yanık kağıdı, yolculardan biri olan prensesin şapka kutusu ve balmumu yardımıyla okuyunca hem öldürülen adamın gerçek kimliğini hem de ne için öldürülmüş olabileceğini anlar. Beş yıl önce gazetelerde yer alan bir haberin, bir çocuğun kaçırılıp öldürülmesi ve ailesinin de ardından ölümlerinin Orient Ekpress'te işlenen cinayetle yakından ilgisi vardır.
Poirot her zamanki gibi olayı aydınlatır ama katil ya da katilleri polise teslim etmez film sonunda.
Neden mi? Belki de öldürülen kişi hiç de masum değildir...
Yine de adaletten çok vicdani muhasebenin yapıldığı, H. Poirot'un zekası ve sevimliliğiyle, meşhur, başarılı bir Agatha Christie klasiği.

Bu arada filmin ilk sahnelerinde Türk filmlerinin emektar oyuncusu Nubar Terziyan da vardı, hoş bir kareydi.

1974 yapımı filmde H. Poirot'u Albert Finney canlandırıyor. Oyuncular arasında ünlü isimler Antony Perkins, Sean Connery ve Ingrid Bergman da var.

1974 yapımı, 128 dk, Sidney Lumet filmi

Cumartesi, Ağustos 16, 2008


ÇAMLICA'DAKİ ENİŞTEMİZ

Abdülhak Şinasi Hisar


"Uzun boyu, zayıf vücudu, siyah, cin gibi gözleri, yeşil kaplı kürkü ve kâh başına geçirdiği kâh başından çıkardığı sivri gecelik takkesiyle Asurî bir müneccimi hatırlatan bir adam..." Hacı Vamık Beyefendi nam-ı diğer Deli Vamık Bey, Çamlıca'daki Enişte, Deli Enişte'nin tasviridir kitabın bu giriş cümlesi.

Yazarın hayatında önemli izleri olan bu adam, halasının eşi yani Çamlıca'daki Enişte,
belki yazarın çocukluğunda, çocuk dünyasının en hareketli en maceraperest kişisi olduğundan, belki de yazar herkesin deli addettiği adamın muvazenesiz davranışlarını komik ve eğlenceli bulduğundan bir kitap kahramanına dönüşmüş ve belki de yazar, ilerleyen yaşında geriye dönüp baktığında, geçmişin karelerinde hayatlarında iz bırakan bu adamı -o günlere duyulan özlemle- çocuk kalbinin saflığıyla sevdiği adamı iyi-kötü, doğru-yanlış tüm yönleriyle yazıya dökerken, okuyucuya deli eniştenin öncülüğünde bir dönemi, bir İstanbul'u, bir Çamlıca'yı da anlatmak istemiş.

Kitap tür olarak roman diye geçse de romandan ziyade anıyı andırıyor. Anı-roman belki de daha doğru bir ifade olur.
Yazarın okuduğum ilk kitabı. İkinci bir kitabını da mesela bu kitapta da ara ara zikredilen Fahim Bey adlı zatı anlattığı Fahim Bey ve Biz adlı kitabını da yakın zamanda okuyabilirim.

A.Ş. Hisar, Cumhuriyet dönemi yazarı olmasına rağmen o dönemin eserlerindeki sadelik yerine daha Osmanlıca dolu bir dil, daha ağır bir üslup kullanmayı tercih etmiş. Meşrutiyet dönemi yazarlarının izinden gitmiş diğer bir deyişle.
Çamlıca'daki Eniştemiz, Osmanlıca kelimelerin bolluğu, uzun cümlelerin, paragrafların çokluğuyla zor sindirilen bir kitap lakin günümüz okuru için zorlayıcı olan tüm bu özelliklere karşın anlam derinliği olan ifadelerin, cümlelerin bolluğu, farkında olmadan dudağınızın ucuna yerleştirdiğiniz küçük bir gülümseyişle "yazar ne de güzel söylemiş" dedirtiyor insana.

Çamlıca'daki Eniştemiz, kısa bölümlerle, ayrı başlıklarla Hacı Vamık Bey'i, tüm fiziki
ve karakteristik özellikleriyle, hal ve hareketleriyle, düşünceleriyle, eşi ve çevresiyle olan ilişkileriyle, kadınlara olan düşkünlüğüyle, yemek zevki ve merakıyla, babasının hatırına kendisine verilen memuriyet göreviyle, görev icabı Arabistan çöllerinde geçen yıllarıyla,hatıralarıyla anlatan hoş bir eser.
Yazar, eniştenin ve halanın ölümünden sonra kullandığı "Eyvah, eyvah! Halam ölmüş müydü?" cümlesinin içli acısına okuyucuyu iştirak ettiriyor; sözler susuyor hatıralar konuşmaya başlıyor...

Kitabın son iki bölümü hayata ve ölüme dair yazarın çok güzel ifadeleriyle dolu.

"Yaşlana yaşlana gözlerimizden nice perdeler kalkacak... Eskiden ellerimizle kollarımızı yoran nice yüklerin faydasızlığı, vehmimizi kabartan nice sözlerle iddiaların boşluğu, yüreğimizi oynatan nice üzüntülerle kuruntuların lüzumsuzluğu gözlerimize çarpacak. Bütün bu kaygılardan kurtuluş ve tasalardan soyunuş bize her türlü süslerden daha tatlı ve kıymetli gelecek. Hayatın yalnız sathını, yüzünü, ellerini değil, lakin yeni duyduğumuz içyüzünü, vücudunu, kemiklerini, iliklerini de seveceğiz..." ( Syf: 212)

ve bir de kitapta sık sık geçen "rikkatime dokunuyor" ifadesi. Ne güzel bir ifadedir bu...


Yapı Kredi Yayınları, basım yılı 2005 (ilk basım: 1944), 223 syf.

Pazartesi, Ağustos 04, 2008


KÖR BAYKUŞ


Sâdık Hidâyet

İran edebiyatında modern öykücülüğün kurucularından sayılan Hidâyet'in üzerinde en çok konuşulmuş eseri belki de Kör Baykuş, orjinal adıyla Bûf-i kûr.

Kör Baykuş'a geçmeden önce Sâdık Hidâyet hakkında bir-iki detayı söylemeliyim. Kendisi bir vejeteryanmış ve Vejeteryanlığın Yararları adında inceleme-araştırma türünde bir eser kaleme almış. Ve henüz 48 yaşındayken geçirdiği bunalım sonucu Paris'te kaldığı dairede havagazıyla intihar etmiş. Kendisi bir ateistmiş aynı zamanda.Kasım 2006 itibariyle Sadık Hidayet'in tüm eserleri geniş çaplı bir tasfiye politikası kapsamında İran'da yasaklı durumdaymış.

Gelelim Behçet Necatigil çevirisiyle Kör Baykuş'a:
Kör Baykuş, oldukça enteresan bir roman. Kitabı okuyup bitirdikten sonra güzel kitaplardan alınan lezzeti tatmanıza ilave kafanızda soru işaretleri kalması da kuvvetle muhtemel. Bu kitabı okumadan önce değil de okuduktan sonra hakkında küçük bir araştırma yapmak, kitabı daha iyi özümseyebilmek adına gerekli.

"Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar" cümlesiyle başlıyor Kör Baykuş. Bu cümle başlangıç cümlesi olmasına ilave kitabın anahtar cümlesidir de. Birinci tekil şahıs ağzından anlatılıyor roman, yani kahramanın kendi dilinden.
Şarap ve afyon tiryakisi kahramanımız şehrin dışında, sessiz sakin yalnız başına yaşar. Tek uğraşı kalemdanlar yapıp onları boyamaktır. ( kalemdan: Çokluk tutkallı kağıt hamurundan yapılan ensiz, uzun kutu. İçine hokka ve diğer yazı araç-gereçleri konur. / dipnottan) Kalemdanlarına hep aynı resmi çizer. Bir servi dibinde bağdaş kurup oturmuş kambur bir ihtiyar, parmağı hayret ifadesiyle dudağında, karşısında uzun, siyah entarili bir genç kız ihtiyara doğru eğilip ona bir gündüzsefası uzatmakta.
Ve kahramanımız başlıyor duvarda beliren kendi gölgesine yazmaya...

Her şey iki ay dört gün önce olmuştur. Amcası gelir evine, ilk kez görür amcasını. Amcasına ikram edecek bir şeyler ararken kalemdanlarına resmettiği manzarayı görür pencereden. Servi dibinde oturan kambur bir ihtiyar ve ona gündüzsefası uzatan bir genç kız. Amcası onu beklemeden gitmiştir. Ertesi gün kızı tekrar görmek için gitmek ister pencereye ama karşısında sadece penceresi olmayan bir duvar vardır. Evin dışında, günlerce arar kızı. Bir gece kapısına gelir kız. İçeri girer ve yatağa uzanır. Hiç konuşmaz ve gözü kapalıdır. Kıza ikram etmek için şarap getirir. Kız bir ölü kadar soğuktur, en ufak bir hayat belirtisi de yoktur. Kızın karşısına geçer ve resmini yapmaya başlar. Kız gözlerini açar ama kahramanımız kızın yanına gittiğinde kızın çoktan öldüğünü anlar, üzerinde kurtçuklar dolaşmaktadır kızın. Çürümüş ceseti ne yapacağını bilemez önce. Sonra cesedi tuhaf ve korkunç (!) bir şekilde bavula yerleştirir. Dışarı çıkar, bir ihtiyar arabacı durur yanında. O bir şey söylemeden ihtiyar söyler ölü taşırım, gömerim, tabut yaparım diye. İhtiyar arabacıyla giderler. Arabacı toprağı kazar ve gider. O da bavulu gömer. Arabacı topraktan bir testi çıkarmıştır, ona verir. Evine döndüğünde testinin üzerindeki resimle kendi çizdiği ölü kızın portresinin aynı olduğunu görür. Afyon içer ve uyur.

Uyandığında kendini başka bir dünyada / zamanda / mekanda bulur ve yine yazmaya başlar:
"Ben hep, dünyada susmaktan daha iyi bir şey yoktur, Butimar gibi olan daha iyi insandır, diye düşünürdüm." ( Butimar, mitolojik bir kuştur, Deniz kıyısına çöker, denizin bir gün kuruyacağını düşünür. Bu tasa yüzünden de su içmez hiç.)
Ellerinin, üzerindekilerin kanlı olduğunu görür/ düşünür. Polisin gelip onu yakalayacağını düşünür. Ve anlatır yeni bir hikaye daha...

Odasının yanında küçük bir oda daha vardır, dışarıya bakan pencereleri olan. Dışarıyla bağlantısı o pencerelerdir. Pencereden baktığında ilk kasabı görür, çengellere et asan kasabı. İlerisinde önündeki yaygıya ıvır zıvır eşya dizmiş ihtiyarı görür bir de. Evdeyse bir sütannesi bir de "kahpe bir kadın" vardır onun deyimiyle, karısıdır o da.

Babasının ve amcasının hikayesini anlatır. Annesini ve babasını hiç görmemiş. Babasıyla amcası ikizmiş. Genç yaşlarında Hindistan'a gitmişler ticaret için. Babası orada bir bayadere ( Hint tapınaklarındaki rakkase, dansöz) aşık olmuş ve onunla evlenmiş. Amcası ikiz olmasından istifade ederek annesini kandırmış. Ama annesi bunu anlayınca açığa vurmuş sırrı. Annesi kararı kobra yılanına bırakmış. Babasıyla amcası kobra ile karanlık bir yere kapatılacak, kim sağ kalırsa rakkase onunla olacakmış. Çıkan amcasıymış. Rakkase de amcasıyla evlenmiş. Ama kurtulanın babası mı amcası mı olduğu hiçbir zaman tam bilinememiş. Amca bu deneme sonrası, hafızasının kaybetmiş ve çocuğu yani kahramanımızı tanıyamayınca onun amcası olduğuna karar vermişler.
Çocuk halaya bırakılmış. Kahramanımız halasının kızıyla yani karısıyla aynı evde büyümüş.

Halası ölür ve hala kızının oyunuyla evlenmek zorunda kalır onunla. Evlenirler ama ayrıdır odaları. Karısının aşıkları olduğunu bilir ama ses çıkaramaz onu kaybetmemek için. Hasta olur, yatağa düşer. Karısı hamiledir. Annesinin doğumunda hazırladığı zehirli şarabı içip ölmek ister her defasında ama yapamaz. Bir gece karısının odasına girer ve onu öldürür. Aynaya baktığında kendini ihtiyar hurdacı olarak görür.

Uyanır... Uyandığında her zamanki odasındadır.

..........................

Kitabın başında verilen B. Necatigil'in yazısı ve kitabın sonunda verilen Sâdık Hidâyet'in Biyografyası'nda arkadaşı Bozorg Alevî'nin yazdıklarından da yararlanarak kitabı kısaca şöyle çözümleyebilirim:

Kitapta olaylar zaman ve mekanın dışında geçer. Rüyalar, birsam (sanrı, halüsinasyon) içiçedir.
Şimdi ve geçmiş birliktedir. Her şey, afyon tiryakisi ruh hastası bir adamın anlatılarıdır. Karakterler de aslında bir kişinin yani kahramanın diğer kişilikleridir. Yani aslında baba, amca, arabacı, mezarcı, ihtiyar hurdacı ve kahraman aynı kişidir. Genç kız, bayader ve kahramanın karısı da öyle.

Yazarın üzerinde Hayyam'ın etkisi büyük. Bunu eserde de, eserin tahlilini yapan Bozorg Alevî'nin yazısında da görmek mümkün.

Bir güzellik ve dürüstlük arayışı var kitapta. İran minyatürlerindeki kambur ihtiyara gündüzsefası uzatan kız figürü, aslında güzelliği uzatıyordu. Ebedi güzelliğin vücut bulmuş hali kadındır ama ete kemiğe büründüğünde erkeğe suç ve fesat bulaştırır. Kadındaki güzelliğe ancak cinayetle ve çarpıtılmış görüntüsünde yaklaşabiliriz diyor kahramanın diliyle kitap.

Diğer karakterlerin ve detayların da elbet biraz mistik, biraz felsefi anlamları var ama özellikle yazarın din üzerine düşünceleri, benzetmeleri ve dinden ve Allah'tan çok katı ifadeler kullanarak söz etmesi beni hayrete düşürdü açıkçası.

Nihayetinde enteresan, farklı, başarılı, tuhaf, aklıma yatmayan ama güzel bir kitap. Bol soru işareti geride bırakıyor. Yazarın hayat hikayesini okumuş olsam da bazı ifadelerine ve intiharına "neden" demekten kendimi alamadım.

"Ölümünden az önce bir hikaye taslağı kaleme almıştı, şuydu konu: Annesi 'Salgı salamaz ol!' diye beddua eder yavru örümceğe. Küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider. Hidâyet'in hayat hikayesi miydi bu?"

?...


Yapı Kredi Yayınları, basım yılı 2008 ( Türkçe ilk basım 1977 / Varlık Y.), 95 syf.

Cumartesi, Ağustos 02, 2008

MİM / SOBE

Yeni bir mim ya da sobe konusuyla bana pas atan sevgili
Öykücü 'nün aklına geldiğim için teşekkür ediyorum kendisine. Konu "kitap" olduğu için severek cevaplıyorum.
"En sevdiğiniz üç aşk romanı". Pek romantik, duygusal biri olmadığım için aşk romanları, filmleri seçmiyorum genelde. Ama klasik okumayı sevdiğim için, içlerinden bu konuya uygun sevdiğim kitapları yazayım dedim.

Mehmet Rauf'un Eylül'ü ve Samipaşazade'nin Sergüzeşt'ini severim. İkisinin de sonu hüzünlü bir şekilde bitse de sevmeme engel değil.

Selma Fındıklı'nın Gümüşlü Martı'sını çok beğenmiştim.

Mim konusunu genişleteyim kendimce. Mesela sevdiğim kitapları yazayım, çünkü aşk romanı bulamıyorum, düşündüm de.

Roman konusuna sadık kalarak, Monte Kristo Kontu'nu (Geçenlerde TRT'de filmi de vardı ), Hamlet'i, On Küçük Zenci'yi çok sevdiğimi, defalarca okuyabileceğimi söyleyebilirim.

Vişne seni sobeledim, uğraştım ama link veremedim :-)