Cuma, Ekim 31, 2008


ONLY ANGELS HAVE WINGS / MELEKLER KANATLI OLUR

Başrollerinde Cary Grant ve Jean Arthur'un oynadığı 1939, ABD yapımı Howard Hawks filmi.

Gelelim filmin konusuna:

-açıklayıcıdır bilginize-

Bonnie Lee (J.Arthur) gemisini beklerken Güney Amerika'da küçük bir havaalanına uğrar. Kaptan pilot Geoff Carter (C. Grant) posta uçaklarına ait bu küçük havaalanının yöneticisidir.Tehlikeli ve sisli havalarda da yapılan bu uçuşlarda kaza yaşanmasına ve ölümlerin gerçekleşmesine rağmen, yağışlı havalarda uçakların havalanmasına izin veren Geoff'ten pek hoşlanmasa da kısa sürede Geoff'in soğuk duruşu ve kararlı tavrından etkilenen Bonnie, şehirde bir süre daha kalmaya karar verir, en azından gemi tekrar gelene kadar.

Bu arada posta pilotlarının arasına yeni bir isim daha katılır. Geçmişinde kötü hatıraları olan bu adamı kimse aralarına almak istemezken, en iyi arkadaşına rağmen -ki arkadaşının kardeşinin ölümüne sebep olmuştur bu adam- Geoff onu işe alır ve kimsenin uçmak istemediği kötü havalarda posta görevini ona verir. Kötü adamımız karısıyla birlikte gelmiştir. Judy ( Rita Hayworth) yani karısı yıllar önce Geoff'i terk eden sevgiliden başkası değildir.


Geoff aynı şeyleri tekrar yaşamak istemediğinden Bonnie'nin ilgisine karşılık vermez önceleri ama varlığından da memnundur. Yine bir kötü hava uçuşu yapılacaktır. Göreve Geoff ve arkadaşı çıkacaklardır ama Bonnie korkutmak için eline aldığı tabancanın ateşlenmesiyle kazara Geoff'i kolundan vurur. Geoff'in yerine göreve kötü adam ve adamın düşmanı, Geoff'in arkadaşı birlikte giderler. Kaza olur ama bu sefer kötü adamımız uçağı terketmez. Ama Geoff'in arkadaşı ölür. Ölmeden önceyse kötü adamı affeder ve onu aralarına almaları gerektiğini söyler Geoff'e.

Yeni bir uçuş daha olacaktır, Bonnie ise gemiye binmek için hazırlanmıştır. Geoff'in "kal" demesini bekler ve Geoff kendince cevap verir ona, yazı-turayla...

...........................................

Yine güzel bir film, üstelik Cary Grant oynuyor, yönetmen de Howard Hawks.
Daha ne olsun :-)

bir Howard Hawks filmi
1939, ABD yapımı
siyah-beyaz
Türkçe altyazılı
dram, macera, romantik
121 dk.

IMDb puanı 7.6/10.

Cuma, Ekim 24, 2008


MONKEY BUSINESS/ MAYMUN AKLI

Başrollerinde Cary Grant, Ginger Rogers ve Marilyn Monrooe'nun oynadığı 1952, ABD yapımı bir Howard Hawks filmi.

Gelelim bu komedi filminin konusuna:
-açıklayıcıdır bilginize-
Dr. Barnaby Fulton (Cary Grant), insanları gençleştirecek ve sağlıklı yapacak bir formül üzerinde çalışır ama formülü bir türlü tutturamaz. Bir gün, laboratuvarında kafesinden kaçan bir maymun Dr. Barnaby'nin deney tüplerini birbirine karıştırır ve karışımı içilen suya döker. Dr.Barnaby ise kendi formülünü üstünde dener ve ardından maymunun karıştırdığı sudan içer. Birkaç dakikada, Barnaby'de değişiklikler görülmeye başlar. Barnaby, önce gözlüklerini çıkarır, sonra kemiklerinin ağrımadığını fark eder. İlk işi kendine yeni bir takım elbise ve araba almak olur.

Patronu Dr. Barnaby'e ulaşamayınca onu bulması için sekreteri Ms. Laurel'i (Marilyn Monrooe) görevlendirir. Ms. Laurel onu araba galerisinde bulur. Barnaby'nin arabasına birlikte binerler ve beraber keyifli bir gün geçirirler. Yalnız Dr. Barnaby evlidir ve laboratuvarına döndüğünde karısı Edwina (Ginger Rogers) da onu bulmaya oraya gelmiştir.


Edwina, Barnaby'deki değişikliğin farkındadır. Yaşından genç davranan Barnaby'e özenir ve formülden o da içer. Edwina da gençliğine dönmüştür ama Barnaby formülün etkisinden kurtulmuştur. Birlikte balayılarını geçirdikleri otele giderler. Formül Edwina'yı çılgın genç kız günlerine döndürür ve Edwina, Barnaby'nin başına türlü işler açar.Laboratuvara döndüklerinde ikisi de formülün etkisiyle çocuklaşırlar. Edwina, yatağının içinde oturan bir çocuk bulur ve formülün Barnaby'i çocuğa çevirdiğini düşünür. Gerçek bir süre sonra anlaşılır. Deney maymunu çok önemli bir formülü bulmuştur ama Barnaby de bir gerçeğin farkına varmıştır:

"Yalnızca genç olduğunu unuttuğun zaman yaşlanırsın"...


....................................................

bir Howard Hawks filmi
1952, ABD
siyah-beyaz
Türkçe altyazılı
97 dk.
komedi, bilim kurgu

IMDb puanı 7.1/10.

Perşembe, Ekim 23, 2008


BRINGING UP BABY / TEHLİKELİ BEBEK

Başrollerinde Katharine Hepburn ve Cary Grant'ın oynadığı 1938, ABD yapımı Howard Hawks filmi.

Gelelim bu keyifli komedi filminin konusuna:

-açıklayıcıdır bilginize-

David Huxley ( Cary Grant), dört yıldır üzerinde çalıştığı dinozor iskeletini tamamlamak üzere olan genç, yakışıklı ve nişanlı bir paleontologtur. Çalıştığı müzeye bir milyon dolar bağış yapma ihtimali olan Mrs. Random'un avukatıyla görüşmeye gittiğinde başına gelen aksilikler -ki bu aksiliğin adı Susan Vance'den (Katharine Hepburn) başkası değildir- onu alışık olmadığı yepyeni bir maceraya doğru sürükler. Dört yıldır üzerinde çalıştığı iskeletin son parçası köprücük kemiği sonunda eline geçer. Ama henüz paketini açmışken telefonu çalar ve arayan Susan Vance'dır.

Susan, evinde bir leopar olduğunu ve hemen gelmesi gerektiğini söylemektedir. David dediğini yapar ve Baby/ Bebek adlı leoparı Susan'ın çiftliğine götürürler. Çiftlikte David büyük bir sürprizle karşılaşır. Susan, müze için bağış yapmasını istediği Mrs. Random'un yeğenidir. Mrs. Random çiftliğe gelir ama David, içinde bulunduğu komik durum yüzünden ona kendisini yanlış tanıtır.

Bu arada David'in yanında getirdiği iskelet kemiği de ortadan kaybolmuştur. Mrs. Random'un köpeği kemiği saklamıştır. David kemiği bulabilmek için bütün gün köpeği takip eder ama kemiği bulamaz.

Bu arada Leopar yani Bebek, kapattıkları yerden kaçmıştır. David ve Susan, leoparı Mrs. Random'dan saklamaya çalışırlarken aslında Susan'ın kardeşinin onu teyzesine hediye olarak gönderdiğini ve Mrs. Random'un da bundan haberi olduğunu öğrenirler. Kaçan leoparı aramaya koyulurlar. Bu sırada hayvanat bahçesinin kamyonunu görürler ve kamyonun arkasında bir leopar vardır. Leoparın Bebek olduğunu düşünürler ve gizlice leoparı dışarı çıkarırlar. Ama o onların aradığı leopar değildir.

Susan ve David leoparın peşine düşerler ama başlarına gelen komik olaylar onları polis hücresine kapattırır. Yanlış anlaşılmalar yüzünden Mrs. Random ve avukatı Mr. Peabody de hücrede yerlerini alırlar. Susan oynadığı oyunla hücreden kaçar ve leoparı aramaya koyulur ve bir leoparla geri döner polise. Ama yakaladığının hiç de evcil olmayan bir başka leopar olduğunu fark eder. Sonunda leoparı hücreye kapatırlar.

Bu arada David'in nişanlısı nikahını kaçıran David'i bulmaya gelmiştir. David'le ayrılırlar ve David işinin başına döner. Susan elinde bir paketle çıkagelir. Köpeğin sakladığı kemiği bulmuştur. Onu David'e verir ama Susan'ın sakarlığı yine peşlerini bırakmaz...
......................................................

Katharine Hepburn'un güzelliği ve tam bir baş belasını canlandırdığı Susan Vance rolüyle, Cary Grant'ın diğer filmlerinde olduğu gibi başarılı oyunculuğuyla izlemesi oldukça keyifli bir film.

bir Howard Hawks filmi
1938, ABD yapımı

komedi, aile, romantik
siyah-beyaz

Türkçe altyazılı

102 dk.


IMDb puanı 8.0/10.

Çarşamba, Ekim 22, 2008


THE MAN WHO KNEW TOO MUCH (1934) / ÇOK ŞEY BİLEN ADAM

1934, ABD yapımı bir Alfred Hitchcock filmi.
Filmin başrollerinde Leslie Banks, Edna Best ve Peter Lorre var.

Gelelim filmin konusuna:

-açıklayıcıdır bilginize-

Tatillerini İsviçre'de geçirmeye karar veren İngiliz Bob ve Jill Lawrence burada Fransız Pierre Fresnay ile tanışırlar ve dost olurlar. Kısa süre sonra Fresnay, Jill'le dans ettiği sırada silahla vurulur. Ölmeden hemen önce Jill'in kulağına önemli bir şeyler fısıldar.

Polis soruşturma başlatır, ama İngiliz çift polise Fresnay'ın sırrını söylemezler. Çünkü kızları Betsy'nin kaçırıldığını ve eğer polise Fresnay'ın sırrıyla ilgili bir şey anlatırlarsa kızlarının öldürüleceğini söyleyen bir not alırlar.


Fresnay'ın sırrı yabancı bir diplomata Londra'da Albert Hall'de bir suikast düzenleneceğidir. Ama Lawrence çifti kızları Betsy'i tehlikeye atmamak için polise konuşmazlar ve Bob Lawrence kızını kendi bulmaya karar verir...

..........................................

Hitchcock bu filmi 1956'da daha büyük bir bütçeyle tekrar çekmiş.Başrollerde James Stewart ve Doris Day var.

1934 yapımı bu film, İngiliz yönetmenin dünyaca tanınmasını ve Amerikan film endüstrisinin de dikkatini çekmesini sağlayan filmmiş.

Ayrıca, bu filmde oynayan ve daha öncesinde seyrettiğim Arsenic and Old Lace'de de kaçak doktoru canlandıran aktör Peter Lorre'ın konuşmasının kulağa ilginç gelmesinin nedeni, kendisinin İngilizce bilmemesi ( Almanmış) sebebiyle repliklerini fonetik olarak ezberlemiş olmasıymış. Ben de filmleri izlerken aktörün ne kadar yavaş konuştuğuna dikkat etmiştim. Nedeni buymuş...

bir Alfred Hitchcock filmi
1934, ABD yapımı
siyah-beyaz
Türkçe altyazılı
macera, gerilim, dram
76 dk.

IMDb puanı 6.9/10.

DIAL M FOR MURDER / CİNAYET VAR

1954, ABD yapımı Alfred Hitchcock filmi. Frederick Knott’un oyunundan uyarlanan filmin başrollerinde Ray Milland, yönetmenin çalışmayı en sevdiği aktris Grace Kelly
( ek bilgi: Aktörlerden de Gary Grant'ı pek severmiş) ve Robert Cummings var.

Gelelim filmin konusuna:
-açıklayıcıdır bilginize-

Tony Wendice ( R. Milland), genç ve güzel karısının kendisini aldattığını öğrenir. Karısının yazar Mark Halliday ile ilişkisi vardır. Tony, karısına öfkelidir ve onu öldürmeye karar verir. Arabasını satın almak bahanesiyle bir adamı evine davet eder. Adam, Tony'nin üniversiteden arkadaşıdır. Adam onu tanımaz ama Tony kendini hatırlatır ve adamı evine çağırışının gerçek sebebini söyler.

Adamın sicili pek parlak değildir, ismini değiştirmiştir ve kadınları sömürmektedir. Tony, onu tehdit ve parayla cinayeti işlemeye ikna eder. Planını çoktan yapmıştır. Karısının arkadaş olarak kendisiyle de tanıştırdığı Mark Halliday'le birlikte dışarı çıkacaklar ve karısı da o akşam evde olacaktır. Tony, cinayeti işleyecek adamın içeri girebilmesi için binanın merdivenine karısının anahtarını bırakır.

Olay gecesi planlanan gibi Tony ve Mark dışardadır. Margot Wendice (Grace Kelly) ise evdedir ve uyumuştur. Adam, eve girer ve kararlaştırdıkları saatte Tony, kulübeden evi arar ve düşündükleri gibi karısı uyanır. Telefonu açmak için yazı masasına gelir. Telefonu açar ve adam o sırada çorapla onu boğmaya çalışır. Tony de telefondan onları dinliyordur. Margot Wendice, masanın üzerindeki makası adamın sırtına saplar ve elinden kurtulur. Adam ölmüştür. Margot telefondaki kocasına hemen eve gelmesini söyler...

Tony eve gelir. Delilleri değiştirir ve polisi çağırır. Adamın cebine karısının sevgilisi Mark Halliday'e yazdığı bir mektubu bırakır. Polis, adamın Margot Wendice'a şantaj yaptığı için öldürüldüğünü düşünür.Margot Wendice tutuklanır ve mahkeme idam kararı verir.

Ama sevgilisi Mark Halliday işin peşini bırakmaz ve Tony'ye Margot'u kurtarmak için yardımcı olmasını teklif eder. Tony'nin yüklü miktarda parayla gideceğini öğrenen Mark, polis müfettişi ile birlikte olayı çözer. Ve hiç beklemediği bir anda Tony, Margot, Mark ve müfettişi karşısında bulur...
...........................................

Filmin neredeyse tamamı bir evde, salonda geçiyor. Ama gerilim ve merak duygusunun sonuna kadar devam ettiği sevdiğim Hitchcock filmlerinden.

bir Alfred Hitchcock filmi

1954, ABD yapımı

105 dk.
, renkli

Türkçe altyazılı
gerilim

IMDb puanı 8.1/10. Top 250.'de 207.sırada.

Salı, Ekim 21, 2008


THE PARADINE CASE / PARADINE DAVASI / CELSE AÇILIYOR

1947,ABD yapımı bir Alfred Hitchcock filmi.
Romandan sinemaya uyarlanan filmin başrollerinde Gregory Peck ( İlk kez, yine Hitchcock imzalı Spellbound'da izlemiştim, bu ikinci ama devamı gelecek) ve Ann Todd var.

Gelelim filmin konusuna:

-açıklayıcıdır bilginize-
Genç ve güzel Bayan Paradine yaşlı,zengin ve kör kocasını zehirleyerek öldürmekten suçlanmaktadır. Kendisini savunması için ünlü avukat Anthony Keane'i tutar. Keane, eşine âşık genç ve yakışıklı bir avukattır ama Bayan Paradine ile karşılaştığı ilk günden itibaren ondan etkilenir ve onun masumiyetine inanır. Ve onu kurtarmak için Bayan Paradine kendisine pek yardımcı olmasa da davayı alır.


Keane, bu olayda Bay Paradine'in yanından hiç ayrılmayan, onun genç sadık hizmetkarı Andre'nin parmağı olduğunu düşünmektedir. Ve onu bulmak için Paradine ailesinin başka bir şehirdeki evlerine gider ve onu orada bulur. Andre önce Keane'le konuşmaktan kaçar ama sonra ona Bayan Paradine'ın kötü biri olduğunu söyler sadece.


Keane, Bayan Paradine'dan çok etkilenmiştir. Kimsenin dediğini dinlemez ve onu savunmak için suçu Andre'nin işlediğini iddia eder.
Ama olaylar hiç de Keane'in düşündüğü gibi değildir. Bayan Paradine, suçun Andre'nin üzerine kalacağını anladığı sırada itirafını yapar...
Mahkeme biter ve Keane, karısını kendisini beklerken bulur.

...................................................


Kalbiyle hüküm veren bir avukatın büyük yanılgısı, Paradine Davası.
Hitchcock severlere...


bir Alfred Hitchcock filmi
1947, ABD
Türkçe altyazılı
siyah-beyaz
suç, drama, mahkeme


IMDb puanı 6.4/10.

Cuma, Ekim 17, 2008


Bir İstanbul Kitabı

Ve açılır perde... Nice yangınlar görmüş ahşap bir sahnede, çıkar bir adım öne, İstanbul.
Dili lâl, gözleri anlatır yüzyılları, binyılları...
Savaş meydanları, fetihler; mavi sularında sefere çıkan gemileriyle, geçit resmi yapan sultan kayığıyla; camileri, kiliseleri,havralarıyla; aharlanmış kağıda çalınan mürekkep kokusuyla; her renkten insanıyla; yangınıyla, depremiyle; top dökülen zafer günleriyle; şenlikleriyle, kumpanyalarıyla; halkalı şekeri ve kağıt helvasıyla; fesiyle şapkasıyla; bir inkılaptan diğerine, bir devrimden diğerine; bir yanı yıkılan bir yanı inadına ayakta duran, devrildikçe gücünü kendinden alıp kalkan eski zaman oyuncağı hacıyatmaz misali, İstanbul...

Neler gördün ey İslambol, ey Konstantinopolis, ey İSTANBUL...
Yıldızlı göğünün altında nelere tanık oldun bazı gönüllü bazı gönülsüz. Suyun iki yakası ve sen, İstanbul.
Hafızasında sana yer ayırmayan, kare kare, hevenk hevenk seni gönlünde yoğurmayan, seni andıkça "ah!" etmeyen dil, var mıdır dersin? Rüzgar nereden eserse essin, senin kavrulmuş kestane tadını,iyot kokunu,hanımeli baharını,koyu sarı fonda geçen yıllarını savuramayacak boşluğa, sen var oldukça, adın yazıldıkça, hikayelerin anlatıldıkça.

Yine bir kitap oldun sen, tadına doyulmayan...

.................................................................



HEVENK- KAYIP İSTANBUL

Sevinç Çokum


50'li yıllardan günümüze bir İstanbul seyahati vadeden bir kitap sayfalarını çevirdiğim.
Günümüzün tüm imkanlarına rağmen üzerinden atamadığı kofluğuna inat, kuşandığı eskileri içinde albenisini hiç yitirmeyen bir İstanbul panaroması seriyor önümüze yazar.
"16 yaşın gülümseyişiyle" siyah-beyaz bir fotoğraf karşılıyor okuyucuyu daha ilk sayfada. "Allı yeşilli albenili meyve hevenkleri" misali başrollerde İstanbul ve Sevinç Çokum'la yan karakterler eşliğinde, çocukluktan yetişkinliğe hevenk hevenk, tutam tutam, siyah-beyaz fotoğrafların yaşanmışlığıyla yazıya döküyor yazar anlatısını ve bunu unutulmayacak bir kitaba dönüştürüveriyor.

Geçmişe yolculukta ilk durak çocukluk yılları...
İstanbul'un delik işi perdelerden evlerin içine dolan yeşilden sarıya, mercandan erguvan tonlarına elvan elvan ışıkları; karartma günlerinde kullanılan storlu kara perdeleri; çerçeveleri büyüdükçe, camından kaybolan İstanbul'u gösteren pencereleri ( adım adım yiteni daha iyi görebilmek için mi büyütülmüştü pencereler?! )...

Yazarın anlattığı yeşilini henüz yitirmemiş bir şehir İstanbul. Ihlamur Yolu'nda zamanın meşhur türküsü "Mavilim"den kendilerine pay çıkarıp her tondan maviyi üstlerine geçiren genç kızlar...
"Gerçek" sanat icra eden meşhur sesler: Sabite Tur, Mediha Demirkıran, Abdullah Yüce, Radife Erten...

Şehir efsaneleri ve Sevda Tepesi... Sandallarla gelinen Küçüksu'da, çayırlarında hamarat bir annenin tadı demlensin diye günler öncesinden hazırladığı zeytinyağlı dolmaların yendiği,şiş, köfte dumanları eşliğinde ellerde dolu hasır sepetlerle gelinip akşama doğru yorgunlukla dönülen piknik sefâları...

İstanbul vapurlarında bir seyire çıkarır okuyucuyu yazar, bir bardak limonata eşliğinde.Yolcu salonu kapısı açılıp da vapura yürüyen, sabun kokulu elleri, ellerinde simli kırmızı fiyonklu paketleriyle ve iyi giyimleriyle yolcular geçer gözlerimizin önünden, film karesi gibi...

Ada vapurları... Ülev ve Suat... Yolcularının çoğunlukla Rum, Ermeni ve Yahudi olduğu bu ada vapurlarının hevenge takılan gölgeleri...

Yazarın kendi şiiri Mavnalar eşliğinde, ardında küçük bir kayıkla bir mavnayla geçiyoruz Boğaz'ı ve dinliyoruz sahil gazinolarından yükselen zamanın ünlü seslerini...
Derya kuzuları...Balık bolluğu, ucuzluğu sebebiyle fakirin ve orta hallinin baş yemeğiymiş o yıllarda. Balığın bol tüketildiği bir evden, bir çiroz hikayesi dinliyoruz, diğer deniz hikayelerine ilave.

İstanbul fotoğrafının renkli kareleri, sokak satıcıları..."Eski şamdanlar alıyorum" nidasıyla sokak sokak antika eşya toplayan eskiciler... Yine sokak sokak dolaşan, kör makas, bıçak bileyen bileyciler,bakır eşya kalaycıları; su taşıyan sakalar, buzdolabının her evde olmadığı o günlerde, yaz sıcaklarında buz satan buzcular, yoğurtçular, mahalli kıyafetleriyle leblebiciler, keten helvacılar, macuncular; düdüklü Eyüp testisi, fırıldak, kaynana zırıltısı, darbuka satan oyuncakçılar...

Bakkal dükkanlarında gaz tenekelerinin yahut soğan çuvallarının yanına dizilen kiralık kitaplar: Agatha'lar, Kerime Nadir'ler, Mike Hammer'lar...
Hayat, Yelpaze Mecmuaları, Yeni Sabah, Son Havadis'lerden tanınan, takip edilen, beğenilen yabancı meşhurlar: Liz Taylor, Grace Kelly, Gina Lolobrigida, James Dean...
0 eski sinemalar:Emek,Yıldız,Yeni Melek,Saray...

Solgun kareler... Ölümün uğradığı bir evin sokak kapısına dayatılmış bir tabut. O zamanlar ölü yıkayıcısı gelip kazanlarda ısıtılan sularla, bir tahta perde ardında, kendi hanesinde yıkarmış ölüyü. Yoksul semtlerdeyse, mevsim yazsa, taşlığı olmayan evlerin ölüleri sokağa kurulan üstü açık, etrafı çarşafla çevrili derme çatma bir bölmede yıkanırmış. Çocuklar bile kanıksamış olurlarmış bu görüntüyü. "Yokluklar, ölümü hayatın içine böyle çekiveriyor işte"...

Aile, komşular ve tanıdıklardan güzel hatıralar yanında talihsiz olanları da eklemiş satır aralarına yazar, hevenk düğümleri arasına. Düğününe bir gün kala ölen Perihan'ın hikayesi de bunlardan biri...

Zamanın gazete sayfalarına cinayet haberiyle düşen Sarıyer güzeli Sevim. O yıllarda İstanbul'da bu tür hadiseler çok nadir görüldüğünden bu olay uzun zaman anlatılmış insanların dilinde.
Şimdiyse her gün kaç tanesini işitiyor kulaklarımız?

1953'te Çanakkale Boğazı'nda İsveç Gemisi Naboland ile çarpışıp batan 88 denizcimizin şehit olduğu Dumlupınar Denizaltısı ve Dumlupınar Faciası, tarihin kara sayfalarından...

"Çeşniler" başlığıyla yüzümüze özlem dolu bir tebessüm yerleştiriveriyor yazar,Sevim ve diğerlerinin ardından. Malzemesinden çalınmamış, halis tereyağıyla pişirilmiş enfes tatlılardan alabilmek için kuyruklar birikirmiş İstanbul tatlıcılarının kapı önlerinde. Misafire ikramın da seremoniye dönüştüğü ev oturmaları...


Tasarrufu, idareyi bilirmiş o zamanın insanı. Şimdiki gibi hazıra konulmayan yıllar... Yumuşasın diye kireç kaymağına konup kaynatılan Amerikan bezinden dikilen giysiler, çarşaflar, örtüler...
Tahta fırçalarla ovulup temizlenen tahta merdivenler, yer muşambaları; tel dolaplar...
Bitki karışımı merhemleri, envaiçeşit şifalı otlarıyla, baharat kokularıyla attar dükkanları ve Üsküdar...
Kem gözlerden koruyan, nazarı dağıtan yedi dükkan süprüntüsü...
Fotoğraf kıyılarına yahut arkalarına düşülen, iyi kuşamlı kelimelerden dizili küçük kompozisyonvari edebi şölenler...
Tahta bacakları, ip cambazlarıyla cambazhane ve yaz eğlenceleri...
Özentisiz, sade ama vakur duruşlarıyla, en mühimi yabancılaşmamış halis Türkçe adlarıyla eski dükkan tabelaları: Sabır Mağazası, Çam Düğün Salonu, Süsler Berberi... Geçmiş zamanın tatlı ayrıntıları.

Çocukluk oyunları... Evlerin taşlıklarında düzenlenen müsamereler,şişlere geçirilen karton kahramanlarla Karagöz oynatmalar, mangal kömürüyle boyanıp, üzere püsküllü kıyafetler geçirilip Afrikalı yamyam olmalar...

Evlere karakter kazandıran kokular... Kimi salça, kimi hamur kızartması, kimi arap sabunu kokan evlere misafir oluyoruz. Her evin içerisindeki yaşantıyla ilgili kendine has kokusu olduğu ne doğru...

Ve Küçük Ada'daki bir diğer ismiyle Kınalıada'daki yaz mevsiminin geçirildiği ada evi. Ev sahipleri Ermeni olan, duvarlarında fıstık çamı gölgelerinin oynaştığı, bahçesinde mandalina ve dut ağacıyla, gül-i rânâ rayihasıyla yazarın belleğinde yer tutan ada evi. Ermeni ev sahipleri vasıtasıyla ekalliyete dair bilgilere okurluk ediyoruz, yaşayış biçimlerine,adetlerine,düzenlerine...

Tarihi 6-7 Eylül hadiseleri ve gece yarısı dikilen bir Türk bayrağı mevzusu da vardır Hevenk'te.

Perili köşkler, yatırlar; erik, dut, incir,ayva ve Trabzon hurmasının başı çektiği meyve ağaçları; şimdi nesli tükenmiş olan kuş inciri,İstanbul'un kaybolan tatlarından yalnızca biri...
Rengarenk, devasa bir İstanbul yelpazesi, her biri yelpazenin bir dilimi...

Sevinç Çokum, pek çok türde eser kaleme almış başarılı bir yazar.Kitap, tür olarak anlatı olarak geçse de kitaptan pek çok tadı almak mümkün. Eski İstanbul sokaklarında bir gezi, yaşanmış hikayeler...

İstanbul'un yeşili ölmemiş, mavisi solmamış; insanlarının çok daha hoşgörülü olduğu, saygının yitirilmediği, belki daha az gelişmiş -teknolojik bakımdan- ama kesinkes daha huzurlu o günlerine sarı sayfalar ve kahve tonunda harflerle, en güzeli yaşanmışlığıyla seyre çıkmaya, bu edebiyat ve nostalji şöleninden bir lokma da kendinize almaya gönüllüyseniz; yazarla tanışmamışsanız ve illaki İstanbul sevdalısıysanız Hevenk- Kayıp İstanbul'u okumadan geçmeyin...


Yoksa gözleriniz çiçek dürbününden rengarenk dünyalar izlemeyi özlemedi mi?..


Ötüken Neşriyat, basım yılı 2003, 202 syf.


( Bu yazım bir edebiyat dergisi için yazılmıştı ama yazının üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen dergi çıkmayınca, yazıyı blogda yayınlamaya karar verdim...)

Perşembe, Ekim 16, 2008


TO CATCH A THIEF / HIRSIZLAR KRALI

Başrollerinde Cary Grant ve Grace Kelly'nin oynadığı 1955, ABD yapımı bir Alfred Hitchcock filmi.

-açıklayıcıdır bilginize-
Gelelim Hırsızlar Kralı'nın konusuna:
Eski bir mücevher hırsızı olan John Robie ( Cary Grant)
Fransa Riviera'da lüks otellerde yapılmış olan bir dizi mücevher hırsızlığından sorumlu tutulmaktadır. Bütün şüpheler Robbie'nin üzerindedir. Çünkü soygunlar "Kedi" lakabıyla bilinen Robie'nin tarzına uygundur.

Robbie her ne kadar mücevherleri kendisinin çalmadığını söylese de polisin göz hapsindedir ve kendisini temize çıkarmak için onu taklit eden hırsızı bulmaya kararlıdır. Robie, önce sigorta şirketinden zenginlerin listesini alır. Listenin ilk sırasında zengin dul Jessie Stevens ve güzel kızı Frances Stevens (Grace Kelly) vardır. Robie anne ve kızının kaldığı otele yerleşir. Onlardan kimliğini gizler ama bir süre sonra Frances Stevens onun "Kedi" lakaplı mücevher hırsızı olduğunu anlar.

Kız, Robie'den hoşlanmaktadır ve Robie de kızın annesinin mücevherleriyle gerçek hırsızı tuzağa düşürmeyi planlamaktadır. Macera peşinde olan Frances, ona beraber çalışmayı teklif eder. Robie aksini söylese de Frances onun hırsız olduğunu düşünmektedir ve bir gün annesinin mücevherleri çalınır. Polis geldiğindeyse Robie çoktan kaçmıştır. "Kedi" olduğu sanılan bir adam ölü bulunur. Robie, kendisini taklit eden hırsızın ölen adam olmadığını düşünmektedir ve Frances de ona artık inanmıştır.

Bir balo düzenlenir.Gerçek hırsızı yakalayabilmek için Frances ve Robie de baloya katılır. Robie çatıdaki yerini alır. Hırsız çaldığı mücevherlerle çatıda yürürken Robie'yle karşılaşır. Hırsız, eskiden birlikte çalıştıkları arkadaşlarından biridir, kendisine aşık bir kız...

................................................

Güzel bir Hitchcock filmi. Yönetmen bu filminde de kendini gösteriyor. Robie
(C. Grant), polisten kaçarken bindiği otobüste yönetmenimizin yanına oturuyor. Ama Cary Grant'ın başını çevirip bir bakışı var ki yönetmene, gülmemek mümkün değil. İşte o kare:













bir Alfred Hitchcock filmi

1955, ABD yapımı

Türkçe altyazılı

106 dk.

suç, gizem, romantik, thriller (heyecan)

IMDb puanı 7.5/10.

Pazartesi, Ekim 13, 2008

FRENZY / CİNNET

1972, ABD yapımı bir Alfred Hitchcock filmi.

Hitchcock'un yaklaşık otuz yıl sonra İngiltere'ye döndüğü filmi, Londra sokaklarında dolaşan bir seri katilin hikayesini anlatıyor. Kurbanlarını kadınlar arasından seçen ve onları kravatla boğarak öldürdüğü için "kravatlı katil" diye anılan asıl suçluyla, üzerine kalan suçtan kurtulmaya çalışan masum ve şanssız bir adamın hikayesi. 70'li yıllar sinemasının o koyu renkli havasında geçen, yönetmenin "yanlış adam" temalı filmlerinden biri.

Yönetmenin son dönem filmleri içinde en iyisi ( son beş filmin) olarak gösteriliyormuş sinema çevrelerince. Konu, oyunculuk ve yönetmenlik güzel olsa da, filmin henüz başladığı sahnelerde görülen çıplaklık, yönetmenin filmlerine aşina olanlar için şaşırtıcı oluyor.Tüm kadın kurbanların -ki dört tane- çıplak vücutlarının izleyiciye gösterildiği film, hem bu noktada hem de fazlasıyla benimsediğimiz Hitchcock filmlerinin siyah-beyaz ya da renkli ama yumuşak atmosferinden, mat renklere geçişi sebebiyle bünyenizin kaldıramayacağı bir film olabilir keyif açısından.
Başrolünde Jon Finch'in yer aldığı Frenzy'nin konusuna gelince:

-açıklayıcıdır bilginize-
Açılışı, deniz ve köprünün kuş bakışı görüntüsüyle ve devamında sahilde konuşmacı etrafında toplanan insanların yaptığı film, kısa bir konuşmadan sonra dinleyicilerden birinin sahile vuran kadın cesedini göstermesiyle başlıyor ( Hitchcock da bu sahnede dinleyicilerin arasında gösteriyor kendini). Kadın bir seri cinayete kurban gitmiştir. Katil, kurbanlarını tecavüz edip kravatla boğduğu için "kravatlı katil" adını almıştır.

Sonrasında bir pubda içtiği içkinin parasını ödemediğini söylediği için patronuyla kavga eden Bay Blaney yani Dick'le karşılaşırız. Kavga sonrası işten kovulmuştur. Yakın arkadaşı halde meyve satıcılığı yapan Bob Rusk'ın yardım teklifini geri çevirir ve boşandığından beri görüşmediği, yalnız insanları tanıştırıp evlendiren bir arkadaşlık bürosunun sahibi olan Bayan Blaney'i görmeye gider. Bir süre tartışırlar ve sekreter de kavgalarına şahit olur. Devamında eski eşinin yemek teklifini kabul eder. Ertesi gün, Bayan Blaney, sekreterin öğle yemeğine gittiği saatte "karavatlı katil"in kurbanları arasına girer. Aynı gün, Dick de eski eşini görmeye gider ama kapı kilitlidir ve geri döner. Ama yemekten dönen sekreter onu görür. Ve büroya girdiğinde Bayan Blaney'in cesedini de görür ve gelen polise olanları anlatır, cinayeti Dick'in işlediğini söyler. Polis Dick'in peşine düşer.

Dick olanlardan habersiz sevgilisiyle otele gider. Ama kapının altından atılan gazetedeki haberi okuyunca polisin peşinde olduğunu ve cinayet zanlısı olarak arandığını öğrenir. Otelden kaçarlar ve eski bir arkadaşı onu saklayacağını söyler. Sevgilisi ise çalıştığı puba geri döner.Dick'in eşyalarını toplar. Dükkanın patronu ise gazetedeki haber üzerine polisi arar ve Dick'i bir süre önce kovduğunu, Dick'in sevgilisinin de tehlikede olduğunu söyler. Patron kızla konuşur ve polise haber verdiğini söyler ve kız işten ayrılır.

Yolda Dick'in arkadaşı Bob Rusk'la karşılaşır. Dick ona evinde kalabileceğini söyler.
Kız da "karavatlı katil"in yani Rusk'ın yeni kurbanı olur. Rusk hava karardığında cesedi çuvala koyup bir kamyonun içine atar. Ama evine döndüğünde "R" yazılı kravat iğnesinin yerinde olmadığını görür. Cesetle birlikte onu da attığını anlar ve kamyona geri döner. Çuvalı açmaya uğraşırken kamyon hareket eder. Çuvalı sonunda açar ve iğneyi kzın ellerinin arasında bulur. İğneyi alır ve benzin istasyonunda duran kamyondan iner. Ama çuvalı kapatmayı unutmuştur. Kamyon hareket ettiğinde diğer çuvalların arasından cesedin bacağı dışarı çıkar ve polis kamyonu durdurur. Dick, sevgilisinin öldürüldüğünü öğrenir. Suçun üzerine kalacağını anlar ve arkadaşı Rusk'ın yani katilin yanına gider. Rusk ona yardım edeceğini söyler ve Dick'in valizini alır, evine gider. Dick'e peşinden gelmesini söyler. Rusk, Dick'ten önce eve girer ve öldürdüğü kızın çamaşırlarını Dick'in valizine koyar. Dick eve gelir ama Rusk'ın haber verdiği polisler de peşinden eve girer ve Dick yakalanır. Hapse atılır ama o hapisteyken Rusk yeni bir cinayet daha işler. Ama henüz cesedi saklamamıştır. Dick hapiste kendisini hastaneye göndermenin yolunu bulur ve hastaneden kaçar. Amacı Rusk'ı öldürmektir. Katilin o olduğunu sevgilisinin eşyalarını valizde görünce anlamıştır. Rusk'ın dairesine gider ama Rusk orada yoktur. Polis müfettişi de Dick'in peşinden daireye gelmiştir. Dick, Rusk'ın yatağında yatan yeni cesedi görür ve müfettiş de. Müfettiş Dick'in masum olduğunu düşünmeye başlamıştır. İkisi içerdeyken Rusk elinde büyük bir valizle çıkagelir. Cesedi ortadan kaldırmak için getirdiği valiz, onu ele verir...

...................................................

Filmde teşhirciliğin yer aldığını söylemiştim. Yine filmde müfettişin yemek kursuna giden karısının yaptığı enteresan yemekleri yemek durumunda kaldığı sahneler, kurbanların dillerinin ve gözlerinin fazlaca dışarda olduğu sahneler ve Rusk'ın sarı saçlarının rahatsız edici renk tonu, Hitchcock'un filmlerinde oynayan güzel kadın oyunculara istinaden bu filmde güzelliğe önem vermemiş olması ( belki açık sahneler sebebiyle) tuhaf yanları filmin.

Hitchcock serisi yapmak isteyenler izlemeli elbet ama klasik Hitchcock filmlerini seviyor ve hüsrana uğramak istemiyorsanız bu filmi izlemeseniz de olur.


bir Alfred Hitchcock filmi
1972, ABD
Türkçe altyazılı
116 dk.
suç, polisiye, cinayet


IMDb puanı 7.5/10.

Cuma, Ekim 10, 2008


SPELLBOUND / ÖLDÜREN HATIRALAR

Başrollerini Ingrid Bergman ve Gregory Peck'in paylaştığı 1945, ABD yapımı bir A.Hitchcock filmi.

Romandan senaryolaştırılıp filme uyarlanan Spellbound'un konusuna gelince:

-açıklayıcıdır bilginize-
Dr. Constance Petersen (I. Bergman), kendini işine adamış başarılı bir psikiyatristtir. Bir gün,çalıştığı hastanenin şefi olan Dr. Murchison' ın yerine suçluluk psikolojisi üzerine çalışmaları bulunan ünlü doktor Anthony Edwardes atanır. Dr. Anthony Edwardes hastaneye gelir. Herkesin beklediğinden de genç olan doktorun, diğer doktorlarla birlikte yemek yedikleri sırada, Dr. Constance Petersen'in örnek vermek için masa örtüsüne çatalıyla çizgiler çizerken tuhaf tepkiler vermesi ve çizgileri bıçağıyla düzeltmesi dikkat çeker.Dr.Constance ve Anthony Edwardes arasında yakınlaşma başlar. Bir hastanın intihar teşebbüsü sonrasında ameliyathaneye ikisi birlikte girerler ama Dr. Anthony Edwardes fenalaşır ve Constance onu odasına götürür. Uyanmasını beklerken doktorun kitabını okumaya başlar ama burada dikkatini çekecek bir şey olur. Kitaba Dr.Anthony Edwardes tarafından atılan imzayla, doktorun Constance'a yazdığı nottaki imza aynı değildir. Constance, başında beklediği adamın Dr. Anthony Edwardes olmadığını anlar. Adam uyandığında gerçek Dr. Edwardes'in öldüğünü öğrenir. Yalnız adam kendisine ait hiçbir şey hatırlamıyordur. Cebinden çıkan sigara tabakasının üzerindeki J.B. harflerinden ismini bulmaya çalışırlar. Constance adamdan hoşlanıyordur ve onu psikanaliz tekniğiyle konuşturmaya kararlıdır. Her ne kadar adam Dr. Edwardes'ı kendisinin öldürdüğünü söylese de Constance ona inanmaz. Adamın yani J. B.'nin gördüğü rüyaları yorumlamaya çalışır. Ameliyathanede fenalaştığı günün ertesinde Constance'a bir not bırakarak kaçar adam. Ve o gün polis de hastaneye gelmiştir. Gerçek Dr. Edwardes'ın sekreterinin ifadesiyle sahte doktorun izini bulurlar ama sahte doktor yani J.B. ellerinden kaçmıştır.

Constance notu bulur ve J.B. 'nin yanına gitmek üzere hastaneden ayrılır. Nottaki adrese gider. Bir otel odasında bulur onu. Ve psikanaliz seanslarına devam ederler. Ama Constance'ın fotoğrafının gazeteye verildiğini ve arandığını görünce otelden çıkarlar ve trene binip Constance'ın üniversiteden hocası olan Dr. Alexander Brulov' un evine giderler. Doktora evlendiklerini söylerler ama doktor gerçeği çoktan anlamıştır.

İki doktor birlikte psikanaliz uygularlar ve J.B.'nin tuhaf rüyalarını yorumlarlar. Beyazdan ve çizgilerden neden korktuğunu ortaya çıkarırlar. Yine rüyadan çıkardıkları Cebrail Vadisi'ne giderler Constance ve J.B yani John Balantine. J.B.'nin korktuğu beyaz, karı temsil etmektedir ve birlikte onun söylediği yerde kayak yaparlar. Tam uçuruma yaklaşmışken J.B., Constance'ı durdurur ve düşmekten kurtulurlar.
J.B. burada çok şey hatırlar. Özelikle Dr. Anthony Edwardes'ın buradan düşürüldüğünü ve kendisinin de küçükken kazayla kardeşinin ölümüne neden olduğunu. Kardeşinin ölümünden duyduğu suçluluk duygusundan kurtulabilmek için savunma mekanizması kendince böyle bir yol bulmuş ve J.B., Anthony'nin yerine geçmiştir. Olayı çözdüklerini düşünürler ama Dr. Anthony Edwardes'ın cesedi bulunduğunda işler daha da karışır. Çünkü cesette bir kurşun yarası vardır. Yani ortada bir cinayet vardır. Ve John Balantine tutuklanır. Constance işin peşini bırakmaz ve çalıştığı hastaneye geri döner Dr. Brulov ile birlikte. Hastanenin eski şefi tekrar iş başındadır. Dr. Murchison'ın yani şefin Dr. Edwardes hakkında söylediği bir cümle Constance'ı harekete geçirir ve Constance olayı çözer. Ve patlayan bir silah...

John Balantine serbest bırakılır ve mutlu son...

.......................................................

Filmdeki rüya sahnelerini ünlü ressam Salvador Dali tasarlamış. Oldukça farklı sahneler, özellikle iç içe açılan kapılar meşhur sahnesi filmin.
Yönetmeni sevdiğim için filmleri arasında seçim yapmakta zorlanıyorum ama bu film hem konu, hem işleniş açısından farklı bir Hitchcock eseri. A. Hitchcock sevenler, bu filmi de izleyin...




bir Alfred Hitchcock filmi

1945, ABD

gerilim, dram, romantik, gizem

111 dk.

Türkçe altyazılı


IMDb puanı 7.7/10.

Perşembe, Ekim 09, 2008



IMA AI NI YUKIMASU /BE WITH YOU / SENİNLE OLMAK


Yine Uzakdoğudan ama bu sefer Japon sinemasından masal tadında başarılı bir film.

-açıklayıcıdır bilginize-
Takumi, karısının erken yaşta ölümünden sonra oğlu Yuji'yle birlikte hayatına devam eder.Bir yıl önce kaybettiği eşinin Yuji'nin masal kitabında da yer alan efsaneye göre yağmur mevsiminde döneceğini söyler oğluna.Yağmur mevsimi yaklaşmakta, Yuji efsaneye inanmakta, Takumi'yse inanmak istemektedir. Yağmur mevsimi gelir ve baba-oğul evlerinin yakınındaki korulukta dolaşırlarken bir viraneye girerler. Burada bir mucize olur ve ölen eşi Mio,viranenin girişinde belirir. Baba oğul yanına giderler ama Mio onları tanımaz. Takumi Mio'yu evlerine getirir. Mio hiçbir şey hatırlamamaktadır. Takumi ve oğlu ona öldüğünü söylemezler. Mio da hafıza kaybı geçirdiğini düşünür. Baba oğul birlikte ona ölümü dışında her şeyi anlatırlar. Nasıl tanıştıklarını, nasıl evlendiklerini ve Yuji'yi...

Bir yağmur mevsimi gelir geçer ve efsaneye göre geri dönme vakti gelmiştir. Mio, Yuji'nin masal kitabında gördüğü sonu gerçekleştirmek üzere Takumi ve Yuji'nin onu buldukları koruluktaki viraneye gider. Önce Yuji ardından Takumi de gelir viraneye. Ve onun gidişine tanık olurlar...
..................................................

Masal tadında, romantik filmlerden hoşlananları memnun edebilecek güzel bir film.

Filmin açılış sahnesinde bir genç görürüz, kapıyı açıp pastacının getirdiği pastayı içeri alan ve "Baba" diye seslenen bir genç. İşte bu sahne ve bu sahneyle alakâlı sahneler filmin güzel düşünülmüş sahnelerinden sadece birkaçı. Ve de Takumi ve Mio'nun geçmişe dönüşlerinde yap-boz parçaları gibi birbirlerini tamamladığı sahneler. Okul yıllarında ikisinin de birbirini sevdiği ama ikisinin de aşklarının karşılıksız olduğunu düşünmeleri mesela...
Filmdeki baba-oğul ilişkisi de çok duygusal yansıtılmış. Babasının pişirmeyi beceremediği yumurtayı çocuğun her seferinde beğenerek yemesi küçük bir çocuktan beklenemeyecek bir şey belki ama Yuji öyle yapıyor filmde, afiyetle yiyor yemeğini. Babasının kendini yetersiz görüşü ama Yuji'nin tersini düşünmesi...

Büyülü bir film, yazıya tam anlamıyla dökülemiyor. Seyirlik bir büyü, seyirlik bir masal...

bir Nobuhiro Doi filmi
2004, Japonya yapımı
119 dk.
dram, romantik, fantastik
Türkçe altyazılı

IMDb puanı 8.1 /10.

Çarşamba, Ekim 08, 2008

SUSPICION / ŞÜPHE

Başrollerinde Cary Grant ve Joan Fontaine'nin oynadığı 1941, ABD yapımı bir Alfred Hitchcock filmi.

-açıklayıcıdır bilginize-
Johnnie Aysgarth ( Cary Grant) çalışmadan zengin olmanın peşinde, yarış meraklısı tüm kadınların ilgisini çeken biridir ve bir gün trende aynı kompartımanı paylaştığı Lina'nın ilgisini çeker. Daha sonra at bindikleri yerde tekrar karşılaşırlar ve çapkın Johnnie kasabanın diğer bayanlarının yardımıyla onlarla birlikte Lina'nın evine gider ve Lina'yla bir randevu ayarlarlar. Ama Johnnie bir süre sonra arayıp gelemeyeceğini söyler. Lina yıkılır çünkü ona aşık olmuştur. Lina iyi yetişmiş, zengin bir ailenin kızıdır ama çekingen ve duygusaldır. Ailesi onun evlenemeyeceğini düşünür. Ailesinin konuşmalarını duyan Lina, onlara Johnnie'den bahseder. Johnnie, Lina'ya sürpriz yapar ve baloya geleceğini söyler.

Aralarındaki yakınlık karşılıklı aşka dönüşür ve Lina general babasının bu ilişkiye izin vermeyeceğini düşünür. Johnnie ile kaçar ve evlenirler. Güzel bir balayı sonrası Johnnie'nin tuttuğu eve yerleşirler ve Lina'nın babası onlara hediye olarak antika iki sandalye gönderir. Johnnie'nin arkadaşı Beaky de onlara misafir olur. Bir gün Lina sandalyelerin yerinde olmadığını farkeder. Beaky, Lina'ya Johnnie'nin yarış tutkusundan bahseder ve Lina sandalyeleri bir dükkanın vitrininde görür. Eve döndüğünde Johnnie durumu kotarır, çünkü Lina Johnnie'ye inanmaya hazırdır. Johnnie eve elinde pahalı hediyelerle gelir ama çalışmıyordur ve parası da yoktur. Lina, Johnnie'nin yarışta kazandığını söylediği parayı yanında kısa süre çalıştığı kuzeninden çaldığını öğrenir ama bunu Johnnie'ye söylemez. Johnnie Beaky'le birlikte bir emlak şirketi kurmaya karar verir. Bu arada Lina'nın babası ölür ama Lina'ya çok az bir miras bırakmıştır ve bir de kendi tablosunu.

Beaky, Paris'e gider ama Lina ve Johnnie'ye onun ölüm haberi gelir. Lina, Beaky'i Johnnie'nin öldürdüğünü düşünmektedir. Çünkü Johnnie sürekli yalanlar söylemektedir ve paraya ihtiyacı vardır, Beaky'nin de parası vardır. Lina, Johnnie'ye sürekli kuşkuyla bakar. Johnnie'nin de tavırları değişmiştir. Lina, Johnnie'nin onu da öldüreceğini düşünür ve annesinin yanına gitmeye karar verir. Johnnie'yle arabaya binerler ve yolculuk sırasında aslında şüphelerinin yersiz olduğunu, Beaky'i onun öldürmediğini öğrenir ve evlerine dönerler.

Lina, Johnnie'nin tüm yalanlarına, çalışmamasına katlanır ama cinayet işlemiş olma ihtimaline tahammül edemez. Johnnie'den şüphelenmesi için kendince başka nedenleri de vardır. Cinayet romanları yazan bir kadın yazarla sürekli görüşmesi ve ondan cinayet romanlarını alması gibi. Özellikle kurbanlarını zehirle öldürenleri....

.....................................................

Cary Grant'ın yakışıklılığı ve Joan Fontaine'in naif güzelliğiyle daha da güzelleşen bir A. Hitchcock filmi.


Alfred Hitchcock izlemelerim devam edecek...
Tavsiye ederim, izleyin...

bir Alfred Hitchcock filmi
1941, ABD yapımı

Türkçe altyazılı

gerilim, kara film

99 dk.


IMDb puanı 7.6 /10.

NOTORIOUS ( AŞKTAN DA ÜSTÜN )

Başrollerini Ingrid Bergman ve Cary Grant'ın oynadığı 1946, ABD yapımı bir Alfred Hitchcock filmi.

-açıklayıcıdır bilginize-
Film, mahkeme salonu görüntüsüyle başlar. Mr. Huberman adında bir Nazi yanlısı vatan hainliğiyle suçlanmaktadır. Huberman tutuklanır ve kızı Alicia Huberman
( I. Bergman) evinde parti verdiği sırada T.R. Devlin'le ( C. Grant) tanışır. Parti sonrası birlikte arabayla geziye çıkarlar. Alkollü olan A. Huberman peşlerine polisi takar. Polis geldiğinde Devlin kimliğini gösterir ve polis gider. A. Huberman Devlin'in de polis olduğunu anlar. Devlin'le kavga ederler eve döndüklerinde Devlin ona kim olduğunu, ne için çalıştığını ve onu neden takibe aldığını anlatır. A. Huberman'a iş teklif eder.

Alicia Huberman babasının birlikte çalıştığı diğer insanları ortaya çıkaracak ve faaliyetlerini öğrenecektir. İşbirlikçiler Rio'da toplanmaktadır ve başları Alexander Sebastian da orada olacaktır. Alicia teklifi kabul etmek zorundadır. Devlin'le birlikte Rio'ya giderler. Burada aralarında yakınlık başlar.

A. Huberman'ın görevi belli olur: Çetenin başı Sebastian'a yakın olmak ve sırları öğrenmek. Sebastian'la at bindiği yerde karşılaşma ayarlarlar. Sebastian ve Alicia karşılaşır. Sebastian, Mr. Huberman'ın arkadaşlarından biridir ve Alicia'ya tutkundur. Sebastian'ın bu tutkunluğundan yararlanarak Alicia'yı evine teklif etmesini sağlarlar. Evdeki partide çetenin üyeleri de bulunmaktadır ve onlarla Alicia da tanışır. Üyelerden birinin şarap yüzünden olay çıkarması Alicia'nın dikkatinden kaçmaz ve bunu Devlin'e bildirir. Bu arada Sebastian, Alicia'ya evlenme teklif eder. Alicia ve Devlin birbirlerini sevmelerine rağmen Devlin'in sessizliği üzerine Alicia teklifi kabul eder ve Sebastian'la evlenir.

Görev devam etmektedir. Sebastian'ın evindeki toplantıları Devlin'e yine haber vermektedir. Alicia ve Sebastian evde bir parti verirler ve partiye Devlin de gelir başka bir kimlikle. Şarap şişesinden şüphelenen Alicia mahzenin anahtarını gizlice almış ve Devlin'e vermştir. Parti sırasında ikisi birlikte mahzene inerler ve şarap şişelerini incelerler. Yere düşen bir şişe içindeki kum, şüphelerinde yanılmadıklarını gösterir. Kumu alırlar ama yere düşen şişenin sesini duyan Sebastian da mahzene inmektedir. Alicia ve Devlin mahzenden çıkarlar ve Devlin'in bulduğu bir mizansenle karşılarlar Sebastian'ı. Devlin, Alicia'yı zorla öpmüştür. Parti bitiminde kendince olanları anlatır Alicia ve kendini affettirir Sebastian'a. Sebastian mahzenin kaybolan anahtarını tekrar anahtarlığında görünce kuşkulanır ve mahzene girer. Saklanmış şişe kırıklarını görür ve gerçeği anlar.

Alicia'nın Amerikan ajanı olduğunu düşünmektedir ve bunu annesine söyler. Alicia'dan kurtulmak için birlikte hareket ederler ve Alicia'yı yavaş yavaş zehirlerler. Alicia hastalanır ve Devlin'e haber götüremez. Devlin, Alicia'yı merak eder ve eve gider. Alicia'nın hasta olduğunu öğrenir. Sebastian'ın toplantıda olmasını fırsat bilerek Alicia'nın odasına çıkar ve onu kaldırır.

Birlikte merdivenden aşağı inerlerken Sebastian ve diğer üyeler onları görür. Sebastian, üyelerin kendisini öldürmesinden korktuğu için Alicia'nın çok hastalandığını ve Devlin'in onu hastaneye götüreceğini söyler. Alicia ve Devlin arabaya binerler tabiki Sebastian'ı almadan. Sebastian da çaresiz, kendisini öfkeyle bekleyen üyelerin olduğu evine girer...
.....................................

Favori Hitchcock filmlerim arasına girdi bu film. Gerilimi bir yana duygusal sahneler ve diyaloglar da çok güzeldi. Cameo görüntü bu filmde de var. Filmin 64. dakikasında partide şampanya içen adam olarak...

bir Alfred Hitchcock filmi

1946, ABD yapımı

101 dk.

dram, duygusal, kara film, gerilim

Türkçe altyazılı


IMDb puanı 8.3 /10. Top 250'de 111. sırada.

Salı, Ekim 07, 2008

THE TROUBLE WITH HARRY

Alfred Hitchcock imzalı bir kara komedi Harry'nin Derdi. Jack Trevor'ın romanından beyaz perdeye uyarlanmış. Filmin başrollerinde John Forstyhe, Edmund Gwenn, Shirley McLein, Mildred Natwick oynuyor.

-açıklayıcıdır bilginize-

Gelelim filmin konusuna: Ormanda avlanan kasaba sakini yaşlı Kaptan Wiles, orada başından vurulmuşa benzeyen bir cesetle karşılaşır. Tavşan avlayacakken adamı yanlışlıkla kendisinin vurduğunu düşünür. Tam cesedi saklamak üzereyken cesedi daha önce gören küçük bir çocuk annesiyle birlikte çıkagelir. Kaptan bir ağacın arkasına gizlenir ve olanları izler. Gelen kadın yerde yatan adamı tanıyordur ve ona "Harry" demiştir. İşin ilginci kadın Harry'nin ölümüne sevinmektedir. Kadın ve çocuk gittikten sonra kaptan kadının sözlerinden adamın pek de sevilmeyen biri olduğunu düşünür. Tekrar cesedi tutup kaldıracakken bu sefer kasabanın diğer sakinleri sırayla gelip görürler cesedi. Kasabanın ressamı resim yapmak üzere gittiği ormanda cesetle karşılaşınca oturur ve resmini yapar cesedin yani Harry'nin. Bir dilenci ayakkabılarını çalar. Kasabanın gözleri bozuk doktoru kitap okumak için gittiği ormanda cesede takılır ve yere düşer ama cesedi farketmez bile. Kasabanın Kaptan Wiles'a tutkun sakini yaşlı bayan da gelir oraya ve Kaptan Wiles'a sıırını saklayacağını söyler ve onu çaya davet eder.


Kaptan Wiles kasabanın ressamı geldiğinde saklandığı yerden çıkar ve ona olanları anlatır. Harry'i birlikte gömmeyi teklif eder. Küçük bir araştırma yaptıktan sonra Harry'i birlikte gömerler. Ama Kaptan Wiles'in avlanırken attığı üç kurşunun yerini bulduklarında Harry'i kaptanın vurmadığını anlarlar. Kaptan, Harry'i gömdükleri yerden çıkartmaları gerektiğini söyler ve Harry'i çıkarırlar. Ama sonra tekrar gömerler. Kaptandan hoşlanan bayan, kaptanın evine gider ve ona Harry'le ilgili bazı şeyler anlatır. Ve ikisi birlikte Harry'i tekrar çıkarırlar gömdükleri yerden. Sonra birlikte cesedi gören çocukla annesinin evine giderler. Ressam da oradadır. Çocuğun annesi, Harry'nin kocası olduğunu söyler. Ve birlikte ormana giderler ve ağacın arkasına sakladıkları Harry'i tekrar gömerler.

Ressamın tablolarına alıcı çıkar. Ressam, tabloları için para istemez ama arkadaşlarına bazı hediyeler ister. Bu arada kasabanın şerifi bakkal dükkanında ressamın yerde duran bir resmini görür. Resim, ressamın Harry'i ilk gördüğünde yaptığı resimdir, ölü adam portresi...


Resim ve ayakkabıları çalan dilencinin sözleri üzerine şerif işe koyulur. Araştırmaya başlar ama önüne hep bu dörtlü çıkar...

Farklı bir Hitchcock filmi ama keyifli bir seyir...


bir Alfred Hitchcock filmi

1955, ABD

99 dk.
kara komedi
Türkçe altyazılı


IMDb puanı 7.2 /10.

Cumartesi, Ekim 04, 2008

HARVEY

Yine güzel ve keyifli bir film. Filmin başrolündeyse Alfred Hitchcock filmlerinin meşhur yüzü James Stewart var. 1950, ABD yapımı Harvey, Mary Chase'in Pulitzer ödüllü aynı adlı oyunundan sinemaya uyarlanmış.

-açıklayıcıdır bilginize-

Gelelim filmin konusuna: Elwood P. Dowd, annesi öldükten sonra onun evine yerleşen ablası Veta ve yeğeni Myrtle ile yaşamaktadır. Ablası Veta, kızına uygun damat adayı aramaktadır ama kardeşi Elwood'un arkadaşı (!) Harvey, eve gelen misafirleri kaçırmaktadır.

İşin tuhafı, Harvey iri boyutta bir pooka tavşandır ve Elwood'un hayali arkadaşıdır. Harvey'i Elwood'dan başkası görmez. Ama tüm kasaba Harvey'i kanıksamıştır. Elwood, her dışarı çıkışında hayali arkadaşı Harvey'e yol verir, ona kapıları açar, onun için bir palto ve tepesinde iki delik açılmış bir şapka taşır. Harvey'in eve gelen insanları kaçırmasına öfkelenen yeğeni Mrtyle'in, annesi Veta'yı kışkırtmasıyla Veta, Elwood'u akıl hastanesine yatırmaya karar verir.


Hastaneye gittiklerinde doktor yanlışlıkla Elwood yerine Veta'yı hastaneye kapatır.Gerçek anlaşıldığında Elwood çoktan hastaneden çıkmıştır. Doktorlar, hemşire ve hasta bakıcı Elwood'u aramaya koyulurlar ve bulurlar. Elwood'u hastaneye getirirler ve ona iğne yapacakları sırada Veta, taksicinin iğne olan hastaların normale döndüklerini ama bunun hiç de iyi olmadığını söylemesi üzerine,aslında Harvey'le yaşamanın çok da kötü olmadığını düşünür ve Elwood'u hastaneden çıkarır. Elwood, Harvey ve Veta eve doğru yola koyulurlar...

pooka: Pooka, Kelt folkloründe yer alan ve adı geçen sayısız periden biridir.

bir Henry Koster filmi

1950, ABD

komedi

104 dk.

Türkçe altyazılı


IMDb puanı 8.2 /10. Film Top 250 'de 171. sırada.