Pazar, Eylül 28, 2008


A MOMENT TO REMEMBER/ HATIRLANACAK BİR ANI

Hatırlanacak Bir Anı, kesinlikle hatırlanacak bir sinema şöleni...
Duygusal biri değilim ama bu film beni bile fazlasıyla hüzünlendirdi. Modern zamanda yazılmış bir aşk masalı; aşkın gücü, sınır tanımayan fedakârlık, aşkı öldürmeyen bir evlilik hepsi bu filmde...

Güney Kore sinemasının en güzel filmlerinden biri. Yönetmeni ve oyuncuları ayakta alkışlamak gerek...

Gelelim bu muhteşem masalın konusuna:

-açıklayıcıdır bilginize-

İnşaatlarda ustabaşılık yapan marangoz Cheol-su ve hazır giyim sektöründe çalışan Su-jin ilk kez bir büfede karşılaşırlar, büfede unutulan bir kola pek çok şeyin başlangıcı olacaktır.
Su-jin, ertesi gün babasının sahibi olduğu inşaata gider ve ikinci kez görür Cheol-su'yu ama o Su-jin'i görmez. Su-jin yanlış bir ilişkiyi yeni bitirmiştir. Çalıştığı yerde bir dekorasyon işi vardır ve Su-jin babasından yardım ister. Babası da yardım etmesi için Cheol-su'yu gönderir.

Unutkanlıklar ve tesadüfler güzel bir ilişki başlatır aralarında. Evlenmeye karar verirler ve evlenirler ama bir süre sonra Su-jin'in unutkanlıkları artmaya başlar. Evinin yolunu bile unutur. Doktora gittiğindeyse alzheimer olduğunu öğrenir. Su-jin sırayla her şeyi unutur, önce yeni bilgileri siler aklı. Ve Cheol-su'ya eski sevgilisinin adıyla seslenir bir gün...
Cheol-su, kızın ailesinin onu hastaneye yatırmasına izin vermez ve bakımını kendi üstlenir. Hatırlaması için evin her köşesine fotoğraflar ve notlar yapıştırır. Ama bir gün gider Su-jin.
Cheol-su her yerde arar onu ama bulamaz belki de bulur...

.............................................




Filmin her karesi özenle seçilmiş gibi. Özellikle final sahnesinde gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz.
Filmi uzun uzadıya anlatmak istemiyorum. Romantik bir film olduğu için en iyi yorum izlerken hissettikleriniz olacak...

bir John H. Lee filmi
2004, Güney Kore

dram, aşk

117 dk.

Türkçe altyazılı


IMDb puanı 8.1 /10

Cuma, Eylül 26, 2008

VERTIGO

Usta yönetmenin en popüler ve en beğenilen filmlerinden biri Vertigo yani
Yükseklik Korkusu.
Vertigo'yu yıllar önce izlemiştim ama Hitchcock sinema günleri düzenlediğim şu aralar tekrar izledim filmi. James Stewart'ı beğendiğimi söylemiştim sanırım Şahane Hayat'ı yorumlarken.
Bu filmde de başrolde James Stewart ve Kim Novak var. 1958, ABD yapımı filmin konusuna gelelim:

-açıklayıcıdır bilginize-
San Fransisco polislerden Dedektif Scottie Ferguson (James Stewart)bir suçluyu kovalamaca sırasında atladığı binanın damından düşmek üzereyken, ortağı onu kurtarmaya çalışır ama kurtaramaz ve ortağı binanın damından aşağı düşer. Ortağının bu şekilde ölümü üzerine dedektif Scottie'de yükseklik korkusu başlar ve masa başı çalışmak istemediği için işinden ayrılır.

Bu arada eski okul arkadaşı Gavin Elster onu arar ve görüşmek istediğini söyler. Arkadaşı dedektif Scottie'den, davranışlarından şüphelendiği eşini takip etmesini ister. Scottie önce itiraz eder ama kabul eder işi ve Madeleine'i (Kim Novak) izlemeye başlar. Madeleine, her gün arabasına binip tuhaf yerlere gitmektedir. Resim galerisine gider bir gün ve bir tablonun karşısında oturarak geçirir vaktini. Scottie, resimdeki kadınla Madeleine arasındaki benzerliğe şaşırır. Madeleine resimdeki kadına yani Carlotta Valdes'e benzemeye çalışmaktadır. Scottie takibe devam eder ve Madeleine'in peşinden köprü ayağına kadar gelirler. Madeleine burada suya atlar ve ardından Scottie de atlar suya. Onu kurtarır, evine getirir. Madeleine uyandığında Scottie'nin evinde bulur kendini. Scottie telefonla konuşurken Madeleine gider evden. Ertesi gün Madeleine'i evinin kapısında kendisine teşekkür etmek için beklerken bulur.

Birlikte arabaya binerler ve küçük bir geziye çıkarlar. Burada Madeleine, garip hareketlerinin nedenini açıklar. Galerideki resim büyük büyük annesine aittir ve büyükanne yani Carlotta Valdes, 26 yaşında intihar etmiştir. Kendisi de 26 yaşındadır ve bir ses ondan Charlotta gibi davranmasını ve intihar etmesini istemektedir.

Madelaine yaptıklarını hatırlayamadığını söyler Scottie'ye. Bu gezide yakınlaşırlar ve Scottie Madeleine'a aşık olur. Madelaine'ın rüyasında gördüğünü söylediği çanlı kuleye giderler birlikte. Madeleine oraya daha önce gitmiştir ve Scottie bunu biliyordur. Kuleye gittiklerinde Madeleine koşarak Scottie'nin yanından ayrılır ve merdivenlerden çıkmaya başlar. Scottie de peşinden gider ama yükseklik korkusu yüzünden tepeye çıkamaz. Ve Madeleine kendini aşağı atarak intihar eder. Scottie şoktadır ve orayı terk eder. Görülen davada sadece Madeleine'ın intiharına şahit olarak kaydedilir. Madeleine'ın kocası şehri terk eder. Scottie geçirdiği şok sebebiyle bir merkezde müzik terapisi görmeye başlar. Merkezden ayrıldığında Scottie her yerde Madeleine'i görmeye başlar, herkesi ona benzetir. Bir gün otele girerken gördüğü bir kadın Madeleine'a ikizi kadar benzemektedir. Otele girer ve kadının odasına çıkar. Kadın önce iyi karşılamaz onu ama sonra Scottie'nin yemek teklifini kabul eder. Scottie kadından Madeleine gibi giyinmesini, saçlarını onun gibi boyamasını ister. Ve bir gün kadının boynuna taktığı kolye Scottie'nin gerçeği anlamasını sağlar. Kadının taktığı kolye, Madeleine'ın galeride baktığı resimdeki kadının, yani Carlotta'nın kolyesidir.


Scottie kadına yemeği şehir dışında yemeği teklif eder ve onu Madeleine'ın intihar ettiği kuleye götürür. Burada her şey açığa çıkar ve sürpriz bir final sahnesiyle film biter.

.......................................................






Filmdeki plaj sahnesi 2002 yılında filmlerdeki "gelmiş geçmiş en şık sahne" ünvanını almış.










Hitchcock sevenler kaçırmasın...


bir Alfred Hitchcock filmi

1958, ABD

gerilim

128 dk.

Türkçe
altyazılı
THE WRONG MAN

1956, ABD yapımı bir Alfred Hitchcock filmi. Dilimize Lekeli Adam olarak çevrilen film hikayesini gerçek bir olaydan alıyormuş. Film, açılışı Alfred Hitchcock'un şu sözleriyle yapıyor:
"Ben, Alfred Hitchcock. Bugüne kadar size çeşitli türlerde gerilim filmleri sundum. Ama bu kez daha farklı bir şey görmenizi istiyorum. Farkı gerçek bir hikaye olmasından kaynaklanıyor kelimesi kelimesine."

Başrollerinde Henry Fonda ve Vera Miles'in oynadıkları The Wrong Man'in konusu şöyle:
-açıklayıcıdır bilginize-
Christopher Emmanuel Balestrero ya da Manny evli ve iki çocuk babası, kendi halinde yaşayan bir kontrbas sanatçısıdır. Borçları vardır ve karısının diş tedavisini yaptırabilmek için paraya ihtiyacı vardır. Karısının sigorta poliçesini bozdurmak için sigorta ofisine girer. Ama o kapıdan girer girmez bakışlar ona çevrilir. Manny durumu farketmez, işini bitirip evinin kapısına geldiğinde polisler karşılar onu ve karakola götürürler. Manny ailesine bile haber veremez. Gittiği sigorta ofisini bir süre önce soyan hırsızın o olduğu suçlaması vardır. Ofisteki bayanlar onun soyguncuya çok benzediği yolunda ifade verirler. Yine aynı soyguncunun soyduğu dükkanlarda tatbikat yaptırılır ona. Ve soyguncunun ofiste veznedeki kıza yazdığı notun aynısını Manny'den de yazmasını isterler ve o da yazar. Bu Manny için hiç iyi olmaz çünkü hırsızla aynı yanlışları yapmıştır.Hapse atılır. Mahkemeye çıkarılır ve kefaletle serbest bırakılır. Eşiyle birlikte bir avukat bulurlar. Avukat onlardan soygunun yapıldığı tarihte nerede olduklarını ispatlayan deliller, tanıklar istemektedir. O tarihte tatildedirler ve gittikleri otelde Manny'nin oyun oynadığı iki adam aradıkları tanıklardır. Otelden iki adamın adresini alırlar. Ama ne yazık ki evlerine gittiklerinde iki adamın da ölmüş olduklarını öğrenirler.


Yapacak bir şeyleri kalmamıştır artık. Karısı kendini suçlamaya başlar ve aklını kaybeder. Manny onu hastaneye yatırır. Ve dava sürerken bir gün gerçek soyguncu soymaya çalıştığı bir dükkanda iş üstünde yakalanır. Karakola getirilir, gerçek anlaşılır ve Manny serbest bırakılır. Karakolda soyguncu ve Manny'nin karşılaşma sahnesinde Manny şöyle der ona:


"Karıma ne yaptığını biliyor musun?"


Manny mutlu haberi vermek için karısının yattığı yere gider ama karısı tepki vermez...
Ve ekranda beliren yazıdan karısının iki yıl daha tedavi gördüğünü öğreniriz...
..............................



Film, Maxwell Anderson'ın "The True Story of Christopher Emmanuel Balestrero" adlı kitabından sinemaya uyarlanmış.

Klasik Hitchcock filmlerinden farklı. Öncelikle hikayesi gerçek bir olaydan alınmış. Gerilimden ziyade dram ön planda. Okuduğum, hakkında yapılan eleştirilere rağmen
ben filmi beğendiğimi söyleyebilirim. Özellikle Henry Fonda, rolünün hakkını çok iyi vermiş.


bir Alfred Hitchcock filmi
1956, ABD

105 dk.

Türkçe altyazılı
siyah-beyaz


IMDb puanı 7.5/10.

Perşembe, Eylül 25, 2008

39 STEPS / 39 BASAMAK

Güzel bir Alfred Hitchcock filmi daha: 39 Basamak.
Ünlü yönetmenin İngiltere'de çektiği filmlerinden bir diğeri. "Yanlış adam"temalı bir film, sonrasında North by Northwest'e de tema olmuş.

Gelelim filmin konusuna: Film bir müzikholdeki gösteriyle açılışı yapar. Sahneye "Bay Bellek" adında duyduğu her şeyi hatırlayan, ezberlediklerini hafızasında tutan bir adam çıkartılır. Ve seyircilere adama soru sormaları söylenir. Sorular sorulur ve Bay Bellek soruları cevaplar. Kısa süre sonra salonda bir silah patlar ve herkes etrafa kaçışır.


Müzikholden çıkan kahramanımız kendisiyle birlikte çıkan kadının teklifi üzerine onu evine götürür. Burada kadınının kendi hakkında anlattıkları başına büyük işler açacaktır. Kadın peşinde casusların olduğunu ve ikisinin de tehlikede olduğunu söyler.Ve kadın sırtından bıçaklanarak öldürülür. Cinayet onun üzerine kalmıştır. Hemen şehri terkeder. Kadının bahsettiği 39 Basamak'ı araştırmaya koyulur. Kendini büyük bir casusluk olayının içinde bulan kahramanımız hem casuslardan kaçar, hem de cinayet zanlısı olarak arandığından polislerden.


Trende karşılaştığı ve onu ihbar eden kadınla tekrar karşılaşır, Kadın önce onun hikayesine inanmaz ve katil olduğunu düşünür ama sonrasında gelişen olaylarla ona yardım eder ve birlikte olayı aydınlatırlar. 39 Basamak'ı, Bay Bellek'in bu olaydaki rolünü...


Kahramanımızın hem casuslar hem polislerden kaçarken girdiği binada konuşmacı yüzbaşı zannedilip kürsüye çağrılması ve yaptığı konuşma filmin keyifli sahnelerinden biri.
Ve de birlikte kelepçelendiği kadınla gecelediği odada kadını korkutmak için yalanlar söylediği sahne...

Hitchcock filmlerini sevdiğim için ben keyif aldım. Oyunculuklar da gayet iyi.
Filmin başrollerinde Robert Donat ve Madeleine Carroll var.

Film kitaptan uyarlanmış ama A. Hitchcock metne pek sadık kalmamış. Ayrıca tiyatro oyunu olarak ülkemizde sahnelenmiş 39 Basamak. Hakan Gerçek, Okan Yalabık, Demet Evgar ve Bülent Şakrak varmış rollerde. Tiyatro sahnesinde bu güzel oyuncuların yorumuyla izlemek isterdim doğrusu.

bir Alfred Hitchcock filmi
1935, İngiltere

gerilim

83 dk.

siyah-beyaz

Türkçe altyazılı


IMDb puanı 8.0/10
THE PRODUCERS

1968, ABD yapımı başarılı bir komedi.

-açıklayıcıdır bilginize-

Filmin konusuna gelirsek: Broadway yapımcısı olan Max Bialystock yaşlı ve zengin kadınları kandırarak müzikallerine para desteği sağlar. Yine bir gün ofisinde bu kadınlardan biriyle görüşürken içeri muhasebeci girer.

Nevrotik muhasebeci Leo Bloom'la tanıştıktan sonra Leo'nun kendi kendine ürettiği kısa yoldan zengin olma fikrini çok beğenir ve birlikte fikri uygulamaya koyarlar. Leo Bloom'a göre, sahnelendiği ilk günden sonra sahneden kaldırılacak berbat bir müzikalin yapımcılığını üstlenirlerse, müzikal için toplanan tüm paralar onlara kalacak ve zengin olacaklardır. Planın ilk aşaması para toplamaktır ve Max bu işi bildiği yoldan halleder. Sıra sahnelenecek müzikale gelmiştir. Max, kendisine getirilen senaryoları okur ve içlerinden kendilerince berbat olanı seçerler.

Beğenmedikleri senaryo kaçak bir Nazi olan Franz Liebken tarafından yazılan "Springtime for Hitler" dir.Müzikali yönetmesi için seçilen yönetmen de senaristi aratmayacak kadar kaçıktır. Oyuncular seçilir ve müzikal sahnelenir. Ne ki Hitler'i anlatan müzikal izleyicileri çok güldürür ve müzikal çok beğenilir.
Tabi iki ortak dolandırıcılıktan hapsi boylar sonunda...


Başrollerinde Gene Wilder ve Dick Shawn'ın oynadığı filmin senaristliğini ve yönetmenliğini Mel Brooks yapmış.


Filmin ilk yarısı daha keyifli ama genelinde başarılı bir komedi. Özellikle Leo'nun histeri krizlerine, Max'in sesli düşünüşlerine, sekreter kıza, Nazi senariste ve final sahnesine güldüğümü söyleyebilirim.



Filmin 2005'te çekilen bir başka uyarlaması daha varmış, ben izlemedim.
Komedi ve klasik sevenler için iyi seçim olabilir.


bir Mel Brooks filmi
1968, ABD

komedi
88 dk.


IMDb puanı 7.7/10

Çarşamba, Eylül 24, 2008


NORTH BY NORTHWEST ( GİZLİ TEŞKİLAT)

Kuzey-kuzeybatı anlamına gelse de Türkçe'ye Gizli Teşkilat olarak çevrilen North by Northwest şu ana kadar izlediğim Hitchcock filmleri arasında gözdelerimden biri oldu.
Başrollerinde Cary Grant ve Eva Maria Saint'ın oynadığı 1959, ABD yapımı filmin konusu kısaca şöyle:

-açıklayıcıdır bilginize-

Filmimiz bir reklamcılık şirketinde yöneticilik yapan Roger O. Thornhill'in, yabancı casuslar tarafından Phillip Vandamm adına kaçırılmasıyla başlar. Ancak ortada bir yanlışlık vardır. R. Thornhill'in CIA ajanı George Kaplan'la hiçbir ilgisi yoktur. Ama casuslar onun George Kaplan olduğunda ısrar etmektedir. Adamlar R. Thornhill'i, Vandamm'ın evine getirirler. Burada G. Kaplan olmadığını söylese de onları ikna edemez. Kendisine zorla içki içirilir ve bir arabaya bindirilir. Arabayı uçuruma sürerlerken ellerinden kaçmayı başarır. Ama bu sefer de alkollü araba kullanmak ve hız yapmaktan yakalanır. Karakola getirildiğinde polislere kaçırıldığını anlatır. Polisler, Vandamm'ın evine gittiğinde, R. Thornhill'in misafirleri olduğunu, içkiyi fazla kaçırdığını söylerler. Polisin kendisine inanmaması üzerine R. Thornhill, kendisine benzetilen George Kaplan'ı aramaya koyulur. Kaplan'ın kaldığı otele gider. Odasına girer çünkü herkes onu George Kaplan sanmaktadır. Vandamm'ın adamları tekrar peşine düşer. Olaylar onu BM binasına kadar götürür.

Burada konuştuğu adam sırtından bıçaklanarak öldürülür. Ne ki R. Thornhill, bıçağı eline aldığında tüm bakışlar ona döner. Cinayeti onun işlediği düşünüldüğünden hemen oradan kaçar ve tren istasyonuna gider. Gizlice trene biner. Polisler peşindedir. Trende ona eşlik edecek bir kadınla yani Eve'le tanışır. Kadın onun kim olduğunu bilmektedir ama onu ele vermez ve trenden birlikte inerler. İstasyonda Eve'in yaptığı telefon görüşmesiyle gerçek George Kaplan'la bir görüşme ayarlarlar. Ama buluşma yerine gittiğinde G. Kaplan yerine üstüne doğru gelen bir planör karşılar R. Thornhill'i. Kandırıldığını anlar. Yine George Kaplan'ı aramak için gittiği bir otelde Eve'le karşılaşır. Odasına giderler. Burada Eve bir telefon görüşmesi yapar ve bir adres alır. R. Thornhill adresi kendi çabalarıyla öğrenir ve peşinden gider. Gittikleri yer bir müzayede salonudur ve Vandamm ve adamları da oradadır. Ve yanlarında da Eve vardır. Vandamm'ın adamlarından kaçmak için müzayedede karışıklık çıkartır. Polis aracına bindirilir ama burada gelen bir telefonla karakol yerine havaalanına götürülür. Burada onu bekleyen önemli biri vardır. Bu kişi sayesinde olayların gerçek nedenini öğrenir ve Eve'in aslında kim olduğunu da.

Film burada bitmiyor tabi. Devamında bol aksiyon sahneleri var yine. Ve olaylar açığa çıkıyor.
Hitchcock severler kaçırmasın derim.

Usta yönetmen A. Hitchcock bu filmde de gösteriyor kendini. Filmin ilk sahnelerinde otobüsü kaçıran, otobüsün kapısı yüzüne kapanan bir adam olarak görüyoruz kendisini.

Film, güzel konusu, başarılı oyunculuğu ve tabiki altında A. Hitchcock imzası olması sebebiyle tavsiye edebileceğim güzel bir film.

Özellikle R. Thornhill'i çölde kovalayan planör sahnesi, müzayededeki diyaloglar, R. Thurnhill'in Eve'in gerçek kimliğini öğrendiği zaman söylediği sözler ( Eve'in yüzüne), Rushmore Dağı Anıtı'nda geçen aksiyon sahneleri en sevdiğim kareleri filmin.










bir Alfred Hitchcock filmi

1959, ABD

drama, gerilim

136 dk, renkli

Türkçe altyazılı



THE LADY VANISHES ( KAYBOLAN KADIN)

Alfred Hitchcock imzalı bir gerilim filmi daha. The Lady Vanishes oldukça eski bir yapım, 1938 'de çekilmiş. Hitchcock'un Hollywood'a yerleşmeden önce İngiltere'de çektiği filmlerinden biri Kaybolan Kadın.

Başrollerinde Margaret Lockwood ve Michael Redgrave'in oynadığı filmin konusu kısaca şöyle:
-açıklayıcıdır bilginize-
Film, bindikleri tren düşen çığ yüzünden ilerleyemeyince küçük bir Macar kasabasında mahsur kalan yolcuların, otelde oda bulma telaşlarıyla başlıyor. İngiltere'ye gidebilmek için otelde gecelemek zorunda kalan yolcular arasında genç ve güzel Iris Henderson da vardır. Iris, odasının üst katından gelen sesler yüzünden şikayet ettiği müzisyen Gilbert'la aynı odayı paylaşmak zorunda kalır. Ertesi gün, tren yola devam eder. Trende Iris'e, otelde tanıştığı yaşlı Bayan Froy eşlik eder. Iris, yemek bileti almaya giden Bayan Froy'un dönmemesi üzerine telaşlanır ve trende onu aramaya başlar.

Ama herkes, trene Bayan Froy adında kimsenin binmediğini, Iris'in yanında kimse olmadığını söylemektedir. Iris'e önce kimse inanmaz. Trene binmeden önce kafasına düşen saksı yüzünden halüsinasyon gördüğünü söylerler. Ama Iris, Bayan Froy'un orada olduğunu ispatlayan bazı delillerle müzisyen Gilbert'ı da kendi safına çeker ve birlikte Bayan Froy'u aramaya başlarlar. Yalnız trende, Bayan Froy'un ortadan kaybolmasına sebep olan birileri de onları izliyordur...

Bayan Froy dediği gibi sadece bir dadı mı yoksa peşine bir çetenin düştüğü önemli biri mi?
...




Film, Hitchcock severlerin hoşuna gidecek fikrimce başarılı bir film. Özellikle çekim tarihini de düşünürsek.

bir Alfred hitchcock filmi
1938, İngiltere

gerilim, aksiyon, romantik

97 dk.,
siyah-beyaz
Türkçe altyazılı


IMDb puanı 8.2/10. Top 250'de 187. sırada.

Salı, Eylül 23, 2008

LOVE STORY

-açıklayıcıdır bilginize-

Bir sinema klasiği daha: Love Story. Başrollerinde Ali MacGraw ve Ryan O'Neal'ın oynadıkları 1970, ABD yapımı filmin konusu kısaca şöyle:

Köklü ve zengin bir aileden gelen Oliver Barrett, Harvard'da hukuk eğitimi almaktadır. Radcliffe Koleji'nde müzik öğrencisi olan Jennifer Cavalleri'yle kütüphanede tanışırlar ve birbirlerine aşık olurlar.

Evlenmeye karar verirler ancak Oliver'ın babası kendileri gibi köklü ve zengin bir aileden gelmeyen Jennifer'la evliliğine karşı çıkar. Oliver babasını karşısına alır ve Jennifer'la evlenir. Babasıyla görüşmeyi keser. Oliver'ın okul masraflarını karşılayabilmek için ikisi de farklı işlerde çalışır. Jennifer çocuk istemektedir. Doktorunun yaptığı kan testinde Jennifer'ın lösemi olduğu anlaşılır. Oliver, babasından yardım istemeye gider.


Jennifer hastaneye yatırılır ama hastalık son saatlerini yaşatır ona...



Unutulmaz film müziğiyle ve unutulmaz repliğiyle " Aşk, asla pişman olmamaktır"
( İlkinde Jennifer'ın Oliver'a söylediği bu sözü, ikinci olarak Oliver, babasına söylüyor duygusal bir sahnede.) önemli bir klasik.

Pek çok ödül toplayan filmin aldığı tek Oscar, En İyi Orjinal Müzik dalında olmuş.


bir Arthur Hiller filmi

1970, ABD

aşk, dram

Türkçe dublajlı

99 dk.


Film konusu itibariyle Türk filmlerinin hikayelerini aratmıyor. Ama klasik filmleri ve tabiki romantik filmleri sevenler izlemeli.

iyi seyirler...

WİNDSTRUCK

My Sassy Girl'ü izleyenler için filmin devamı niteliğinde bir aşk masalı. Film, bütün olarak devam filmi değil ama bazı sahnelerde özellikle son sahnede My Sassy Girl'ün devamı olduğu izlenimini bırakıyor izleyicide. Daha doğrusu My Sassy Girl'ün öncesi, Hırçın Kız'ın önceki hayatını anlatıyor Windstruck.

Konusuna gelelim: Kahramanlarımız bir hırsızlık olayında karşı karşıya gelirler. Ne ki polis memuru esas kız, hata yapar ve yanlış adamı yakalar yani esas oğlanı. Kısa süre sonra gerçek anlaşılır.

Daha sonra esas oğlan devriye görevinde kendisine eşlik edecek polisin, onu yanlışlıkla yakalayıp başına işler açan polis olduğunu görür. Birlikte komik maceralar yaşarlar. Esas oğlan, öğretmendir ama polis memuru kızla tanıştıktan sonra, onu görevlerinde yalnız bırakmaz ve peşinden gider. Çünkü kıza aşıktır ve ona birşey olmasından korkuyordur. Genç polis, yine bir olayın peşindeyken o da gider peşinden ve kazara polisin silahından çıkan kurşunla vurulur...

Devamını yazmayacağım ama filmin şu meşhur "Ghost" filmine benzer sahneleri olduğunu, filmin fantastik sahneleriyle filmin bir aşk masalına dönüştüğünü ve Güney Korelilerin romantizmi çok güzel ifade ettiklerini söylemeliyim.

Ayrıca Amerikan sinemalarında gördüğümüz müstehcen sahnelere benzer hiçbir sahne yok ve bu da Güney Kore filmlerini farklı bir yere oturtuyor. Çok daha naif ve çok daha güzel romantizm var filmlerinde.




bir Jae-young Kwak filmi

2004 yapımı, Güney Kore
dram,romantik, komedi,suç
123 dk.
Türkçe altyazılı

Pazartesi, Eylül 22, 2008

MY SASSY GIRL / HIRÇIN KIZ

Sinemaya merak saldığım şu günlerde en keyif alarak izlediğim, favori filmlerim arasında yerini almış, romantik komedi sevenlere hatta sevmeyenlere bile tavsiye edilebilecek bir film My Sassy Girl.
( Sevmeyenlere tavsiyem bu film Güney Kore sineması, alıştığımız Hollywood filmleri gibi değil. Çok daha başarılı, çok daha naif...)

Güney Kore sinema serüvenim bu filmle başladı ( Dizi olarak Düşlerimin Prensi'yle ) ve bambaşka bir sinema dünyasına adım attığımı hissettim. Güney Kore sineması izlemeye devam...

-açıklayıcıdır bilginize-
Gelelim ülkesinde ve çevre ülkelerde rekorlar kıran, sonrasında bir ABD film şirketi tarafından çekim hakları satın alınan Hırçın Kız'ın konusuna:
İlk karşılaşma metro istasyonunda sarı çizgiyi geçip raylara düşmek üzere olan alkollü genç kızın kolej öğrencisi Kyun-woo tarafından geri çekilmesiyle olur. Ardından metroya binerler. Genç kız olaylı metro yolculuğu sırasında ( herkese sataşma, istifra...) bayılıp yere düşmeden önce kendisini kurtaran Kyun-woo'ya dönerek "Sevgilim" der ve düşer. Kyun-woo, kızla alâkası olmadığını söylese de yolcuların tepkisinden korkar ve kızı sırtına alır, bir motele götürür.


Ertesi gün kız onu arar ve görüşmek istediğini söyler. O günden sonra kızla aralarında komik ve duygusal bir ilişki başlar. Kızın hırçınlığı ve Kyun-woo'nun naifliği birleşince harika bir hikaye çıkmış ortaya.


Ve önemli bir karar verirler. Birbirlerine mektup yazarlar, zaman kapsülü adını verdikleri bir kaba mektupları koyarlar ve bir ağacın dibine kapsülü gömerler. İki yıl sonra aynı ağacın dibinde buluşacaklar ve mektupları okuyacaklardır. İki yıl hiç görüşmeyecekler ve böylece sevgilerini sınayacaklardır. Sonrası ne mi olur? İzleyin...

"Kader, sevdiğin kişi için tesadüflerden bir köprü inşa etmektir."...

Kyun-woo'nun topuklu ayakkabı giydiği sahne, kızın piyanoyla çaldığı müzik, son sahne unutulmayacak sahneler. Bu sahnelerden bolca var filmde.

Film, Ho-sik Kim tarafından yazılan aşk mektuplarının - internette yayınlanmış- kitaplaştırılması ve sonrasında filme çevrilmesiyle oluşmuş. Yani filmin hikayesi -pazarlama stratejisi değilse tabi- gerçekmiş.

bir Jae-young Kwak filmi
2001 yapımı, Güney Kore

dram, komedi, romantik

Korece, İngilizce ( Türkçe altyazılı)

123 dk.


IMDb puanı 8.1/10.


Şu an dinlediğiniz müzik de bu filmde Hırçın Kız'ın piyanoyla çaldığı müziğin flüt versiyonu. Umarım beğenmişsinizdir...

Pazar, Eylül 21, 2008


ROPE / İP ( ÖLÜM KARARI )

Güzel bir Alfred Hitchcock filmi daha... Rope /İp diğer adıyla Ölüm Kararı, usta yönetmenin en keyif aldığım filmlerinden biri oldu.

Başrollerinde James Stewart, John Dall ve Farley Garanger'ın oynadığı film, gerçek bir olaydan tiyatro eserine, tiyatro eserinden de yapımcılığını ve yönetmenliğini A. Hitchcock'un yaptığı sinema filmine uyarlanmış.

Kısaca filmin konusuna gelelim: Brandon ve Phillip aynı evi paylaşan iki üniversite öğrencisidir. İki arkadaş, üniversitedeki hocaları Rupert'ın (James Stewart), Nietzche'nin "Üst-insan" felsefi kavramından da etkilenerek şiddetle savunduğu "yeteneksiz kişilerin yaşamaya hakkı olmadığı" görüşünden hareketle, arkadaşları David Kentley'i öldürmeye karar verirler. ( Film, bu sahneyle başlıyor)

Evlerine gelen arkadaşları David'i iple boğarak öldürürler ve cesedi antika bir sandığın içine koyarlar. İki arkadaş aynı gün için bir kutlama düzenlemiştir ve misafirler sırasıyla gelir. Misafirler arasında öldürülen David'in babası,teyzesi,nişanlısı da vardır. Hocaları Rupert da gelir davete. İki arkadaş, David'i koydukları sandığın üzerini örtüp yemek masası haline getirirler ve yemeği orada yerler. Herkes endişelidir çünkü David hala gelmemiştir. Brandon ve Rupert'ın yemek sonrası başlattıkları sohbet Phillip'i iyice gerer çünkü Rupert'ın herşeyi anlamasından korkmaktadır. Rupert'ın savunduğu görüş üzerine uzun bir konuşma geçer. Kutlama biter ve herkes evine döner.
Rupert da evden ayrılmak üzere şapkasını alır. Ama aldığı şapka yanlıştır çünkü içinde David'in isminin harfleri D.K vardır. Rupert, David'in o gün orada olduğunu anlar. Evden çıkar ama kısa süre sonra sigara tabakasını unuttuğunu bahane ederek eve tekrar girer. Phillip'in davranışları ve Brandon'ın sözlerinden iyice şüphelenir ve onları konuşturmaya başlar.
Olayı çözer mi? Evet, ama nasıl çözdüğü izlemeyenlere kalsın.

Filmle ilgili birkaç not: Film, A. Hitchcock'un ilk renkli filmi, ayrıca yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptığı ilk ve tek film.
Alfred Hitchcock, çoğu filmlerinde olduğu gibi bu filmde de kendini çok kısa da olsa gösteriyor. Bu duruma yani gösteri sanatlarında insanlar tarafından çok bilinen birisinin ekranda kısa olarak görülmesine "cameo görüntü" deniyormuş. Ayrıca film tek mekanda çekilmiş. ( Evin salonu)

Film ve filmde işlenen temalar hakkında detaylı bilgi isteyenler için:
wikipedia


bir Alfred Hitchcock filmi
1948, ABD
suç, dram, gerilim
renkli, 80 dk.

Perşembe, Eylül 18, 2008

12 ANGRY MEN ( 12 KIZGIN ADAM)

Yıllar önce izlediğim, sinema klasiklerine merak saldığım şu günlerde tekrar izlediğim, sinema tarihinin en başarılı filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm 12 Kızgın Adam, 1957, ABD yapımı bir Sidney Lumet filmi. (Daha önce yorumladığım Doğu Ekspresi'nde Cinayet filminin de başarılı yönetmeni kendisi)

12 Kızgın Adam, adından da anlaşılacağı gibi 12 jüri üyesini temsil ediyor. Filmin konusuna gelelim: Babasını bıçaklayarak öldürdüğü iddiasıyla yargılanan genç, son olarak jürinin kararını beklemektedir. Jüri "suçlu" kararı verirse genç idam edilecektir.

Her biri ayrı yerlerden gelen bu on iki kişi gencin kaderini belirleyecektir. On iki jüri üyesi son kararı vermeleri için bir odaya alınır (Filmin tamamı bu odada geçiyor). Jüri üyeleri oylama yaparlar ve biri hariç herkes gencin "suçlu" olduğuna kanidir. Çünkü elde kuvvetli deliller vardır. Adamın öldürüldüğü bıçak, oğlunun yeni aldığı bıçağıdır. Karşı binanın penceresinden, adamın oğlu tarafından öldürüldüğünü gören bir kadın ve cinayetin işlendiği dairenin alt katında oturan yaşlı adamın sözleri vardır bir de...

Herkes bir an önce "suçlu" kararı verip evlerine dönmek istemektedir ama "suçsuz" oyu kullanan jüri üyesi Davis, bu kararın kolay verilmemesi gerektiğini ortaya koyduğu fikirlerle anlatmaya çalışır. İki, üç derken dokuza kadar ulaşır "suçsuz" yorumları. Ve nihayetinde tek kişi kalır "suçlu" diyen, o da gencin "suçsuz" olduğuna ikna olsa da...

Devamını izlemek isteyenlere bırakıyorum.

Film tek mekanda geçmesine rağmen kesinlikle izleyiciyi sıkmıyor. Zaten filmde sürekli gerilim havası olduğundan bu da merak duygusunu ayakta tutmaya yetiyor. Film "guilty" ve "not guilty" replikleriyle unutulmaz filmlerim arasına girdi bile.

Filmin başrolünde jüri üyesi Bay Davis'i canlandıran Henry Fonda var ama tüm oyuncular başrol oyuncusu kadar rol üstlenmişler filmde ve çok başarılı bir film ortaya çıkarmışlar. Yani bu filmin tüm oyuncuları başrolde diyebilirim.

Klasik film sevenler kaçırmasın…


bir Sidney Lumet filmi

1957, ABD
dram, gerilim
siyah-beyaz
96 dk.

Film IMDb'de 8.8 /10 puanıyla 10.sırada

REBECCA

Alfred Hitchcock'un yönettiği 1940, ABD yapımı "En İyi Film" dalında Oscar kazanmış başarılı bir film.
Filmde başrolleri Laurence Olivier ve Joan Fontaine paylaşıyor.

Kısaca filmin konusu şöyle: Başroldeki genç kız, yardımcılığını yaptığı Mrs.Van Hopper ile birlikte gittiği Monte Carlo'da, ünlü ve zengin Maxim de Winter'la tanışır. Mr. de Winter eşini kısa süre önce bir deniz kazasında kaybetmiştir. Genç kız ve Mr. de Winter, Mrs. Van Hopper'ın soğuk algınlığına yakalanıp odasından çıkamamasını fırsat bilerek birlikte vakit geçirirler. Gitme zamanı gelince Mr. de Winter genç kıza evlenme teklif eder. Evlenirler ve Mr. de Winter'ın muhteşem malikanesi Manderley'e gelirler. Manderley'in çalışanları genç kızdan hoşlanırlar, biri hariç.
Malikanenin kahyası Bayan Danvers genç kızdan hiç hoşlanmaz, çünkü o birinci Mrs. de Winter'ın -yani filme de adını veren Rebecca'nın- unutulmamasını istemektedir. Bayan Danvers, Rebecca'ya hayrandır ve bu hayranlığı yeni Bayan de Winter'a fazlasıyla hissettirir.

Mr.de Winter eşiyle yürüyüşe çıktığı sırada deniz kenarında bir kulübe görürler. Mr. de Winter'ın tüm ikazlarına rağmen karısı kulübeye gider ve kulübenin Rebacca'nın eşyalarıyla dolu olduğunu görür. Mr. de Winter Rebecca'yı hatırlatan her şeyden kaçmaktadır...

Bir gün denizin dibinde içinde ölü bir kadının olduğu bir tekne bulunur. İşin tuhafı bu kadın, daha önce cesedi kayalıklara çarpan ve sonrasında Rebecca diye teşhis edilip gömülen kadının ta kendisidir (yani Rebecca!).
Bayan de Winter'in üzüntüsüne, kıskançlığına daha fazla dayanamaz Maxim de Winter ve başlar gerçekleri anlatmaya...
Ama kendisinin bildiklerinin yanlış olması da kuvvetle muhtemeldir...

Evlendikten sonra bir ada kavuşan genç kız yani Bayan de Winter, hep Maxim'in Rebecca'yı unutamadığını, onu hâlâ sevdiğini düşünür. Ama nefret de sevgi kadar güçlüdür...

Gelişen olaylar Bayan Danvers'ın cinnetiyle son bulur, Manderley kül olur ama kahramanlarımız artık mutludur...

Filmin adı Rebecca evet ama Rebecca diye bir karakter oyuncu olarak filmde gözükmüyor. Rebecca ölmüş eş olarak yaptıklarıyla, söyledikleriyle hatırlatılıyor. Rebecca'nın güzelliğinden bahsedilmiş sürekli. Aslında tek kare de olsa A. Hitchcock, Rebecca'yı gösterseydi iyi olurdu sanki. Gerçi film bu şekliyle çok başarılı olmuş.

Oyunculukların çok başarılı olduğu filmde fikrimce en güzel işi Joan Fontaine çıkarmış.

Film, İngiliz yazar Daphne du Maurier'in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmış. Kitabın Jane Eyre adlı romandan esinle yazıldığı söyleniyormuş. Charlotte Bronte'un meşhur kitabını henüz okumadım ama merak ediyorum doğrusu.


Alfred Hitchcock filmi
1940, ABD yapımı

drama, gerilim

130 dk.
,siyah-beyaz
Yorum bekleyen kitaplar birikti ve yorum bekleyen filmler de öyle.
Sevinç Çokum / Kayıp İstanbul'u uzun zaman önce okuyup yorumunu da yazmıştım aslında ama blogda değil. Umarım, yakın zamanda bu güzel kitapla ilgili düşüncelerimi paylaşacağım.
Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk da güzel bir yorumu hakettiği için biraz bekleyecek galiba, gerçi belli de olmaz.
Ve son biten kitap, benim için yeni bir yazar, Orkun Uçar ve Kızıl Vaiz. Hakkında güzel şeyler yazacağım bir kitap...




Bir gazetenin haftasonu ekinde bir sinema eleştirisi okumuştum ve ertesi gün eleştirisini ok
uduğum filmi izleme imkanım oldu, büyük tesadüf. Zaten filmin kendisi de bol tesadüflü, keyifli bir film.
Filmin adı My Sassy Girl / Hırçın Kız, Güney Kore sinemasından.






İkinci film, A. Hitchcock'un 1940 yılında En İyi Film dalında Oscar kazanan Rebecca'sı...







Üçüncü film, izlemeyi yeni bitirdiğim 1957 yapımı, 12 Angry Men / 12 Kızgın Adam...


Sırada okunacak bir Halide Edip kitabı, A. Hitchcock'tan izlenecek bir başka film: Rope (İp)...

iyi okumalar ve iyi seyirler...

Pazar, Eylül 14, 2008


ANİMA MUNDİ ( DÜNYANIN RUHU)

Susanna Tamaro

Komşu kitaplıktan bir başka kitap: Anima Mundi. Yazarın meşhur kitabı Yüreğinin Götürdüğü Yere Git'i sanırım lise yıllarında okumuştum. Üslup olarak iki kitabın benzerlikleri var.

Anima Mundi'de: Romanın kahramanı/ başkişisi Walter adında genç bir erkektir. Walter ailesiyle birlikte İtalya'nın küçük bir kentinde yaşamaktadır. Babasının öfke nöbetlerine ve annesinin tüm bunlara karşı sessizliğine tahammül edemez ve bir gün evden kaçar. Arkadaşlarıyla alkollü olarak bindikleri araba kaza yapar. Hastanede yattıktan sonra alkolik gençlerin tedavi edildiği merkeze gider. Burada Andrea ile tanışır. Eve döndüğünde annesinin bulduğu bir işte çalışmaya başlar ama bu da uzun sürmez. Bir doğum günü sabahı sırtında çantasıyla terkeder evini.
(Yazar burada son bulan bölüme "Ateş" adını vermiş. Walter'ın kaçışıyla "Toprak" bölümü başlıyor)
Roma'ya gelir. Lokantada iş bulur. Bir oda kiralar, bir de oda arkadaşı vardır, Federico. Walter, iş dışındaki vakitlerini kütüphanede geçirir. Önceleri çok okur, sonrasında yazmaya başlar. Yazdıklarını Federico okumuştur ve ona yardım etmeyi teklif eder. Walter'ı Neno adında ünlü bir senaryo yazarıyla tanıştırır. Walter, uzun süre yazdığı "Ateşler İçinde Yaşam" kitabının basılmasını bekler. Kitap basılır ama çok az satar. Geçinebilmek için güldürü filmi (!) senaryoları yazmaya başlar. Uzun aradan sonra Neno'nun daveti üzerine evine gider. Orada tanıştığı kendinden yaşça büyük ve evli Orsa'yla kısa süreli ilişki yaşarlar. Orsa tarafından terk edildiğinin ertesi günlerinde hayatının ikinci trafik kazasını geçirir. Komada kalır. Bir ay sonra evine döner. Telesekreterinde babasının aylardır düşkünler evinde tedavi gördüğünü söyleyen komşularının mesajı vardır. Eşyalarını hazırlar, eve doğru yola çıkar.
("Rüzgar" adlı son bölüm burada başlıyor.)
Evinden ayrılalı uzun yıllar geçmiştir. Annesi yıllar önce ölmüş, babası ise düşkünler evinde son günlerini yaşamaktadır. Walter evine gittiğinde kendisine birkaç ay önce gönderilmiş bir mektup bulur. Gönderen Andrea'dır, Walter'ı yanına çağırmaktadır. Walter babasını görmeye gider. Günlerce yanında kalır. Babasının ölmeden önceki son sözleri Walter'a "Bağışla beni!"dir. Babasının ölümünden sonra Andrea'nın çağrısına uyar ve mektupta yazılı adrese gider. Burası küçük bir manastırdır. Yaşlı bir rahibeden başka kimsenin olmadığı manastırda Andrea'nın kendisine bıraktığı mektuplardan onu tanımaya, anlamaya çalışır ve niçin intihar etmiş olduğunu da...
Walter, rahibenin yanında kalır ama onun ölümüne dek onunla birlikte sorgular hayatını. Belki de doğduğundan beri aradığı huzura, dinginliğe Andrea'nın sayesinde gittiği küçük manastırda erer. Çünkü artık bağışlamayı öğrenmiştir...

Kitap başlarda sıkıcı gelse de ilerleyen sayfalarda akıcılık kazanıyor. Yazarın şiirsel bir dili var. Örneklemeleri de çok hoş ve bilgilendirici (Kitapların bu özelliğini seviyorum, içinde alıntı yapan kitapları da).

Kitap bir anlamda nefretin bağışlamaya dönüş süreci...

"Çamurda yetişenler de demiştim o zaman kendime, bir yerde geriye dönüş yapabilir, arınabilir, temizlenebilir ve başlangıçtaki masumluğuna kavuşabilir. İyi, ama başlangıçtaki masumluk neydi? Belki de acıyla tanışmamış olma halinden başka bir şey değildi." ( syf: 95)

Anima Mundi:
Anima Mundi terimi Okült( gizlicilik) terminolojinin bir terimi olup, Dünya gezegeninin tümüyle bir canlı varlık olduğu kavramını dile getirmek üzere “Dünya canı” anlamında kullanılır. Zaten Latince’deki iki sözcükten oluşturulmuş terim de sözcük anlamıyla bu anlama gelir. Simyacı Basilius Valentinus’un “Dünya ölü bir vücuttan ibaret değildir” sözüyle belirttiği Anima Mundi kavramı'nı kabul eden görüşe göre, insan bedeninde olduğu gibi, Anima Mundi’nin bedeninde de sinir sistemi, dolaşım sistemleri, solunum sistemi ve çakralar mevcuttur. Anima Mundi’nin, insan varlığında olduğu gibi, ruh, süptil beden ve maddi beden olarak, üçlü bir yapıya sahip olduğu kabul edilir.
kaynak: Vikipedi

Can Yayınları, basım yılı 1997, 256 syf.

Cumartesi, Eylül 13, 2008


BAŞKASI OLDUĞUN YER

Leyla İpekçi

Okumayı uzun zamana yaydığım kitaplardan bir diğeri. Okumayı nihayet bitirebildiğimde ve kitabın kapağını kapattığımda kafamda net bir şeyin kaldığını söyleyemeyeceğim ne yazık ki. Hoşnutluğa gelince de sevemedim açıkçası.

Aslında yeni bir yazar benim için Leyla İpekçi. Yazarı her ne kadar okuduğum tek kitabıyla sınıflandırmak istemesem de "girift" yazarlar sınıfına dahil etmek durumundayım.

Öncelikle kitap, tür olarak roman diye geçse de, kafanızda şekillenen romanla alâkası yok ya da roman deyince ne anlıyorsanız bu kitapta onlar yok. Kitap romandan ziyade denemeler bütününü çağrıştırıyor.

Enteresan kapak resmiyle, bölüm başlarında yer alan ayın evrelerini gösteren resimler farklı bir kitap okuyacağımı hissettirmişti öncesinde ama keyifli bir farklılıktan ziyade yorucu bir farklılıkla karşılaştım.

Başkası Olduğun Yer, anlatıcı kişinin babaannesinin ölümünden sonra kendi kendine yaptığı iç ve dış hesaplaşmaları konu alıyor. Kitaba dini ve mistik bir hava hakim.

Yazar sosyoloji eğitimi almış, yazılarına da sirayet etmiş bu. Ama daha çok felsefi anlamlarla dolu bir kitap. Genelinde bir arayış var kitabın. Yazarın -yahut karakterin- dünya görüşünün her paragrafta, oldukça farklı imgelerle yer bulduğu kitap; mutfak raflarındaki baharatlardan, çeşit çeşit reçellerden başlayıp hayatın pek çok kokusunu, tadını duyumsayan, duyumsatan bir kitap olmasına karşın, her cümlenin imge, mecaz, sembolik anlatımla yüklü olması kitabı akıcılıktan epeyce uzaklaştırıyor.

Yazar, Milliyet Sanat dergisinin " İlk Kitap İlk Baskı" yarışmasında birincilik ödülü almış Maya adlı romanıyla, 1998 yılında. Belki de ondan başlamalıydım...


"Ya Rabbim;

Konuşmak istemiyorum. İstemiyorum izzet tacımı kaptırmak. Bir şeyler beklemek ondan bundan. Oyalanmak. Kendimi anmak istemiyorum her duyduğum hikayede. Ne de dünyayı içine alan her acıyı dışlayarak bakmak aynaya."
( syf: 41 / arka kapak)



Kanat Kitap, basım yılı 2005, 166 syf.

Perşembe, Eylül 11, 2008


KASABANIN EN GÜZEL KIZI

Charles Bukowski

Kendi kitaplarımı bitirdim, yeni siparişten önce yorum bekleyenleri yazayım dedim ama yine duramadım ve komşumun kitaplığından iki kitap aldım. Biri bu kitap, diğeri Susanna Tamaro'nun Anima Mundi kitabı. Bukowski'yi bir saatte bitirdim, ikinciye başladım. Ama ikisi de pek hoşnut etmedi beni.

C. Bukowski daha önce okumamıştım (bilmeden doğru mu yapmışım ne!) komşu kitaplığında görünce, bunun yazarla tanışmak için iyi bir fırsat olduğunu düşündüm. Yazarla tanıştım evet, ama bazı çevrelerin övgüyle bahsettiği bu yazarın kitabının her sayfasında değil her paragrafında içki, kadın, cinsellik ve fazlasıyla argo, küfür yer almakta. Yazar kitabında kendini ele vermiş ama vermemiş olsaydı bile, hikayelerini yazarken -kendi deyimiyle- fıçılarca, şişelerce içki içtiğini ve aklının pek de başında olmadığını kolayca anlayabilirdik.

Kitap yazarın seçme öykülerinden oluşuyor: Kitaba adını veren Kasabanın En Güzel Kızı, 15 cm, Tecavüz, Buluşma, Hür Hayvanat Bahçesi, Kid Stardust Mezbahada, Sülük Üzerine Notlar ve Pis Moruğun Notları'ndan Seçmeler...

Amerikalı şair, roman ve öykü yazarı Bukowski "yeraltı edebiyatçısı" ve "postmodern yazar" olarak tarif edilmekte.
Açıksözlülüğünün -gereksiz ve sınırsız- ne boyutta olduğunu anlamak için, geçirdiği sayısız basur ameliyatlarını konu alan kitabına verdiği ismi görmek yeterli.
(ben buraya yazamıyorum...)

Yazarla tanışmadıysanız, tanışmak için iki kere düşünün derim...


Metis Yayınları, basım yılı 1995, 124 syf.