OLASILIKSIZ
Adam Fawer
Çok satanlara ve popüler kitaplara temkinli yaklaşırım genelde. Olasılıksız'ı da bu yüzden alıp okumayı erteledim. Ama teyzemin kitaplığında görünce ve arka kapağında büyük harflerle "Bitirmek için yarını, başkasına anlatmak için bitirmeyi beklemeyeceksiniz" gibi iddialı yazıyı okuyunca kitabı ödünç alarak okumaya başladım. Sayfa sayısının çokluğuna rağmen okuması kısa süren,sürükleyici bir kitap. Genelde dönüşümlü olarak okuduğum için ben üç-dört günde bitirdim kitabı. Ama tek kitap okuyorsanız ve hızlıysanız iki günde bitirebilirsiniz.
Olasılıksız bir ilk kitap. Yazarın ilk kitabıyla bu kadar geniş yankı uyandırması, kitabın çok baskı yapması ( bendeki 29. baskı) yadsınamaz bir başarı elbette ama bunda reklamın payı da gözardı edilemez.
Kitabı seven de var, sıkıcı bulan da. Ben ikisinin arasındayım sanırım. Kitapta kumar terimleri, bilim teorileri,olasılık hesapları konu gereği de olsa detaylı olduğu için bu konulardan uzak okuyucuları biraz sıksa da aksiyon sahnelerinin başlamasıyla kitap sürükleyicilik kazanıyor ve sonuçlardan çok nedenleri merak etmeye başlıyorsunuz. Aralarda bazı düğümler çözülse de son iki sayfada her şey açığa çıkıyor. Aslında konuya giriş ve aksiyon sahneleri fazla uzatıldığı halde açıklayıcı son kısım biraz kısa tutulmuş gibi geldi bana. Yazar kitaba birkaç sayfa daha ilave etseymiş sonu daha güzel olurdu sanki.
. ...................................................
Baş karakter David Caine adında üniversitede istatistik dersi veren ama geçirdiği sara nöbetleri yüzünden işine ara vermiş bir öğretim görevlisidir. Uzun süredir görmediği bir ikiz kardeşi vardır, Jasper. Jasper akıl hastanesinde şizofreni tedavisi görmektedir. Bir de Nava vardır, ailesini teröristlerin bombaladığı uçak kazasıyla kaybedince, törere duyduğu nefretle CIA ajanı olmuş bir Rus kadını. Ama hiçbir yere aidiyet hissetmeyen bir karakter.
BİRİNCİ BÖLÜM
Kitap D.Caine'in poker masasında oyunuyla başlıyor. Caine pokerde yenilir ve Rus mafyasına borçlanır. Oyun sırasında sara nöbeti geçirir, bayılır. Uyandığındaysa hastane odasındadır, başucundaysa uzun zamandır görmediği, şizofren hastası kardeşi Jasper vardır. Caine'e epilepsi teşhisi konmuştur. Nöbet öncesi olmayan kokular, sesler duyabilir ya da deja vu yaşayabilir ( Yani bazı olayları yaşarken, ona sanki bunları önceden de yaşamış veya görmüş gibi gelebilirdi.).
Caine ilaç ve diğer tedavilere cevap vermeyince Dr. Kummar'ın ilaç denemesi yaptığı bir araştırmada kobay olma teklifini kabul eder. Bu süre içinde Caine, kendisinde şizofren semptomları görülebileceğini öğrenir. Yani ikizi Jasper gibi davranmaya başlayabilir, kafiyeli konuşma da bunlardan biri.
Dr. Tversky yaptığı bilimsel araştırmalarında öğrencisi ve sevgilisi Julia'yı denek olarak kullanır. Julia'da da şizofren belirtileri görülür.
Nava, CIA ajanıdır ama gizlice ABD hükümetinin sırlarını başka devletlere satıyordur, Kuzey Kore gibi.Nava, CIA'den UGA'ya transfer edilir, Bilim ve Teknoloji Araştırma Laboratuvarları'nda Forsythe'nin başkanlığında çalışmaya başlar.Dr.Tversky'nin araştırma verilerini ve Alfa deneğini -ki bu Julia'dır- Kuzey Korelilere teslim etmesi gerekmektedir yoksa Koreliler peşini bırakmayacaktır.
Tommy tam intiharın eşiğindeyken çalan telefonla piyangoyu kazandığını öğrenir.On yıldır rüyasında görüp oynadığı sayılar sonunda onu zengin eder.
Caine hastanedeyken borçlu olduğu Rus mafya üyesi Vitaly arar ve parayı alması için adamını Caine'e gönderir. Caine hastanede Rus mafyasından kaçmaya çalışırken beynindeki sesi dinler ve küçük Elizabeth'in odasına girer. Odadan çıkıp acil kapısına geldiğinde Vitaly'nin adamını karşısında bulur. Jasper da elinde silahıyla çıkagelir. Adamı etkisiz hale getirdikten sonra Caine ve kardeşi eve giderler.
Caine kumar borcunu ödeyebilmek için üniversitedeki eski hocasından yardım istemeyi düşünür ve hocasının dersine girer. Derste hocası Doc'un isteğiyle, olasılık teorisi üzerine konuşma yapar.
Dr. Tversky araştırmasına kaynak ve fon arayışıyla Forsythe'ye gider. F. kanıt olmadan T.'ye yardım edemeyeceğini söyler.
Caine ve Doc ders sonrası gittikleri lokantada Dr.Peter Hanneman ile karşılaşırlar ve Caine burada tanışır onunla.
Caine kumar borcunu ödeyebilmek için tekrar kumar oynamaya başlar.
Nava, Tversky'i takibe alır ve Alfa deneğinin Julia olduğunu öğrenir. T. deney sırasında J.'nin beyin ölümünün gerçekleştiğini görünce ne yapacağını bilemez ve J.'yi laboratuvarın penceresinden aşağı atar. J. deney sırasında pek çok şey söyler T.'ye. En önemlisi "David Caine'i öldür" sözüdür.
İKİNCİ BÖLÜM
Nava, laboratuvar binasının dışında Tversk'yi takibe aldığı için Julia'nın pencereden atılan bedenini görür. Alfa deneğinin öldürüldüğünü anlar. Yanına gider. Julia gözlerini açar, Nava'ya birşeyler söyler ve ölür.
Caine ise kumarda yine kaybeder. Jasper oturdukları binanın dışında Caine'nin dönmesini bekler. Rus mafyasının adamları Jasper'ı Caine zannederek döverler.
Nava, Julia'nın ölmeden önce söylediği David Caine'i arar ve bulur. Caine'nin Tversky'nin beta deneği olduğunu öğrenir. Nava'nın yeni görevi Caine'i yakalayıp Forstyhe'ye getirmektir. Caine oyundan döner, Jasper'ı yaralı bulur. Nava ise çoktan Caine'in evini izlemeye almıştır. Caine eve girdikten sonra Nava, laboratuvara gider ve yaralı adamla Caine'in resimlerini karşılaştırır. Yaralıyla Caine'in aynı yüze sahip olduğunu görünce Caine'in bir ikizi olduğunu anlar.
Jasper, gazetede piyango milyoneri haberini okurken talihliyi resminden tanır. Adam Tommy'dir yani Caine'in lise arkadaşı. Hemen Tommy'nin telefon numarasını bulup ararlar. Tommy'le bir buluşma ayarlarlar.
Nava, Forstyhe'nin ayarladığı ekiple Caine'nin evinin dışında bekler. Nava'nın bir planı vardır. Caine'in ikizi olduğunu kimse bilmediğine göre, Jasper'ı kaçırtıp F.'ye onu Caine olarak tanıtacak, gerçek Caine'i ise kendi ele geçirip kaçacaktır. Caine ve Jasper evden çıkarlar. Nava'nın oyunuyla F.'nin adamları Caine diye Jasper'ı yakalar.
Tversky, Julia'nın sözlerinin bir bir gerçekleştiğini görünce yine J.'nın sözüne uyarak Caine'i öldürmeye karar verir. Silahını hazırlar ve Caine'i beklemeye başlar. Caine ile Tommy'nin buluşacağı yere yakın bekler.
Jasper'ın gerçek kimliği anlaşılır ve Nava'nın oyunu ortaya çıkar. F. Nava'nın peşine adamlarını takar.
Caine buluşma yerine gelir ve hala Nava'nın takibi altındadır. Tversky bombayı patlatır. Patlamada Tommy yaralanır.Bolca aksiyon sahnesi sonrasında Nava kendisi de yaralı bir şekilde Caine'i kurtarır. Nava, Caine'i Korelilerle buluştuğu daireye getirir. Yaralarını temizler. Dairede geçirdikleri saatlerde Nava, Caine'in isteği üzerine kendini anlatmaya başlar. Annesinin ve kardeşlerinin teröristlerin düşürdüğü uçakta öldüğünü, babasıyla ilişkisini, aldığı eğitimleri ve Amerika'ya neden geldiğini anlatır. Caine'i niçin takip ettiğini ve kurtardığını, Caine'in Laplace'in Şeytanı olduğunu düşündüklerini de.
( Kitapta Caine'in ifadesiyle: Laplace'in Şeytanı deyimi geleceği tahmin edebilecek, her şeyi bilen bir varlığı tanımlamak için kullanılan bir sözcük s:263 )
Nava ve Caine daireden çıkarlar ve Caine'in iç sesine uyarak trene binerler. Forstyhe ise eski bir FBI ajanı olan Martin Crowe'u peşlerine takar. Crowe önemli bir karakterdir.Final bölümünde önemi anlaşılacak.Lösemi hastası küçük kızı Betsy için işi kabul eder.
Tren garında yine aksiyon sahnelerinin ardından nihayet trene binerler. Jasper, Philadelphia'ya dönmüştür. Caine'in ısrarıyla ve tabi iç sesiyle oraya gitmeye karar verirler. Yine birbirine bağlı olaylar gelişir ve tren hiçbir durakta durmadan Philadelphia'ya doğru ilerler. Crowe ve adamları yerlerini saptar. Tren Philadelphia garına girer ve burada Amerikan aksiyon filmlerini aratmayan sahneler geçer. Nava tek başına -yanında Caine de olsa- ajanların üstesinden gelir. Nava ve Caine'in oyunuyla Crowe yanlış adamı yakalar. Crowe gerçeği anlayana kadar, onlar gardan çıkar.Önlerinde duran arabada Doc vardır yani Caine'in üniversiteden hocası. Arabaya binerler ve Doc'un telefonu çalar. Arayan Jasper'dir. Buluşmayı ayarlarlar ve barda buluşurlar.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Barda Laplace'ın Şeytanı teorisi hakkında konuşurlar ve sıra Caine'in kendi isteğiyle geleceği görebilme gücünün olup olmadığı konusuna gelir. Caine gözlerini kapar ve bardaki insanların geleceklerini görür. Caine Tversky'i arar, Tversky de Forstyhe'e haber verir.
Başka bir semtte Nava'nın arkadaşının evine giderler. Caine burada da geleceği görür. Evde tedbirler aldırır. Crowe ve adamları izlerini bulmuştur. Saldırıya geçerler. Caine kurtulur ama Jasper, Forstyhe'nin eline geçer. Caine elinde Nava'nın çantasıyla Rus mafyasının kumarhanesine gelir ve Nava'nın parasıyla oynar, kazanır.
Nava,Dr.Tversky sandığı Peter Hanneman'ın elinde, laboratuvardadır. Burada Hanneman ve Tversky'nin ortak olduğunu, Tversky'nin ise aslında Doc'la aynı kişi olduğunu öğrenir. Dr. Hanneman, Caine'in telefonuyla Nava'yı kurtardığını ve laboratuvara getirdiğini söyler Nava'ya.
Jasper, Tversky'nin elindedir yani Doc'un. Doc, Jasper'a hepsinin yakalandığını söyler. Caine'i kurtarmak istiyorsa söylediklerini yapmasını, geleceği görmesini isterler.
Caine, evine döner. Beynindeki sesi dinleyerek Crowe ve adamlarını beklemeye başlar. Bir zarfın üzerine mesaj yazarak kucağına koyar.
Dr. Hanneman'ın telefonu çalar. Arayan Rus mafyası Vitaly'dir. Nava'yı ister telefona. Caine'in isteği üzerine onunla buluşması gerektiğini söyler. Nava'yı alırlar, Vitaly'nin yerinde buluşurlar. Nava'ya silah temin ederler.
Crowe, Caine'i yakalar. Caine'e Jasper'ın kurtulmasını istiyorsa denilenleri yapması söylenir. Geleceği görebilmesini engelleyebilmek için gözlerine damla damlatırlar. Böylece Caine, gözlerini kapayamaz ve gelecekle ilgili görüntüleri göremez. Caine ve Doc yüzleşirler. Caine Doc yerine Forstyhe ile çalışmak istediğini söyler. Bilgisayar ekranından Jasper'a yapılanları görür ve mecbur F.'nin testlerini kabul eder. Gözlerini kapatmasına izin verirler. Yazı-tura testi yaparlar. Caine parayı atacak, paranın yazı mı tura mı geleceğini bilecektir. Bilmesinden ziyade paranın her defasında yazı olmasını sağlayacaktır. Caine elli kez paranın yazı gelmesini sağlar.
Nava, Caine ve Jasper'ın olduğu binaya gelir. İçeri girer, güvenliği etkisiz hale getirdikten sonra Caine'in odasını aramaya koyulur. Crowe'la çarpışırlar ve Crowe vurulur. Ölmeden önce Nava'ya Caine'in evine baskın yapıldığında kucağında tuttuğu zarfın üzerinde yazanları söyler:
"Martin Crowe'a özel: Nava nerede olduğumu sorduğunda ona söyle. Betsy'yi ancak bu şekilde kurtarabilirim. David Caine " Ve Crowe ölür.
Caine kendini HerAn'a bırakır. Gözleri kapalı görmeye başlar. Bir kadınla konuşur, kendisi gibi yeteneği olan bir kadınla.
Nava, Crowe'un söylediği odayı bulur ve Caine'i kurtarır. Birlikte Jasper'ı da kurtarırlar. Vitaly'nin yerinde yaraları sarılır. Olayları tahlil ederler. Caine, avukatıyla görüşür. Patlamada yaralanan piyango talihlisi arkadaşı Tommy'nin onu varisi ilan ettiğini, tüm yetkilerini ona devrettiğini öğrenir. Tommy hayat destek ünitesine bağlıdır. Caine, Tommy'inin kan örneğini alır, testler yaptırır. Hastanede küçük Elizabeth'in yanına gider...
Devamı birkaç sayfada herşey sonuçlanıyor. Olayların nedenleri açıklanıyor. Ama sonu yazmıyorum, her zamanki gibi okumamış olanlara haksızlık olmasın. Popüler bir kitap, merak edip okumak isteyeni çoktur.Kitabın tadını kaçırmayalım. Okuyucular kendileri keşfetsin.
(Aslında epey de uzun yazdım ama sonu yazmadığımız sürece sorun yok :-))
Kuantum fiziği, Laplace'ın Şeytanı teorisi, Evrim teorisi, Olasılık teorisi gibi bilimsel konulara meraklı olanların çok daha keyifle okuyabileceği, edebi eserden ziyade bir aksiyon filmi senaryosu okuduğumu hissettiğim, çok başarılı kurgulanmış, kapak resmi çok akıllıca çizilmiş hoş bir kitap. Bir de şizofreniye başka bir açıdan bakmak isteyenlere de ilginç gelebilir.
detay:Kitapta bazı markaların reklamı okurun gözüne batıyor ister istemez.
Yazar bu kitabıyla en iyi ilk roman dalında 2006 International Thriller Writers Award ödülünü kazanmış.
"Filler daha bebekken kalın demir zincirlerle bağlanırlar.O ilk aylar boyunca ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, bu zincirleri kıramadıklarıın görürler. Eğiticiler filler zincirleri kıramayacaklarını öğrenene kadar ip kullanmazlar. Aslında o filleri orada tutan ipler değil,kendi akıllarındaki koşullanma. İşte bu yüzden bilgi önemlidir. Eğer bir şey yapabileceğini düşünürsen, aslında bu mümkün olmasa bile yapabileceğini görürsün. Eğer yapamayacağını düşünürsen, o zaman da çoğunlukla yapamazsın, çünkü denemezsin bile yapmayı." ( s: 326)
A.P.R.I.L YAYINCILIK , basım yılı 2008, 472 syf.
ERKEĞİN YARISI KADIN
Cang Şianliyen
Türk yazarları okumayı nedense daha çok seviyorum.Ama arada dünya edebiyatına da yer veriyorum.
Çin edebiyatına da bu kitapla giriş yaptım ama yazık ki sonuç hüsran. Can yayınlarının kelepir kitaplarından seçmiştim bu kitabı. Kapak ve isim ilginç gelmişti ama görünüş insanı yanıltabiliyormuş, bunu bir kez daha anladım.
Cang Şianliyen, Çin'in politikasından çok çekmiş biri olarak - hayatının yirmi yılı hapishane ve ıslah kamplarında geçmiş- kendini anlatmış kitabında. 1966-1976 yılları arasında siyasi suçlu olarak girdiği ıslah kamplarındaki günlerini; belki kurgu belki gerçek karakter Cang'ın kamptaki günlerini, yine kendisi gibi kampta olan kadın karakterle olan ilişkisini, evliliğini; fazlasıyla politikayı, komünizmi, Çin'deki devrimleri anlatmış kitabında.
Yazarın kitapları Çin'de yasaklıymış.Bu kitap 1985 yılında Çin'de basıldığında geniş yankı uyandırmış.Nedeniyse yapıtın açık saçık olmasıymış. Fazla abartılı bir anlatım yok aslında.Bence neden bundan ziyade anlattıklarıyla birilerini(!) rahatsız etmiş olması.
Kitapta bir iktidarsızlık söz konusu. Kelimenin iki anlamının da kullanıldığı bir durum bu. "Halk hem ruhsal, hem de bedensel olarak iktidarsızlaştırıldı.Cang, Erkeğin Yarısı Kadın'da yoksa Çinli aydınların tamamı hadım mı edildi, diye sorar" (Sunuş'tan)
Kitabı sevemediğim için daha yazacak bir şey bulamadım açıkçası. Ama bitirmeden yazarın çok güzel cümleler kurduğunu da söylemeliyim.
Can Yayınları, 1996 basımı, 229 syf.

AYLAK ADAM
Yusuf Atılgan
Edebiyatımızın modernist eserlerini kendimce araştırırken tanıştım Aylak Adam ve yazarı Yusuf Atılgan'la. Aylak Adam'ı merak edip okumamda elbette yazarın etkisi büyük. Yazarın taşıdığı isme zıt bir hayat hikayesi oluşu, bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra köyüne dönüp otuz yıl çiftçilikle uğraşması ve otuz yılın ardından tekrar İstanbul'a dönüp edebiyata yönelmesi bana enteresan geldi. Belki de Yusuf Atılgan, edebiyata bir kere gönül verince, ayrılık ne kadar uzun sürerse sürsün yazma aşkından vazgeçilemediğinin güzel bir örneği olduğundan, belki de Aylak Adam karakterini çağrıştıran ifadesiyle portre fotoğrafının konduğu kapak resminden, belki de arka kapak yazısından, belki de adı sebebiyle Aylak Adam kitaplığımda yerini aldı. Aylaklığı sevimli hale getirebildiği için, belki de her birimizde bir şeylere "karşı" olma durumu mevcut olduğu için sevdim bu kitabı.
Aylak Adam, yazarın bir ismi bile çok gördüğü bir karakter. Yazarın ifadesiyle C. diyoruz kendisine. C. babasından kalan emlakların kirasıyla geçinen, kendi deyişiyle baba parası yiyen; bir işi olmayan,resim meraklısı enteresan bir karakterdir. Bir sevgilisi vardır, Ayşe. Kitap her biri mevsim adları verilmiş dört bölümden oluşuyor. C.'nin bir yıllık yaşantısına okurluk ediyoruz tabi kurgu gereği aralara serpiştirilen Aylak Adam'ın unutamadığı, daha önemlisi onun kimliğini oluşturan, şimdiki haline zemin hazırlayan geçmişteki olayları da onunla birlikte hatırlıyoruz.
Dönelim Ayşe'ye. Ayşe'den kitabın ilk bölümü Kış'ta haberdar oluruz. Ama ayrılmışlardır bir yanlış anlama yüzünden. İlkyaz'da ise Güler çıkar karşısına C.'nin. Yaz'da ise yine Ayşe. Ne Güler ne de Ayşe tam anlamıyla anlayabilir onu. Onun da zaten anlaşılmak gibi bir düşüncesi yoktur. Normal olana, sıradanlığa her zaman muhalif, alışılmışlığa karşı birinin hayatta duruş ifadesidir Aylak Adam.
Aylaklığı kendisine yakıştıran da yine kendisi,"...Aylakım ben" cümlesiyle.
C.'yi Aylak Adam'a dönüştüren - ya da tam tersi- belki de sürekli sevgi açlığı çekmesinin temelini atan babasıdır. Çocukluğunda babasıyla olan sağlıksız ilişkisi, babasının çapkınlıklarına, annesinin ölümünden sonra evlerine yerleşen teyzesinin de babasıyla olan gizli ilişkisine tanık oluşu, teyzesini babasının elinden kendince kurtarmaya çalışırken babasının kulağını çekip yırtması ( ki bu kulak mevzusu peşini bırakmayacak, kulağını kaşımak onda tik halini alacaktır.), yediği tokatlar "Babam adamsa ben olmayacaktım" dedirtir ona. Babasına benzemek korkusuyla bıyık bırakmaz, kadın bacaklarına dokunamaz.
Babası nasıl nefretinin vücut bulmuş hali ise teyzesi de sevginin sembolüdür hayatında. Babası teyzesiyle arasında bir engeldir onun için. Her kadında teyzesini arar, sinema kapısında bekleyip evine getirdiği kadının (!) dizlerine yatma, ona saçlarını okşatma isteği de bunun uç örneğidir.
Aylak Adam'da yazar "eli paketliler" olarak sembolize ettiği orta sınıf insanlara da göndermeler yapıyor. Bir de garsonlar var sinirini bozan, alışılmışın dışında davranan biri hariç.
Hep muhalif, hep arayışta ve hep "aylak"...
Yazar bu romanıyla 1957-58 Yunus Nadi Roman Armağanı'nda ikincilik ödülü almış.
Yapı Kredi Yayınları, basım yılı 2000 ( ilk basım 1959 ), 159 syf.
Omohido Poro Poro / Only Yesterday
Yine bir Isao Takahata animesi. Yine bir drama ama bu sefer bir savaş filmi değil.
Filmin konusu kısaca şöyle: Taeko, 27 yaşında, yalnız yaşayan bekar bir bayandır. Tokyo'da yaşamaktadır ve büyük şehrin kalabalığından, gürültüsünden kısa süre de olsa uzaklaşabilmek için akrabalarının köyünde onlar gibi çiftçilik yaparak, aspir toplayarak tatilini geçirmeye karar verir.
Yolculuğa çıktığı, trene bindiği andan itibaren on yaşında küçük bir kız çocuğu eşlik eder ona. Bu küçük kız çocuğu, Taeko'nun çocukluğunun ta kendisidir. Yolculuk sırasında ilkokul beşinci sınıftaki hali, okul hatıraları, ailesi, arkadaşları geçit resmi yaparlar sırasıyla.
Kozaya girmek istemeyen bir tırtıl ve kozasından çıkmak isteyen bir kelebek... İşte tam da Taeko'nun 10 yaş ve 27 yaş özeti...
Köye gider Taeko. İsteğini gerçekleştirir, tarlalarda çalışır durmadan. Kumaş boyamada, ruj yapımında kullanılan aspirden toplar. Bu kısa tatilinde kaldığı evin genç oğlu da eşlik eder ona. Tatil sona erdiğinde büyük bir karar vermesi gerekecektir. Gitmek ya da kalmak ...
Konusu, çizimi ve anlatımıyla, güzel müzikleriyle -özellikle Macar müziği- izlemesi keyifli bir anime.




1991 yapımı
Isao Takahata filmi
drama / 118 dk.

HADASHİ no GEN (YALINAYAK GEN)Keiji Nakazawa'nın yazdığı Mori Masaki'nin yönettiği mangadan animeye uyarlanmış (çizgi romandan çizgi filme) 1983 yapımı muhteşem anime: Hadashi no Gen (Yalınayak Gen)
Ateşböceklerinin Mezarı'nı izledikten sonra animeye merak saldım ve yine İkinci Dünya Savaşı'nı konu edinen bir anime izledim. Ateşböceklerinin Mezarı'ndan daha önce yapılmış Yalınayak Gen, savaşın nasıl iğrenç bir olgu olduğunu; masum yüzbinlerce insanın hayatına mal olan, etkisi yıllarca geçmeyecek radyosyana tüm canlıları maruz bırakan, yayılan radyasyon nedeniyle kanser hastalığına tavan yaptıran, insanı yine insana kırdıran, Robert J. Oppenheimer adlı bilim adamının öncülüğünde (!) bulunan ve Almanya'ya atılacakken Almanya'nın yenilmesi üzerine Japonya'ya atılan (Hiroşima ve Nagazaki) Enola Gay adında bir bombardıman uçağından Hiroşima'ya bırakılan bir atom bombasının ardında bıraktığı hayatları, bir anda küle dönen insanları, topluca kamyonlara koyulup yakılan insanları, yok olan bir şehri, bomba sebebiyle oluşan radyoaktif yağmurları, içecek suyu olmayan insanları (Su var ama içeni öldürüyor), sayısız insan açlık çekerken ambarlarda kararan,yanan pirinçleri, -ilginçtir ki- Amerikan yardımı süt tozlarını izleyicinin hafızasına kazıyan, insanlığın yüz karası savaşın dehşetinin kelimenin tüm anlamıyla anlatıldığı oldukça etkileyici bir film.
Filmin yazarı da İkinci Dünya Savaşı'nı gördüğünden ve bizzat bu sahneleri yaşadığından dehşeti tüm çıplaklığıyla ifade etmiş. Yazar, çizerler ve yönetmen yuvalarından çıkan gözleri, bir anda küle dönen insanları, ölü annesinden süt emmeye çalışan bebekleri, çocuklarına sarılı vaziyette yanan anneleri, kurtlanmış cesetleri ve çöp gibi kamyona fırlatılan cesetleri biz büyüklerin bile içini titreten dehşet -ama gerçek- çizgilerle ifade etmişler ki kesinlikle çocukların izlememesi gereken bir film çıkmış ortaya.
Kısaca konusuna gelirsek: Yıl 1945. İkinci Dünya Savaşı devam etmekte, Hiroşima halkı yine siren seslerini her duyduğunda sığınaklara koşmaktadır. Ama 6 Ağustos 1945 sabahı sirenler çalmaz... Atom bombasını Hiroşima üzerine bırakmıştır Amerika.
Gen, henüz çocuktur o zaman. Bir ablası bir de sürekli kavga ettiği bir kardeşi vardır: Shinji. Annesi ise hamiledir. Yeni bir kardeşleri olacaktır ama annesi iyi beslenemediği için hastalanır. Komşuları sazan balığı kanının annelerine iyi geleceğini söyler. Gen ve Shinji ise sazan balığı yetiştiren bir balıkçıdan balık çalarlar. Balıkçı onları yakalar ama durumu öğrenince balığı almalarına izin verir. Balığı eve getirirler. Annesi balığı yer ve ayağa kalkar.
Savaşta da olsalar, günlerce aç bile kalsalar yine de bir aradadırlar ve mutludurlar. Siren sesini duyar duymaz sığınaklara koşarlar, gelenler casus uçaklar olsa bile. Atom bombasından haberdar değildir ne İmparatorluk ne de halk. (Gerçi Hiroşima'ya atıldıktan üç gün sonra bir atom bombası da Nagazaki'ye atılmıştır. İlkinde geri çekilmeyen Japonlar, ikincide yenilgiyi kabul ettiler çok acı bir şekilde. Filmde de Gen'in annesinin dilinden imparatorluğun geri çekilmede neden ikinci bombayı beklediği de sorulmuştur büyük bir öfkeyle.)
Atom bombası üzerlerine bırakıldığında Gen hariç bütün aile evdedir. Patlamayla birlikte evleri çöker ve babası, ablası ve küçük kardeşi evin altında kalırlar, annesi ise kurtulmuştur ama Gen'le birlikte tanık olur kocasının ve çocuklarının yanışına. Şehir harabeye dönmüştür, yangınlar, ceset kokuları... Ve annesinin doğum anı gelir. Gen'in yardımıyla annesi bir kız doğurur: Arkadaş anlamına gelen Tomoko'dur adı. Tomoko için yaşamak ve dayanmak zorundadırlar. Gen yanmış bir pirinç ambarından kararmamış pirinç getirir annesine ve sevinçle yerler pirinç lapalarını. Ama davetsiz küçük bir misafirleri vardır. Yemeğin kokusunu duyup gizlice çadıra girmeye çalışan ailesi ölmüş küçük bir çocuktur bu. Onu da alırlar yanlarına. Artık Gen'in bir kardeşi daha olmuştur. Yeni kardeşiyle birlikte Tomoko'ya süt alabilmek için iş ararlar kendilerine. Zengin bir adam, bombalamada yaralanan kardeşine bakmaları için tutar onları. Her yanı kurtlanmış yaralının kurtlarını temizlemektir görevleri. Öz abisinin bile kendinden iğrendiğini gören yaralı adam önce çok kötü davranır çocuklara. Ama çocuklar tam gidecekken engeller onları. Kendini affettirir ve çocuklar da paralarını alırlar. Çadıra ellerinde kutu kutu süt tozlarıyla dönerler ama artık çok geçtir...
Gen, annesi ve yeni kardeşi devam ederler mücadeleye...
Film burada bitiyor ama ikincisi de çekilmiş. Gen'in savaş sonrası hayatını anlatıyormuş. İlk fırsatta onu da izlemeyi umuyorum.

İNAN CESUR / BİR ARKASI YARIN ROMANI
Zamansız bir mekânda yürüyordum. Karşıma neyin ya da nelerin çıkacağını bilmiyordum elbet. Ayaklarımı sarı pabuçlarımdan çıkarıp -ki sarıyı aslında hiç sevmem- ıslak kumlara oturduğumu çok iyi hatırlıyorum. Belki de pantolonumun o kısmı hala ıslak olduğundan. Hava karanlıktı ama o lacivert devasa su bolluğunun içinde -görüyorsunuz ki belleğim hala yerinde, güzel cümleler kurabildiğime göre- feri kaçmış iki ateş topunu net olmasa da seçebiliyordum. Ürktüm önce, ama ne de olsa ben bir yazarım değil mi, hikayenin nereden çıkacağı belli olmaz, ayağa kalktım.
Ateş topunun kıyıya yaklaştığını görüyordum, ışığını vermekten o gece ısrarla kaçınan cimri aydan medet ummadan gözlerimi iyice açtım, zaten gözbebeklerim bunu kendiliğinden gerçekleştirdiler,evet, yanılmamıştım. Gördüğüm her neyse bana doğru geliyordu. Gereksiz cesareti bir yana atıp tam sıvışacakken nerden geldiğini anlamadığım bir sesin adımı çağırdığını işittim. Tüm bunlar korkunç bir kabus olmalıydı, çünkü hiçbir sağlam kalbin buna dayanabileceğini zannetmiyordum. Hastalıklı olan zaten çoktan göçerdi öbür dünyaya. Ama rüya değildi, rüya olmadığını adım gibi biliyorum. Gelen şeyin, kalbimin sesini -çıkardığı sesten çok gürültüydü- duyduğuna yemin edebilirim. Bir yandan da kendime kızıyordum, kalp çarpıntılarımın arasında. Gece vakti bir Allahın kulunun olmadığı bu yerde ne işim vardı benim? Oh olsundu bana, belayı kendim çağırmıştım ayağıma. O da davetime teşrif etmiş, geliyordu.
Gördüğüm ateş topunu, adını duyunca bile irkildiğim cinlere benzettim önce. Tabiki daha önce cin, peri görmedim. Nasıl mı benzettim, bilmek için görmeme gerek yok herhalde. Her bildiğimizi görseydik vay halimize. Neyse, ters ters bakmayın anlatıyoruz işte. Aramızda bir adam boyu mesafe vardı en fazla. Ateş topunun görüntüsü netleşmeye başladı, ayın cömertliğinin sırası mıydı şimdi? Ama hayır, ışık aydan gelmiyordu, karşımdaki yaratık devasa ağzını açmış -bir ağız olmalıydı- yuttuğu ateş de etrafı aydınlatıyordu. Gözlerim kamaşmıştı, elimi gözüme siper ederken birden boşta kalan elimin üzerinde ıslak, sert dikenli bir şeyin dolaştığını hissettim. Lütfen bir insan olsundu bu, dikenli ama insan. Ama değildi, beni ne kadar korkuttuğuna aldırış etmeden, sıcağıyla yüzümü yakan ağzını açmış, bu da yetmiyormuş gibi bir de kolumu tutmuştu. O anda ölmem gerekirdi ama valide sultanın dediği gibi normal biri değildim ben. Normal bir insan olsaydım, sıradan korkuları sıradan tepkileri olan bir insan, o an düşüp ölmem gerekirdi. Ölmeyi bile beceremedim o an.
Yine adımı duydum. "İnan" diyordu. Bir şeyler söylemek için ağzımı açtım ama değil bir şeyler söylemek, bağıramıyordum bile. Korktuğumu sonunda anlamış olmalı ki yapış yapış uzantısını - kol demek içimden gelmedi- kolumdan çekti. Ateş yutmuş ağzını da kapadı, herhalde çekip gidecek dedim içimden, hafiften rahatlamıştım ki gözlerini açtı bu kez. Kıyıda otururken gördüğüm iki ateş topu gözleriydi demek. Gözlerinin ateşini dindirdi önce, saydamlaştı birden iki gözü. Ayna gibi berraklaştı. Kendimi gördüm gözlerinde. Ünlü yazar İnan Cesur'u. Tek kendim değildi gördüğüm. Okuyucularım vardı yanımda, ellerinde kitaplarım, imza istiyorlardı benden. Çok şık giyinmişim ben de. Fiyakalı kıyafetim, at kuyruğu yapılmış uzun kumral saçlarım kahverengi güneş gözlüğümle bolca hava satıyordum etrafıma. Hayranlarım dizilmiş karşıma, kalemimi oynatmamı bekliyorlardı. Sonra birden hepsi geri geri yürümeye başladılar. Önce heralde şaka yapıyorlar diye düşündüm ama değil, gidiyorlardı işte, gittiler. Önümde saniyeler öncesinde upuzun bir kuyruk varken şimdi boşluğa bakıyordum. "Hani nerdeler?" diyorum. Sesimi duydum nihayet, demek ki dilimi yutmamışım. Gözlerini kapıyor ve tekrar açıyor yaratık. Bu kez ayna gözlerinde, validenin gençliğini görüyorum, otuz beş yıl öncesi, ecel terleri döküyor, beni dünyaya getirmeye çalışıyor. Demek o zaman da çok yormuşum valideyi. Nihayet doğuyorum işte, arada koşuşturmalar ve sonunda kucağına veriyorlar beni. "Erkek olacağını biliyordum, hissetmiştim, inandım sana. İnan olacak adın" ve alnıma öpücük konduruyor, sıcaklığını hala hissediyorum. Korkumu üzerimden atıp koca bir gülücük atıyorum yaratığa doğru. Bu benim teşekkürüm. Kapıyor yine gözlerini. Sudan çıkmaya çalışıyor ama sanırım bu kez o korkuyor, karaya çıkmaktan korkuyor ama çıkmak da istiyor gibi. Gözlerimi kapatıyorum, kalbimin hızlı atışları arasında elimi uzatıyorum ona. Yumuşacık bir el, kadife gibi, üstelik bahar kokuyor eli, çekiyorum kıyıya. Çıktı galiba, açıyorum gözlerimi. Karşımda bugüne dek görmediğim, masallarda bile benzeri olmayan, ölçüye gelmeyen boyuyla bir ejderha duruyor.
Şimdi ne yapmalı?...
Bakalım yeni bir maceraya yelken açtık. Bu da benim kahramanım İnan Cesur.
Bir arkası yarın roman karakteri olacak kendisi. Kaldığı yerden yakın zamanda -ama yarın değil- devam edecek inşallah...
SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ
Ahmet Hamdi Tanpınar
"Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır... Bu da gösterir ki, zaman ve mekân insanla mevcuttur!" Kitabın en manidar cümlelerinden biridir bu cümle. Muvakkit Nuri Efendi'nin bu vecize tadında sözlerini okuyucuya aktaran ve bu söz mihmandarlığında olmadık bir serüvene yelken açan Nuri Efendi'nin çırağı, yani eserin başkişisi Hayri İrdal'ın ve hayat sahnesinde biçilen rolleri sorgusuzca kabul edenlerin, olmazı olura dönüştüren Halit Ayarcı'nın, ruhlarla işi olanların, psikanaliz deneği arayanların,doğu-batı, iyi-kötü, doğru-yanlış, zengin-fakir tüm karşıtlıklar arasında bocalayanların eleştirel bir ifadesi: Saatleri Ayarlama Enstitüsü.
....................................
Birinci Bölüm / Büyük Ümitler
Hayri İrdal, kendi halinde bir insandır -önceleri. Küçüklüğünden beri saatlere ilgisi vardır. Öyleki evlerinde baş köşeyi ayaklı bir duvar saati tutar. Ayar, tamir tutmayan, kafasına göre çalışan dede mirası bu saatin bir de adı vardır: Mübarek. Mübarek, Hayri İrdal'ın hayatının tüm aşamalarında kendisini gösterecektir.
Saatlere olan ilgisi, yanında çalıştığı Muvakkit Nuri Efendi'nin (saat tamircisi, ayarcısı) saatten yola çıkarak vardığı anlam felsefesiyle daha da artmıştır. Dört yanı saatlerle çevrili dükkanında usta bir saatçi olmasından ziyade bir filozoftur Nuri Efendi. (Daha sonra Halit Ayarcı'nın keşfedeceği bir filozof).
Sadece Nuri Efendi değildir Hayri İrdal'ın hayatında yer eden enteresan kişi. Bir Seyit Lütfullah vardır,yarı deli yarı velidir insanların gözünde. Veliliği gaiplerin dünyasıyla
olan münasebetlerinden doğmuştur. Aristidi Efendi vardır, laboratuvarında altın yapmaya uğraşan bir eczacı. Bir de Abdüsselam Bey vardır ki, bu iki kişinin ahbabı, konak beyi zengin.
Bir efsane vardır ortalarda dolaşan: Kayser Andronikos'un gizli hazinesi. Onlar efsanenin peşine düşedursunlar, Hayri İrdal ustası Nuri Efendi öldüğünde işsiz kalır
(Henüz on yedi yaşındadır o zaman) ama uzun sürmez bu dönem ve yine bir saatçinin yanında çırak olarak işe girer. Yeni ustası yalnızca saatçidir, filozof değil (!)
Seyit Lütfullah'la arkadaşlığı başına iş açar genç H.İrdal'ın. Çalıştığı dükkana gelip, tamir için gelen saatlerden birini çalınca, suç kahramanımızın üstüne kalır, gerçek anlaşılır ama bu kez Seyit Lütfullah'ın hapsedilmesine gönlü razı olmaz. Abdüsselam Bey'in yardımıyla onu da kurtarır ama artık işten çıkarılmıştır.
Olayın ertesi günü H.İrdal'ın halası ölür, ilginçtir ki tam gömülürken tekrar dirilir.
Babası ve halası birbirlerini sevmezler. Kendilerinin anca geçinebilmelerine karşın, halasının hali vakti yerindedir. Halasının ölüm haberi geldiğinde, babası hemen defin işlerini komşuya havale eder ve kardeşinin konağına gider. Ama hiç hesaba katmadığı, ihtimal dahi veremediği bir şey olur. Hala, tam mezara koyulurken etrafın ölüm sandığı laterjik uykusundan uyanır ve tabutunda oturur vaziyette omuzlarda taşınarak, sokak aralarından geçirterek kendini konağa getirtir. (Kitabın enteresan ve komik sahnelerinden biridir burası.Evine geri taşınan bir tabut içinde, kefeninden başını çıkarmış, oturur vaziyette etrafına komutlar yağdıran yaşlı bir kadın düşünün!).
Hala evine gelir, kardeşi ve yeğenini eşyalarını toplarken bulur ve hep korktuğu mirasının paylaşıldığı düşüncesini eyleme dönüşmüş görür. Onları evden kovar. Gömülmekten son anda kurtulan halasından aşırdığı bir saat rakkasıyla döner evine yeğen H.İrdal.
Halası Naşit Bey'le evlenir. Aristidi Efendi ölür, Seyit Lütfullah da... Bir süre tiyatro
kumpanyalarında oyunculuk yapar kahramanımız.
Birinci Dünya Harbi çıkar...
....................................
İkinci Bölüm / Küçük Hakikatler
Terhis olup İstanbul'a döner. Babası harp içinde ölmüştür.Kahramanımız, Abdüsselam Bey'in yetiştirmesi Emine ile evlenir. Abdüsselam Bey'le aynı evde yaşarlar ve yine onun yardımıyla işe girer. Kızları olur, Zehra. Abdüsselam Bey vefat eder, tüm mirasını Zehra'ya bırakmıştır. Kızına kalan miras çevredekilerin hiç hoşuna gitmez ve söylenceler başlar. Bunlardan kurtulmak için yıllar öncesinde Seyit Lütfullah'tan işittiği "Şerbetçibaşı Pırlantası" efsanesine başvurur. Bu oyunu başına olmadık işler açar ve Abdüsselam Bey'in tüm alacaklıları sıraya girer. Kendisine dava açarlar. İşte o sırada, mahkeme onu Adli Tıbba gönderdiği zaman tanışırlar Doktor Ramiz'le.
Hayri İrdal artık bir tutukludur ve Doktor Ramiz'in hastasıdır. Doktor Ramiz, psikanalizin tüm yöntemlerini kullanır Hayri İrdal'ın üzerinde. Çocukluğundan başlayarak hayat hikayesini dinler. Evlerindeki ayaklı saatten canlı bir varlıkmış gibi bahsetmesi hatta saate isim vermiş olmaları (Mübarek) Doktor Ramiz'in ilgisini çeker. Kahramanımızın babasıyla ilişkisini inceler. Rüyalarına merak salar ve işin ilginç yanı H.İrdal'dan "ısmarlama" rüyalar görmesini ister. Psikanalizin gereği ve doktorun koyduğu teşhis gereği kahramanımızın o tür rüyaları görmesi gerekmektedir. Doktor Ramiz'in teşhisi şudur: Hayri İrdal'da baba kompleksi vardır. Babasını beğenmemiş, beğenmedikten sonra kendisi onun yerine geçeceği yerde, kendisine durmadan baba aramıştır. Yani reşit olamamış, hep çocuk kalmıştır (!)
(Kitapta beğendiğim ve güldüğüm mevzulardan biriydi Hayri İrdal ve Doktor Ramiz'in bu diyalogları. Özellikle ısmarlama rüyada doktorun ısrarı.)
Nihayet altı hafta geçer. Raporu hazırlanır ve H.İrdal evine döner.Ama Doktor Ramiz'le bağını koparmaz. Doktorun boş zamanlarında vakit geçirdiği kıraathaneye gitmeye başlar onunla. Tarihten felsefeye,psikanalizden ispritizmaya, siyasetten alalade dedikoduya kadar her konunun konuşulduğu kıraathanede çeşit çeşit insanla tanışır. Doktor Müssak da onlardan biridir. Doktor Müssak, kibrit kutularından mimari projeler yapar ve bunları uygulamaya çevirir ta ki yaptığı üç katlı eve merdiven koymayı unuttuğu zamana kadar.(Bu merdiveni olmayan üç katlı ev planını Hayri İrdal, daha sonra enstitü binasında kullanacaktır.)
Bu arada Hayri irdal'ın ikinci çocuğu, oğlu Ahmet dünyaya gelir. Bir süre sonra da Emine'yi kaybeder. Emine'nin ölümüyle boşluğa düşer, çocuklarıyla ilgilenmez; postanedeki yeni işine başlar.
Doktor Ramiz, Psikanaliz Cemiyeti'ni kurar. Hayri İrdal, müessesenin müdürü sıfatıyla cemiyete dahil olur. İkinci evliliğini, izlediği filmlere kendisini kaptıran, film ile yaşadığı hayatı karıştıran enteresan kişilik Pakize'yle yapar. Karısının kız kardeşleri de onlarla yaşamaya başlar, böylece kalabalık bir aile olurlar.
Hayri İrdal yeni bir cemiyete dahil olur: İspritizma Cemiyeti. Medyumların, ruh çağıranların oluşturduğu bu cemiyetin katibi ve muhasebecisi olur. Hayatının sonraki yıllarında da yer alacak Cemal Bey ve eşi Selma Hanım'la bu cemiyet sayesinde tanışır (İlerleyen zamanda kahramanımız Selma Hanım'a aşık olacaktır.). Medyum Sabriye Hanım'la da burada tanışır (Sabriye Hanım da Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde önemli görevler üstlenecektir.). İspritizma Cemiyeti'nde pek çok tuhaf kişiyle tanışacak ve onların tuhaf hikayelerine şahit olacaktır.
Cemal Bey'in teklifiyle cemiyetten ayrılır ve onun maiyetinde çalışmaya başlar. Önceleri işinden memnundur, kendi deyimiyle artık "sıraya girmiş"tir. Tekrar cemiyetten arkadaşı Sabriye Hanım'la görüşmeye başlar. Sabriye Hanım'ın evlerine gelişi, evdeki kadınların (karısı ve baldızlarının) onun şık giyimine ve zengin yaşamına özenmelerine yol açar ve bu Hayri İrdal'a pahalıya patlar.
Cemal Bey'in işten çıkarmasıyla tekrar işsiz kalır.
.....................................
Üçüncü Bölüm / Sabaha Doğru
Kızı Zehra'yı, karısının ve biri musiki meraklısı diğeri güzellik kraliçesi namzedi iki baldızının eziyetlerinden kurtarabilmek için Topal İsmail adında her türlü çirkin görüntüyü bünyesinde toplayan bir adamla evlendirmeyi düşünür. Daha doğrusu Zehra, evdeki eziyetlerden kurtulmak için bu tek talibini kabul eder.
Hayri İrdal, damat adayı Topal İsmail'i, Doktor Ramiz'i beklediği kahvede süzedursun
(Bu süzüşlerde hal ve hareket tahliline ilave vücut azaları tahlili - ilmî menâfiülâzâ-
de yapıyor H. İrdal) , Doktor Ramiz yanında bir arkadaşıyla çıkagelir. Bu arkadaş, romanın Hayri İrdal'dan sonraki önemli karakteri, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün beyni ve kurucusu Halit Ayarcı'dır. Kısa bir tanışma faslından sonra Halit Ayarcı'nın bozuk saatini tamire koyulur. Saat üzerine tespitleriyse ilginçtir: "...büyük hata... Elbette işlemez. Kordonsuz saat, yularsız hayvan, nikahsız kadın gibidir. Saatini seven evvela bir kordonla kendisine bağlar." Saatin daha önceki tamirinin düzgün yapılmadığını söyler ve üçü birlikte saati en son tamir eden Ermeni saatçiye giderler. Hayri İrdal'ın saatçiyle olan diyalogları oldukça ilginçtir hatta esprilidir. Ustası Nuri Efendi'den öğrendiklerini bir bir ortaya dökerek Ermeni saatçiyi şaşkına çevirir.
Üçü birlikte yeme-içme faslı yaparlar. Sohbet sırasında Nuri Efendi'den Seyit Lütfullah'a, Abdüsselam Bey'den Aristidi Efendi'ye kadar bütün hayatını anlatır Halit Ayarcı'ya. Halit Ayarcı bu sohbet sayesinde Nuri Efendi'den haberdar olur ve Nuri Efendi'yi " zaman felsefesi yapan bir filozof" olarak adlandırır.
Ailesinden, karısı, çocukları, baldızlarından da bahseder. Halit Ayarcı hepsinin durumuna adeta kurtarıcı edasıyla yorumlarda bulunur. Öncelikle Hayri İrdal kızını, kendi yaşıtı ve sevdiği biri çıkana dek evlendirmeyecek, musiki meraklısı baldızının önüne geçmeyecektir. Halit Ayarcı'nın yardımıyla küçük baldız, gazinoda şarkıcılığa başlar.
Yine o günlerde Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün çekirdeği olan küçük daireyi açarlar. İlk ay, diğer daire çalışanı Nermin Hanım'la birlikte Halit Ayarcı'yı beklemekle geçer. İkinci ay, Nuri Efendi'nin sözlerinden slogan tertip ederler. "Maden kendiliğinden ayar kabul etmez", " Ayar, saniyenin peşinde koşmaktır"... Üçüncü ayda enstitünün teşkilatı hazırlanır.
Bu günlerini Hayri İrdal " Bir işim var, yapacağım iş yok" düşüncesiyle geçirir. "Ben, Halit Bey'e bir şeyler anlatmıştım. Halit Bey birbirini tutmayan saatlere bakmış ve o esnada işsiz olduğunu hatırlamıştı. Başka insanlar ona inanmıştı. Bu esnada şehrin saatleri birbirini tutmadığı için büyük bir zata ait cenazede mühimce bir zat bulunamamıştı. Bu yüzden on günün içinde bize bir bina bulmuşlar, ücret ayırmışlar...Böyle iş olur muydu? Hayatta yeri neydi bunun?"(syf:225)
Mademki böyle bir işe kalkışmışlardı ona göre en iyisi kendilerini unutturmalı,pek ortalıkta görünmemelilerdi ama Halit Ayarcı tam aksini yapıyordu.
Öncelikle daire yeni telefonlar, masalar, yazı takımlarıyla düzenlenir. Ardından belediye reisi ziyaret eder daireyi. Sıra enstitünün personellerini bulmaya gelir. Halit Ayarcı bunu da halleder: Memurların yarısı akraba ve yakınlardan olacak, yarısı da dışardan güvenilen yüksek insanların tavsiyeleri. (Personel kadrosunu oluştururken Halit Ayarcı'nın sarfettiği sözler, günümüzle ne de çok örtüşüyor!)
Halit Ayarcı'nın teklifiyle H.İrdal'ın kızı Zehra da enstitüde işe başlar.
Halit Ayarcı'nın bulduğu yeni usül grafikler ve istatistikler (!) -ki ölülerin de dahil
edildiği bir zaman grafiğidir bu- mesleklere göre saat ayarı gösterir.
Hayri İrdal, müessesenin gereğine tam olarak inanmadığı için H.Ayarcı tarafından azarlanır ara sıra. H.Ayarcı ilginç fikirleri ve açıklamalarıyla ikna etmeye çalışır sürekli onu. Kadronun çok geniş tutulmasına karşı çıkan H.İrdal'a gerektiğinde işçi çıkarabilmek için kadroda lüsumsuz unsurların bile olması gerektiğini söyler. Hatta bu lüzumsuz çalışanlara bir ad da koyar : Günah Keçisi.
Ve saat ayar istasyonları kurulur. Saatleri durmuş insanların, saatlerinin ayarlarını düzeltmek için yol üstünde uğrayacakları küçük yerlerdir buralar. Çalışanlarıysa otomat konuşmalarıyla, tek örnek kıyafetleriyle genç kızlardır. Kızı Zehra'da çalışır bu istasyonlarda ve evlenir. Kocası ise enstitüde yelkovan şubesi şefi ve mütehassısı olur (!). (Yelkovan, Mil ve Zemberek şubeleri vardır enstitünün.)
İspritizma Cemiyeti'ndeyken tanıdığı Sabriye Hanım'a da bir iş verirler enstitüde. H.İrdal, ondan H.Ayarcı hakkında pek çok şey öğrenir. H.Ayarcı'nın, macera arayan bu adamın da bir zamanlar devlet memuriyetlerinde bulunduğunu ama maceraperest karakteri yüzünden bu işlerde durmadığını, imkansız olanı, insanları şaşırtmayı ve korkutmayı sevdiğini ve bu sebeple Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü kurduğunu söyler Sabriye Hanım.
Beş yıldır görüşmediği Selma Hanım'la tekrar görüşmeye başlar H.irdal.
Daireye gelen mühim bir zata H.Ayarcı'nın söylediği küçük bir yalan, büyür büyür ve H.İrdal'ın üzerine kalır. Bu yalan H. İrdal'ın bir kitap yazdığıdır. Devamı da gelir yalanın. Kitap, Ahmet Zamanî Efendi adında on yedinci yüzyılda yaşamış meşhur bir âlimin hayatı ve eseri üzerinedir. Mecbur H.İrdal da katılır bu yalana. Hiç yaşamamış bir adam, on yedinci yüzyılın meşhur saatçisi oluverir bir anda.
Bu arada gazetelerde de sürekli yer alırlar.Enstitüyü lüzumlu gören yazılar da vardır gazetelerde gereksiz bulan da. Karısı Pakize bile onun hakkında röportaj verir gazeteye. Hollywood'dan film teklifi aldığına kadar pek çok yalan sıralar o da. Kendi kızı bile gazetedeki röportaja inanır, babasını çok iyi tanıdığı halde.
Bir gün, büyük bir gürültüyle halası gelir daireye. Yirmi dört yıldır görmediği, şu gömülmekten son anda kurtulan halası. Pakize'nin gazeteye verdiği röportaja kızmış, soluğu H. İrdal'ın yanında almıştır. Halayı sakinleştirmek yine H.Ayarcı'ya düşer ve halasına iş teklif eder.Halası, yeni kurulacak olan Saat Sevenler Cemiyeti'nin reisi olur.
Ve nihayet Şeyh Ahmet Zamanî'nin Hayatı ve Eseri adlı uydurma kitap yayınlanır. H. İrdal'ın bu konudaki tereddütlerine cevaben H. Ayarcı'nın sözleri oldukça ilginçtir.
"Ahmet Zamanî bugün için yalan olamaz, bilakis hakikatin ta kendisi olur. Ne vakit yalan olurdu, bilir misiniz, hem de korkunç bir yalan? Eğer hakikaten bizim kendisine yüklediğimiz fikirlerle yazdığını söylediğimiz eserlerle on yedinci asır sonunda yaşasaydı, işte o zaman yalan olurdu. Çünkü asrından ayrılırdı. Asrını delip geçerdi" (syf:294)
Kitabı büyük bir eser kabul edenlerin yanında kitabın uydurma olduğunu söyleyenler de çıkar. Ne ki H.irdal da H.Ayarcı'nın disiplinini benimsemiştir artık. Eskiden sevineceği bu tenkitlere (Çünkü aklı başında insan hâlâ vardır demektir bu) artık kızmaktadır. Ahmet Zamanî'ye gelen tenkitlerden ortalığı en fazla karıştıran Cemal Bey'inkidir. Selma Hanım'ın eski kocası Cemal Bey, Ahmet Zamanî adında birinin hiç yaşamadığını ama o devirde saatle, zamanla meşgul olan başka bir âlim olduğunu iddia eder,o da Fennî Efendi'dir.
H.İrdal'ın nakitli ceza sistemi fikri, karışan ortalığı dinginleştirir ve enstitüden yine
övgüyle söz edilmeye başlanır. Bu arada Cemal Bey bir kıskançlık cinayetine kurban gider.
Enstitüye yeni personeller alınırken, H. İrdal'ın felaket günlerinde gizlenen hısım ve
akrabaları, her taşın altından çıkmaya başlar. Personel seçiminde yine enteresan fikirler gelir H. Ayarcı'nın aklına. Tecrübeliler yerine tecrübesiz insanları işe almak gibi.
Başka milletlerden insanların da aralarında olduğu büyük bir kalabalık halanın evinde toplanır. Kokteylde "Mübarek" diye takdim edilen bir sahte saat de boy gösterir. H.Ayarcı'nın davetiyle gelen Hollandalı gazeteci Van Humbert'le bu gecede tanışır H. İrdal.
............................................
Dördüncü Bölüm / Her Mevsimin Bir Sonu Vardır
Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Saatleri Sevenler Cemiyeti sınırları aşar ve ülke dışında da benzerleri kurulmaya başlanır.
H.İrdal'ın nakitli ceza sisteminden sonra enstitüye en büyük hizmeti enstitü binası olur, onun cümleleriyle. Bir yarışma açarlar. Enstitünün yeni binasını içten ve dıştan saate,zaman, ayar fikrine uydurabilecek mimarlar ararlar. Bulamayınca, fikri ortaya atan H. İrdal'a düşer iş. Saati bir binaya uygulamak, saati hep yuvarlak düşündüğü için imkansız gelir önceleri. Sonraysa "Mübarek"ten aldığı ilhamla uzun bir dörtgen şeklinde karar kılar. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü sessizce protesto eden oğlu Ahmet de enstitü binası çizimlerinde yardımcı olur babasına.
Enstitü binasından başka bir de Saat Evleri vardır yapılacak, çalışanların yaşayacakları lojman benzeri evler. Enstitü binası planını alkışlayanlar ne yazık ki Saat Evlerine aynı beğeniyi göstermezler. Sağlam ve basit bir ev planına razıydı insanlar, çünkü onlar "Yeniliği kendilerine dokunmamak şartıyla seviyorlardı"...
Saat Evlerinin planında çıkan tartışmalar H.Ayarcı'yı ilk kez yeise düşürür. Aylarca enstitüye gelmez. Enstitüye gelen yabancı heyeti H.İrdal karşılar. Heyet başkanı enstitüyü gezdikten sonra telefonla bir numara çevirir ve karşıdaki sese saati sorar. Aldığı cevap üzerine H. İrdal'a şöyle der:
"Böyle bir kolaylık varken, bu müesseseye ne lüzum var?"...Ama H.İrdal'ın cevapları ikna edemez başkanı ve H.Ayarcı'nın "Fonksiyonunu kendisi yaratacak!" dediği müessese lağvedilir.
H.İrdal, H.Ayarcı'ya ulaşır sonunda. H.Ayarcı'nın telefondaki konuşmaları umarsızdır. H.İrdal'ın evinde nâm-ı diğer Villa Saat'de bir son toplantı yapılır. Davetliler enstitünün lağvedilmesinden duydukları öfkeyi, H. İrdal ve eşinden çıkarırlar. Artık herkesin maskesi düşmüş, gerçek yüzler ortaya çıkmıştır.
Elinde seyahat çantası, başında şapkasıyla H. Ayarcı görünür kapıda. Kararı tashih ettirdiğini, müessesenin muntazam surette tasfiyesi için daimi bir tasfiye komisyonu oluşturulduğunu ve herkesin orada görevli olduğunu söyler. Bunun üzerine herkes yine eski mesut hallerine döner.
Ve gider H.Ayarcı. H.İrdal onu bir daha, geçirdiği trafik kazasının ardından evinde, hasta yatağında görür.
...............................................
Şiirlerinden tanıdığım ve sevdiğim bir kalemin, Türk edebiyatında kendine has yeri olan bu kitabını detaylı bir şekilde incelemeye alırken, her ne kadar kırk küsur yıl önce yazılmış olsa da günümüzle ne de çok örtüştüğünü gördüm.
İnsana ait değişmeyen hasletleri bir de yazarın kalemiyle, kurgusuyla, estetik ifadeleri ve bir o kadar insanı düşünmeye sevkeden fikirleriyle, kullandığı simgelerle bir kere daha fark ederken; okuması biraz meşakkatli bir kitap olsa da Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü, her okuma gönüllüsünün en az bir kere okuması gerektiğini düşündüm.
Fertten topluma uzanan bir yergi var kitapta. Merdiveni olmayan üç katlı ev planı gibi, basamaksız yaşayan bir toplumu anlatıyor satır aralarında yazar. Geçmişini geride bırakıp, içinde bulunduğu anı da geleceğin, modern hayatın özlemiyle, özentisiyle yaşayan insanların hikayelerine tanık oluyoruz ve tabiki Doğu-Batı çatışması da karakterler üzerinden önümüze seriliyor. Basamakları unutan bu insanların hazım sorunlarına da yazarın usta kaleminden çıkan bolca ironiyle gülüp geçiyoruz.
Hele bürokrasi meselesi vardır ki, bugünle koşut bir görüntüdür bu. Halit Ayarcı oyunu kurallarına göre oynarken, Hayri İrdal şaşkınlıkla izler onu ve böylece öğrenir "bürokrasi"yi...
Halit Ayarcı'nın çobanlığında, Hayri İrdal'ın çözdükçe dolaşan ipiyle (ki kendisini kuklaya benzetir kitapta) ve her biri özenti pohpohlayıcı kalabalığıyla bir maskeli baloyu uzaktan izleyen biridir okuyucu. Maskeleri arada düşse de zor değildir yeniden takmak.
Hayri İrdal da, tüm bu oyunun içinde saflığını yitirmeyen ve belki de babasının yaptığının doğru olmadığını düşünen tek yakını olduğu için oğlu Ahmet'i ve onunla yaşadıklarını özlüyor inceden. Çünkü "Kral çıplak!" diyebilen tek o. Birileri çıksın istiyor Hayri İrdal, yapılanların yanlış olduğunu, saçma olduğunu söylesin ama Halit Ayarcı tam bir belagat ustasıdır, hem ona inanmak ister hem de bu oyunla eriştiği refahtan, zenginlikten vazgeçemez.
Ayar tutmayan sadece saatler midir yoksa insanlar da buna dahil mi? Alegorik ifadenin oldukça özgün ve başarılı bir kitaba dönüşümünü merak edenlere,
Ahmet Hamdi Tanpınar'la tanışmamış olanlara tavsiye olunur.
Yeni okuyacaklara küçük bir not: Kitabın ilk bölümü sıkıcı gelebilir ama pes etmeden okumaya devam edin.
Dergâh Yayınları, basım yılı 2008 ( ilk basım 1961), 368 syf.
Blog Dünyasında Birinci Yıl Anısına...
ATEŞBÖCEKLERİNİN MEZARI...
Grave Of The Fireflies-Hotaru no Haka, Akiyuki NOSAKA'nın yarı otobiyografik kitabından Iaso Takahata tarafından animasyona uyarlanmış 1988 yapımı bir çizgi dram/savaş filmi.
"21 Eylül 1945, öldüğüm gündü." Kırmızı bir hayaletin dudaklarından dökülen bu cümleyle başlıyor film.
Biri dört yaşında küçük bir kız çocuğu Setsuko, diğeri on dördünde bir abi Seita. İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya'nın bombalara teslim olduğu, ateş topları altındaki günlerinde önce annelerini kaybederler. Donanmada olan babalarından ise önceleri haber alamazlar. Başka bir şehirdeki teyzelerinin yanına yerleşirler. İlk günleri rahat geçse de ilerleyen günlerde teyzeleri sığıntı gözüyle bakar onlara ve o iki küçük çocuk, teyzelerinin yanından ayrılır ve buldukları bir mağarada yaşamaya başlarlar. Paraları ve takas edecek bir şeyleri kalmayınca, açlık, sıcaklık ve sinek ısırıklarıyla baş edemeyince küçük Setsuko, abisinin onun için getirdiği, elinde küçük bir karpuz dilimiyle uyuyakalır ve bir daha uyanmaz. Geleneklerine göre bir sepete koyar kardeşinin ölü bedenini ve yakar Seita. Küllerini ise kardeşinin elinden hiç düşürmediği teneke şeker kutusuna koyar...
Ve ilk sahneye döneriz yine. Tren istasyonunda bir kolonun dibinde etraftaki temizlik işçilerin serseri diye adlandırdığı yırtık giysileri içinde bir genç görürüz. Elinde teneke bir kutu tutan bu genç "Bugün günlerden ne?" diye sorar etrafındakilere fısıldarcasına ve yumar gözlerini, ölür. Tüm ailesini kaybetmiş Seita'dır o...
Küçük kızın, Setsuko'nun Seita için hazırladığı çamurdan pirinç toplarını, ateşböceklerinin niye bu kadar erken öldüğünü sorarkenki masum yüzünü; Seita'nın kardeşini neşelendirmek için yaptıklarını, teyzesinin Setsuko'ya annesinin öldüğünü ve mezarda olduğunu söylediğini öğrendiği zamanki ilk ağlayışını ve kardeşine gökdelenli bir Japonya manzarası eşliğinde "yatma zamanı" deyişini kolay kolay unutmayacağım sanırım.
Tekrar tekrar izlediğim, beğendiğim filmler elbet oldu ama sanmıyorum ki hiç biri bu kadar etkileyici olsun. İzleyenler eminim ki bana hak verecektir, izlemeyenlere ise tavsiyem muhakkak izleyin.
