PIEDRA IRMAĞININ KIYISINDA OTURDUM AĞLADIM
Paulo Coelho
Yazarın okuduğum üçüncü kitabı. (Kitap hediyeleşmesinden benim payıma düşen bu kitap için sevgili Berrin'e tekrar teşekkür ediyorum.) Simyacı'yı çıktığı dönemde okumuştum ve bu kitabı da. Ama üzerinden epey zaman geçti ve tekrar okuyarak hafızamı tazelemiş oldum.
Üçüncü kitaba gelince o da Veronika Ölmek İstiyor...
Paulo Coelho her yazdığı kitapla çok satan kitap listelerinde üst sıralarda yer alsa da ben bunun nedenini bir türlü çözemedim. Kabul, Simyacı hoş bir kitaptı, hatta kendisinden sonra yazılan pek çok kitaba yol gösterdi, felsefi, dini ve mistik anlatımlar atağa geçti kabul ama ben hâlâ yazara bu kadar popülariteyi getirenin ne olduğunu anlayamıyorum. Kitapların konusu desen -tüm kitaplarını okumadım ama az çok kestirebiliyorum- mistik dokudan, din manifestosundan ileri geçmeyen kurguca oldukça basit, dili desen fikrimce vasat, e o zaman ne?
Maksadım, yazarı ya da eserlerini yerin dibine sokmak değil -ki bu yazara gerçekten haksızlık olur- sadece her anlamda çok daha güzel yazılmış eserlerin sırf reklamı yapılmıyor diye alt sıralarda yer almasına kızgınım. Yani reklam sektörü her şeyde olduğu gibi kitap konusunda da seçimlerimizi yönlendiriyor, beynimize ister istemez direktif veriyor, kitap arka kapaklarına düşülen iddialı cümlelerle okuru azımsanmayacak ölçüde kandırıyor/ikna ediyor...
Bu kadar eleştiriden sonra kitaba gelelim. Kitap, kadın karakter Pilar'ın dilinden, çocukluk aşkıyla yıllar sonra onun daveti üzerine buluşmalarıyla yeniden alevlenen aşklarının öyküsü. Ama ilişkileri önemli bir yol ayrımında. Çünkü erkek karakter papaz okuluna gitmiştir ve hayatı da kendisine Meryem Ana'nın lütfu olarak gördüğü insanları iyileştirebilme yeteneğini/ mucizesini kullanacağı dini bir boyuta girmiştir.
Kendini Tanrı'ya ve insanlara yardım etmeye adamış ama aynı zamanda sevdiği kadınla hayatı paylaşmayı düşünen, bu iki düşünce arasında kararsız kalan bir adam ve sevdiği adamla seçtiği yol ne olursa olsun ona eşlik etmek isteyen bir kadın.
Hangisi fedekarlık yapacak, neyden vazgeçilecek ya da vazgeçmeden elele yola devam mı edilecek? Bu noktada erkek, Meryem Ana'ya dua edip ondan yeteneğini geri almasını isteyecek ve duası kabul olacak. Ama Pilar'ın istediği bu mu?
Pilar, Piedra Irmağı'nın kıyısında gözyaşlarını dökerken ve yaşadıklarını kaleme alırken ırmağın, üzerine düşen her şeye yaptığı gibi onları da, duygularını da taşa çevirmesini bekleyecek.
Ama aşk, birlikte çıkılan bir yolculuksa anlam kazanır ve onlar da yola birlikte çıkacaklar...
Tüm bu kurgunun içine uzun uzadıya yerleştirilen dini atmosfer kitabın akıcılığını sekteye uğratsa da malumumuzdur ki yazar zaten bildik bir aşk hikayesi yerine hem ilahi hem beşeri aşkı konu alıyor ki bu durumda gayet tabi karşılanıyor Hristiyan öğelerin bolca kullanılmış olması.
Sözün sonuna gelelim. Kitaplığımda ( Kitap rafımda ve tv dolabının altı diyeyim, çünkü hâlâ bir kitaplığım yok) Paulo Coelho kitabı yoktu, artık oldu.
Can Yayınları, basım yılı 2008( ilk basım 1997), 218 syf.
MİM...
Kitap konulu bir mim'i cevaplamak için, ara verdiğim yazılarıma geri dönüyorum. Mim'in konusu ölmeden önce muhakkak okumak istediğimiz on kitap, pas ise Sevgili Serap'tan.
Açıkçası uzun uzadıya, şöyle güzel, okuyanın beğenisini kazanacak bir yazı yazacak ne takatim var ne moralim. Malum, son üç günün haberleri...
Başlayalım:
Agatha Christie'nin tüm kitaplarına kitaplığımda yer vermek isterim ama kitapların hepsi eski basım olmalı.
A.Hamdi Tanpınar'ın tüm kitapları... Şimdilik sadece Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okudum, sırada Huzur var...
Refik Halid Karay'ın tüm kitapları... Okuyanlar neden beğendiğimi anlarlar. Mükemmel bir dil ustası...
Mümkünse tüm Shakespeare kitapları...
ve H.Nihal Atsız kitapları...
Buraya kadarı muhakkak istediklerim.
Şimdi, keşfe çıktığım/çıkacağım birkaç isim verebilirim tüyo olarak :-)
Hakan Günday, Aslı Erdoğan, Nihan Kaya, Şebnem İşigüzel, Cemil Kavukçu, Murat Menteş, İrem Uşar, Murat Gülsoy...
J.P. Sartre, Albert Camus, Oliver Sacks, Italo Calvino...
Unutmadan bir de Murat Uyurkulak, Sezgin Kaymaz ve Alper Canıgüz... Takipteyim.
Mutlu Haspolat'tan da yeni bir kitap bekliyoruz en kısa zamanda.
Ortaya karışık bir yazı çıktı farkındayım ama ne yapayım ben de karışığım :-)
SULTANA'NIN RÜYASI, PADMARAG / BEGÜM ROKEYA SAKHAWAT HOSSAİN
"K dergi"sinin 89. sayısını okuduğumda (haziran ayıydı) kendisinden o güne dek bihaber olduğum Begüm Rokeya ile tanıştım.
1932 yılının aralık ayında hayata gözlerini yumana dek kadın haklarının savunucusu olmuş, ülkesinin tüm kısıtlamalarına rağmen sesini ve sözünü duyurmuş Bangladeşli bu aydın feminist kadın, tanınmayı, okunmayı ve illaki yazılmayı hak ediyor.
Ve okudum, yazarın iki ütopyasının birlikte verildiği Versus Kitap'tan çıkan Sultana'nın Rüyası ve Padmarag'ı.
Dünya Kadınlar Günü'nün anlam ve önemine binaen bu yazım benden de tüm kadınlara armağan olsun.
Madem ütopya bahsimiz, ütopik bir söyleşi de renk katacaktır yazımıza. Hadi başlayalım o zaman:
.........................
_Çok sevgili ve sayın Begüm Rokeya, öncelikle benimle bu söyleşiyi gerçekleştireceğiniz için içten şükranlarımı kabul etmenizi istiyorum. Şu üzerinize kuşandığınız "sari"nin içindeki kadını anlatır mısınız bize? Kimdir Begüm Rokeya?
"Kendi dilimden, kısalttığınız adımla Begüm Rokeya, ilk olarak bu dünyada kadın olmanın zorluğunu yaşamış ama son nefesini verene değin bu zorluğu, kadın-erkek ayrımının had safhada yaşandığı doğduğum ülkem Bangladeş'ten başlayarak, önce ülkemin kafes ardına kapatılan kadınlarını özgürlüğe kavuşturmak ve devamında yazdıklarımla ve bu uğurda yaptıklarımla özgürlüğü elinden alınmış tüm dünya kadınlarına öncülük ve rehberlik etmek isteyen, kadınlara kendi değerlerini göstermek isteyen, kendilerini keşfetmelerini isteyen herhangi biridir.
Tarihe geçen adımla aktivist, yazar, eğitimci, kadın hakları savunucusu..."
_Ne güzel ifade ettiniz. Peki, yaşadığınız ülke önünüze muhtelif engeller çıkardı ama siz yılmadan bu engelleri aştınız. Sizi bu durumlarla karşı karşıya getiren tüm kalbinizle bağlandığınız bu ideoloji nasıl ve neden doğdu? Yani Begüm Rokeya neden herhangi bir kadın olmak yerine zorlu yolu seçti?
"Baştan başlayalım o zaman ki sorunuzun cevabı anlamlı bir hal alsın. 1880'de, Bangladeş'te Müslüman ve varlıklı bir ailenin evinde açtım gözlerimi dünyaya. "Kız"dım, "kadın"dım dolayısıyla ne hayatımı seçme, ne eğitim ne de meslek edinme gibi haklarım vardı. Babam beni ve kız kardeşimi okula göndermedi ama evde eğitim görebilelim diye hoca tuttu bize. Ama evdeki eğitim de sınırlıydı, düşünsenize sadece Arapça öğrenmek yeterliydi o da Kur'an'ı okuyabilmek için. Abilerim bana ve kız kardeşime gizlice İngilizce ve Bengal dili öğrettiler geceleri. Bu nasıl bir
duygudur bilir misiniz, tıpkı uçsuz bucaksız bir yerde, yıldızlı göğün altında olmak ama gözlerinizin bağlı olması gibi. O güzelliği koklamak, duyumsamak ama görememek. Ama görenlerin olduğunu da bilmek. Sizce bu yeterli değil midir beni teşvik etmeye?
Devam edeyim, henüz on altı yaşındayken otuz dokuz yaşındaki S.Sakhawat Hüseyin ile evlendirildim. Eşim bir yargıçtı ve aydın bir insandı. Beni her konuda destekledi. 1902'de ilk hikayem yayınlandı, adı "Pipasa"ydı. Ama bir gün onu ve küçük kızlarımı kaybettim ama kendimi bırakmadım, savaştım ülkemin kadınları için "Sakhawat Memorial Girls School"u kurdum, tek tek Bengalli Müslüman ailelerin evlerini dolaşarak kızlarını okula çağırdım. "Müslüman Kadınlar Birliği" derneğini kurdum. 9 Aralık 1932'de ölümüm gerçekleşti, ölüm günüm ülkemde hâlâ "Rokeya Günü" olarak kutlanmakta."
_Gelelim ütopyalarınıza: Sultana'nın Rüyası'nı ve Padmarag'ı yazdınız. Batı'da ütopya örnekleri uzun yıllardır verilmekte. Ama Doğu'dan hele ki Müslüman bir kadının ütopya yazmış olması, düşüncesi bile çok heyecan verici. Doğu'nun ilk feminist ütopyalarını yazdınız. Sultana'nın Rüyası'ndan başlayalım, anlatabilir misiniz bize?
"Sultana'nın Rüyası'nda, rüya yoluyla bir kadın rehber eşliğinde başka bir diyara yolculuk eden Sultana'nın gözünden ütopik bir dünya gösterdim okuyuculara. Sultana'nın gezdiği sokaklarda erkek göremezsiniz, sadece kadınlar var dışarıda. Erkekler evde, yani bir yer değiştirme var, kadınlarla erkekler arasında. Evlere hapsedilen erkekler bu sefer. Kadınlar hayatın her alanında başarılılar. Bilimsel araştırmalarıyla hayatı kolaylaştırıyorlar. Güneş enerjisiyle ısınmayı, elektrik gücüyle tarlaları sürmeyi keşfediyorlar.
Adalet sistemi de farklı Sultana'nın gezdiği diyarda. Mesela yalan söylemek çok büyük bir suç. Yalan söyleyen bir daha dönmemek üzere ülkeden gönderiliyor. Ama suç işleyip içtenlikle pişman olanlar bağışlanıyor. Yani adaletimiz "erdem" üzerine kurulu.
Kısa bir ütopya Sultana, rüya kadar, rüya gibi..."
_ Peki, gelelim "yâkut" anlamına gelen Padmarag nasıl bir ütopya?
"Padmarag'da, geçmişinden kaçıp hem okul, hem hastane ve kimsesizler evi olan Tarini Bhavan'a yerleşen Siddika'yı (Zainab ve Padmarag karakterin diğer isimleri) merkeze koyarak Tarini Bhavan'daki diğer kadınların da hayat hikayelerine yer vererek ırk, din, sınıf farkı gözetmeksizin kadınların sırf kadın oldukları için çektikleri sıkıntıları; çocuk yaşta kendi rızaları dışında evlendirilenleri, ikinci eş olanları, şiddet görenleri, aldatılanları kurguya dökerken keskin sınıflandırmanın hayatın her safhasında olduğu Hindistan'dan tutun medeni olduğunu iddia eden İngiltere'nin de kadınlara karşı nasıl kokuşmuş bir zihniyete sahip olduğunu göstermek istedim.
Ayrıca Padmarag ve Latif Almas arasında bir aşk hikayesi de koydum kurguya. Ama ikilinin kavuşmasına Padmarag'ın düşünceleri vasıtasıyla engel oldum. Çünkü evlilik benim düşünceme göre ve dolayısıyla Padmarag'ın gözünde bir nevi kölelikti.
Padmarag, Sultana'nın Rüyası'na ya da bildiğiniz diğer ütopya örneklerine göre biraz daha farklı.
Çünkü gerçeği zorlayan, hayali bir şey yok ortada. Seçtiğim mekan ve zaman, şimdiki zamanda içinde bulunulan yer ve zaman.
Son söz olarak şunu belirtmek isterim. Yazdıklarım belki sizin şu an yaşadığınız zamana göre hafif ya da anlamsız kalabilir ama benim bu eserleri yazarken yaşadığım zamanı ve içinde bulunduğum koşulları kitabı değerlendirirken gözardı etmemenizi öneririm.
ve çok teşekkür ederim..."
_Sizi tanıdığıma çok sevindim, ben teşekkür ederim.
..........................
Kitap, çevirmen tarafından, töre cinayetine kurban giden Güldünya'ya ithaf edilmiş ve kitabın son sayfalarında oldukça dokunaklı bir mektup var Güldünya'ya.
Güldünya, senin için bir şeyler yazmak isterdim ama ağlamaktan korkuyorum.
Keşke dünya değişebilseydi ama değişmeyeceğini ikimiz de biliyoruz değil mi?
Dilerim yattığın yerde huzura kavuşmuşsundur, dilerim...
Tarihin İlk Feminist Ütopyaları/ Güldünya'ya Armağan
Versus Kitap, basım yılı 2007, 236 syf.

EFRÂSİYÂB'IN HİKAYELERİ
İhsan Oktay Anar
Yine yeni bir yazar, yine keyifli bir okuma serüveni. Çok satan ve popüler kitap listelerinden bildiğim ama henüz tanıştığım bir yazar İ.Oktay Anar.
Kitap, birkaç cümleye vuracak olursak ölüm meleği Azrail'in (ki kitapta "Ölüm" diye adlandırılmış) Cezzar Dede'yle ölümünü ertelemek için giriştiği pazarlığın neticesinde anlatılan hikayelerden oluşuyor.
Ölüm kapısını çaldığında Cezzar Dede, torunlarına hikayeler anlatmaktadır. Ölüm'ün geliş amacını anlayan Cezzar Dede torunlarına Ölüm'den Efrâsiyâb'ın hazinesinin yerini öğrendiğini söyler ve Ölüm'le birlikte sabahçı kahvesine doğru yol alırlar.
Ölüm, pazarlığa giriştiği bir başkasıyla oyun masasına oturmak için kendine eş olarak Cezzar Dede'yi getirir. Oyun sonrasında alacağını alan Ölüm, kendisine eş olduğu için Cezzar Dede'ye borçlandığını ve canını alma hususunda ona bir şans vereceğini söyler. Ondan kendisine, torunlarına anlattığı gibi hikayeler anlatmasını ve karşılığında kendisinin de ona fazladan bir saat yaşam hakkı vereceğini söyler. Cezzar Dede, teklifi kabul eder ve hikayeler anlatılmaya başlanır.
İlk hikaye korku hikayesi "Güneşli Günler"dir ve anlatıcı da "Ölüm", ardından Cezzar Dede, "Bidaz'ın Laneti"yle devam eder.
Bu arada, "Ölüm" Uzun İhsan adlı birinin canını almak için Cezzar Dede'yle yol arkadaşlığı yaparken anlatılmaktadır bu hikayeler. Uzun İhsan'ı bulup da kaybetmeler, gözden kaçırmalar ilk hikayeyle başlar ve bu kovalamaca hikayelerle birlikte sürer.
İkinci hikayeler dini hikayeler olur. Cezzar Dede "Bir Hac Ziyareti"ni, "Ölüm" "Dünya Tarihi"ni anlatır (Elli küsur sayfalık uzun bir hikayedir bu).
Ölüm madem yeryüzüne inmiş, bir faninin canını almak adına kendince kurallar koyuyor, fanilerin de bu işten yakayı sıyırabilmek için ellerinde bazı kozları olmalı -ki göklerin kanununa göre eğer yaşayanlardan biri "Ölüm"ün kalbini yumuşatıp onu ağlatır ya da güldürürse (yani bir duygu belirtisi göstermesi gerekmekte) canı bağışlanacaktır. Yani Cezzar Dede'nin kurtulabilmesi için ölümün gülümsemesi yeterlidir.
Üçüncü hikayeler aşk hikayesi olur. Cezzar Dede "Ezine Canavarı"nı, "Ölüm" ise "Hırsızın Aşkı"nı anlatır. Ardından cennet temalı hikayelere sıra gelir. Cezzar Dede "Şarap ve Ekmek"i, "Ölüm" ise "Gökten Gelen Çocuk"u anlatır.
Hikayeler biter ve Uzun İhsan her hikaye öncesi olduğu gibi yine "Ölüm"ün elinden kaçar.
Cezzar Dede ve Ölüm , evde kendilerini bekleyen torunlara laf geçirmenin kolay olmadığını görünce "Ölüm" çocuklarla pazarlığa girişir ve kendini güldürebilme işini çocuklara bırakır. Eğer çocuklar "Ölüm"ü gülümsetebilirlerse "Ölüm" dedelerini götürmeyecektir. Küçük bir kız çocuğunun yüzünde gördüğü "şey" gülümsetir onu ve "Ölüm"ün mührü kırılır.
..........................................
Yazar felsefe eğitimi almış ve felsefe dalında öğretim görevlisi. Hal böyleyken felsefenin eserlerine sirayet etmemesi düşünülemez tabi. Efrâsiyâb'da her ne kadar olay hikayeleri anlatılsa da hikayelerin özünden felsefe tadını almak mümkün -ki bu tadı severim.
Canın bağışlanması karşılığında hikaye anlatma faslı "Binbir Gece Masalları"nı çağrıştırıyor.
Yazar, hikayelerine konu olarak geniş bir yelpazeden faydalanmış. Öyle ki vampirler, kurt çocuklar, taşa dönüşen kaynana, inleyen keman, leyleğin getirdiği çocuk...gibi dinleyerek ya da izleyerek aşina olduğumuz fantastik öğeleri keyifli hikayelere dönüştürmüş, esprili ve imalı diliyle.
Güzel ve keyifli bir okuma serüveniydi kendi adıma.
*Efrâsiyâb: İranlıların Afrasib veya Efrasiyab olarak bildiği Alper Tunga'nın Şehname'deki diğer adı. Firdevsi'nin Şehname adlı eserindeki anlatıma göre İranlıların karşısında yer alır ve ölüm meleğinden kaçmak için yer altında yaptırdığı bin sütunlu sarayına sığınır. Öylesine büyük ve görkemli bir saraydır ki, içerisinde kendi güneşi ve ayı bile vardır ancak bütün kudretine rağmen Efrasiyab, ölüm meleğiyle yaptığı mücadeleyi kaybeder. Hikayenin bugünkü Semerkant'ta bulunan Efrasiyab Tepeleri'nde geçtiğine inanılır.
kaynak: VikiSözlük
İletişim Yayınları, basım yılı 2008 (ilk basım 1998), 245 syf.