Çarşamba, Nisan 29, 2009


L'AVARE/ CİMRİ

Bir adam, cimrilikte sınır tanımayan, öyleki evine gelecek misafirlere hazırlanacak sofra için, aşçısına "5 kişiye yeten 8 kişiye de yeter" ve de içecek olarak da "bol bol su içsinler" diyen... Bir adam, genç ve güzel kızını çeyizsiz kabul edecek diye yaşlı bir adamla evlendirmeye kalkan... Bir adam, oğlunu zengin bir dulla evlendirmek isteyen... Bir adam, evine her girene hırsız gözüyle bakan... Tüm servetini bahçesine gömdüğü bir sandıkta saklayan... Moliere'in meşhur tiyatro eseri Cimri'nin baş kişisi Harpagon'dan başkası değil bu adam.

Harpagon, evlenmek için fakir bir genç kızı gözüne kestirir. Kendisi 60 yaşındadır ama ne de olsa zengindir. Evlenme niyetini kızına ve oğluna açar ama ne var ki oğlu babasının evlenmeyi düşündüğü kızdan hoşlanmaktadır. Kızı ise babasının dalkavukluğunu yapan kahyâ ile çoktan evlilik planlarını yapmıştır, geriye kalan Harpagon'un iznidir. Ama bu izni almak hiç de kolay olmayacaktır iki kardeş için.
Harpagon, bir sandık dolusu altınını çaldırır. Peki kimdir şüpheli? Tabiki herkes. Kahyadan yediği dayağı unutmayan aşçı suçu kahyanın üzerine atar. Baş şüpheli kahya olur böylece. Bu arada işler iyice karışır. Kardeş olduklarıın öğrenen mi dersiniz, yıllardır görmedikleri babalarını bulanlar mı dersiniz, bir de sandığı çalanın sandığa karşı Harpagon'a yaptığı büyük teklif var tabi.
Harpagon ya oğlunun sevdiği genç kızla evlenecek ve paracıklarından olacak, ya da genç kızı oğluyla evlendirecek ve sandığına kavuşacak. Harpagon'un seçimi ondan başka türlüsünün beklenmeyeceği şekilde olur illaki. Ama bu sefer bahçe, sandığı saklamak için güvenli değildir, şöyle daha uzağa gitmeli, mesela çöle. Sen kilisede bağış toplayan kadının kesesinin sesini duymaya devam ettikçe hiçbir yer senin için güvenli olmayacak Harpagon...:-)

Film 1980, Fransa yapımı. Harpagon rolüyle mükemmel bir oyunculuk sergileyen Louis de Funès ayrıca filmin yönetmenliğini de üstlenmiş.
Tiyatro havasını koruyan çok keyifli bir filmdi. Sanırım Türkçe dublajlısı da var ama ben altyazılı izledim.

keşfetmeyi seviyorum, geç kalmış olsam da...

Cuma, Nisan 17, 2009



BU ŞEHR-İ STANBUL ki...

Radi Dikici

Tarih ve İstanbul konulu kitapları araştırırken karşılaştığım kitap, özellikle arka kapak yazısıyla dikkatimi celbetti ve bu sayede kitaplığımızda kendisine yer vermeyi uygun gördük, vesselam.


Neydi peki bu yazı? "Batı Gözüyle İstanbul'un Osmanlı Macerası... Çeşitli olay ve tanıklarıyla, yabancı gezginlerin özgün bakışıyla ilginç bir maceraya sahiptir Osmanlı İstanbul'u. Ünlü tablolara ve gravürlere yansıyan kent görünümleri, tüm dünyanın bakışının niçin bu şehre çevrildiğinin de bir başka kanıtıdır. Bu Şehr-i Stanbul ki..., saray entrikaları, sefaretlerin yönetimi etkileme girşimleri, savaş ve yenilgilere sahne olan imparatorluğun ayakta durma çabalarıyla 1453'ten 1900'lere uzanan bu macerayı zengin bir anlatımla sunuyor."

Fetihten önce ve sonra İstanbul; saltanat sırasına göre devrin padişahları; saray ve harem; sadrazamlar; ordu; savaşlar ve isyanlar; yasaklar ve yenilikler; elçiler ve sanatçılar; İttihat ve Terakki...
Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne uzanan ki öncesinde uzun yıllar Doğu Roma İmparatorluğu'na ya da en aşina olduğumuz adıyla Bizans'a yâr olan yedi tepeli şehrin, tarihin süzgecinden geçip yine tarih kitaplarına düşen macerası.

Tarih, eğer fazla didaktik bir eserden okunuyorsa kimi zaman sıkıcı oluyor ve okuru yoruyor. Bu sebepledir ki tarihten pek hazzetmeyenler tarihi romanları beğenerek ve kolaylıkla okuyor. Bu kitap tarihi bir roman değil, bir tarih kitabı ama durağan bir anlatımı yok ve içeriğindeki doyurucu bilgiler, detaylar güzel bir okuma yolculuğuna çıkarıyor okuru. Kısa sürede okunuyor üstelik.

Remzi Kitabevi, basım yılı 2005 (ilk basım 2002), 174 syf.

Perşembe, Nisan 16, 2009


ATEŞ CANINA YAPIŞSIN

Sezgin Kaymaz


Kaptanın Teknesi'yle başladığım Sezgin Kaymaz okumalarıma yazarın son çıkan kitabı Ateş Canına Yapışsın'la devam ettim.

(İyi de yapmışım diyorum)

Sırada Medet ya da Zindankale olacak muhtemelen.

Yazar, okuduğum iki kitabında da dini öğelerden aldığı malzemeyi fantastik bir şekilde kurgulayarak kolay okunur bir dille ama keyifli bir anlatımla okurun beğenisine sunmuş. Kaptanın Teknesi, fazlaca konuşma dili kullanılmış olması ve içerdiği argo sözcüklerle ilk sayfalarda negatif etki bıraksa da üzerimde, kurgunun başarısı, olayların sürükleyiciliği ve okurun merak duygusunu sıcak tutmasıyla bekletmeden okuduğum kitaplar arasına girmişti. Kaptanın Teknesi'nin referansıyla ikinci kitap olarak Ateş Canına Yapışsın'da karar kıldım. Yine öte âlemden bir karakter; diğerinde Azrail'di yani ölüm meleği bu kitapta ise Azazil yani İblis, en bildik adıyla Şeytan ve baş düşmanı Adem, nâm-ı diğer İnsan.

Yerin kat kat yukarısı ârş, mekan olmuş. Zaman çok çok önceleri. Yerküre daha tarih sahnesine çıkmamış bile. Cin taifesinden mayası "dumansız ateş" Azazil, Allah'a sonsuz itaati ve devamlı ibadetiyle melekler mertebesine yükselmiştir. Kitabımızda kendisi, etrafında uçuşan ve eteklerinden tutunan küçük meleklere ders verdiği sırada bir ses yankılanır Cennet'te. Tüm cennet sakinleri "Kükreyen Çimenler Plâtosu"nda toplanmaya çağrılır ve burada aralarına yeni bir varlığın katılacağını öğrenirler. Adı Adem olan bu varlık, topraktan yaratılmıştır ve meleklerden bile üstündür. Zatını henüz görmese de Adem denen varlığa herkesin secde edecek olması Azazil'in başına ilk ağrıları düşürür. Bu, olacak şey değildir ona göre, mayası toprak olan bir canlıya secde etmek ve onun büyüklüğünü kabul etmek... Ve büyük karşılaşma gerçekleşir. Azazil ve Adem. Azazil'in Adem'e karşı tavrından ve devamında olacaklardan haberdar edilen melekler Azazil'i bu tutumundan vazgeçirmeye çalışsalar da olacakların önüne geçemezler. Adem aklında bir "karşı kıyıya nasıl ulaşırım" sorunsalıyla uğraşadursun, Azazil'den aldığı hiçbir cevap tatmin etmez onu. Ve Havva yaratılır, Adem'e eş olsun diye. "Yasak meyve" aklına düşer Adem'in. Cennette yasak var mı, yok mu? Ee Azazil, kulağına çalınan hatta arada diline gelen adıyla İblis, çeler aklını hileli sözleriyle. Havva engel olmaya çalışır ama olacak olan yazılmıştır bir kere ( Yazar, burada Havva'ya farklı bir misyon yüklemiş, Adem'i kandıran değil de engelleyen Havva). İblis ve Adem, Yaratıcı'nın gazabından kurtulamazlar. İblis, Yaratıcı'nın "Zillet, hakaret ve kahır içinde bir ömür mü, yoksa şerefli bir yok oluş mu istersin?" sualine verdiği "ömür" cevabıyla Adem ve Havva ile birlikte Adem için hazırlanan Yerküre'ye gönderilir.

Semavi dinlerdeki, dünyanın yaratılışı ile ilgili bazı farklılıklar olsa da özde aynı inanışın ilk insanları Hz. Adem ve Hz. Havva hikayesiyle, İblis'in Cennet'ten kovuluş hikayesinden esinle yazılmış ama fantastik bir kurguyla enteresan bir kul yazısına dönüşmüş Sezgin Kaymaz romanı "Ateş Canına Yapışsın".

Ateş canına yapışsın! İblis'in hakkından gelebilecek ne dehşet bir bedduadır bu...

Kitapta dikkatimi çeken bir mevzu da, kötülük timsali Şeytan'ın bile, karşısına Adem çıkana kadar fazlaca iyi oluşu. Hele ki bazı yerlerde yazarın esprili diliyle Azazil'e ısınıveriyorsunuz. Amma özündeki ateş, boyuneğmez kibriyle sarıp sarmalıyor onu.

Ve neticede Ademoğulları ve Havvakızlarına dünya çayırlarında "Ahh! Şu karşı kıyı..." demek kalıyor...


İletişim Yayınları, basım yılı 2008, 238 syf.

Pazartesi, Nisan 06, 2009


MAHREM

Elif Şafak

Her ne kadar sabit bir önyargının yıkılmasını atomu parçalamaktan zor olarak nitelendirse de Einstein, bu değerlendirme koşullara göre izafi olabiliyormuş. Yani bir yazara karşı önyargınız vardır ama bu yazarın tüm eserlerini kapsamayabilir. Beğeniniz önyargınızda bulduğu küçük bir çatlaktan içeri girebilir ve girdiği ortama da beğeninizi yayabilir ki böylece önyargıyla başlayan bir okuma yolculuğu , elbette ki yazarın başarısının yadsınamaz oluşuyla güzel bir seyrüsefere dönüşebilir. Mahrem, Elif Şafak imzası altında kırılan önyargının atom parçacıklarından biri ve Elif Şafak'la birlikte çıkılan yolculuğun gidiş bileti.

Yazarla Siyah Süt'le tanışmış bir okur olarak, orijinimi Mahrem seçiyorum. Yolculuğumun sonraki durakları da ilki Baba ve Piç olmak üzere Bit Palas, Araf ve Pinhan olacak belki de.
Ama en önemlisi hele ki konu edebiyatsa, önyargıların aşınabilir malzemeden inşa edilmiş olması.
Uzun bir girişten sonra -ki bu giriş okuma eyleminin öncesi ve sonrasının önemine binaen yazılmıştır- gelelim mevzumuz Mahrem'e:

Mahrem, kitap kapak resminde de verildiği üzere "göz"le ilintili bir kavram. Görelim öyleyse...

İstanbul-1999,Pera-1885, Fransa-1868, Sibirya-1648... Farklı mekanlar, farklı zamanlar...

İstanbul-1999'la açılışı yapan kitapta, görünürde birbirlerine hayli tezat oluşturan ikiliyle -ki biri aşırı kilosu ve iri cüssesiyle çıtı pıtılıktan pek uzak bir kadın ve diğeri cüce bir erkek, adı "Be-Ce"- tanışıyoruz. Tek başlarına evden dışarı sokağa adım attıklarında bile pek çok gözün üstlerine çevrildiği iki karakterin birlikteyken meraklı gözlerden kaçmaları hâl böyleyken imkansızlaşır. Ve bu ikili kendi aralarında küçük bir oyun tertiplerler. Kilolu kızımız erkek kılığına, cüce erkek karakterimiz kadın kılığına girerek dışarı çıkarlar ve belki bu şekilde kendilerini alıcı kuşlar misali bakan gözlerden kamufle ettiklerini düşünürler. Evdeyken üzerlerine kılıf geçirmek zorunluluğu kalkan ikili, birbirlerini yargılamadan en yalın halleriyle huzurlu yaşantılarını sürdürürken, "Be-Ce" Nazar Sözlüğü adını verdiği çalışma için kolları sıvar ( Nazar Sözlüğü kitabın sürekliliğini/ akıcılığını bozuyormuş gibi algılansa da, her biri "görme" üzerine seçilmiş kelimeler ve hikayevari kelime açıklamalarıyla farklı ve bir o kadar hoş bir sözlük çıkmış ortaya.).

İkinci bölümde 1885'in Pera'sına, yokuşun tepesindeki vişne rengi çadıra doğru sürükler bizi yazar. Erkekler için ayrı, kadınlar için ayrı bir kapıdan...Ve çadırın batı kapısından içeri süzülürüz biz de kadın okur olarak. Karşı cinsten çok hemcinsleri için süslenen, kadın gözünün beğenisine kendilerini sunan kadınlara "çirkinlik"i göstermek için, şaşaalı bir gösteriden sonra "Samur-Kız" çıkar sahneye. Bedeninin üst kısmı kadın, alt kısmı bir hayvan:Samur...
Erkeklere sıra gelince, onlar içinse güzeller güzeli la Belle Anabelle çıkar sahneye.

Hikayesi Sibirya'ya uzanan "çirkinlik" timsali Samur-Kız ve hikayesi Fransa'ya uzanan "güzellik" timsali la Belle Anabelle... Hüküm yine gözlerin...

Vişne rengi çadırın sahibiyse hiçbir ifade taşımayan saydam gözleriyle Keramet Mumî Keşke Memiş Efendi. Onun masalsı hikayesini de öğreniriz yazarın büyülü diliyle.

Yazarın Siyah Süt'ünü okuduğumda kurmaca karakterlerini başarılı bulmuş ve hayalgücü yetisinin güçlü kalemiyle başarılı bir ikili olduğunu anlamıştım ki Mahrem yazarın kurmaca karakter hususunda gayet yetenekli olduğunu ikinci kez göstermiş oldu şahsıma. Şişman ve Cüce, Samur Kız ve Anabelle, Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi ve hatta şişman karakterin çocukluğunda karşılaştığımız ev sahibi Kıymet Hanım Teyze. Her biri birbirinden bağımsız karakterler olarak görülse de "Mahrem"in çatısı altında "göz ve gördükleri" noktasında birleşiyor her biri.

Kitapta, Şişman karakterin çocukluğuna ait kötü bir anıyı da hatırlıyoruz birlikte. Karakterin küçükken uğradığı bir taciz bu. Psikiyatrik açılımla ya da Freud'cu gözlemle bakmaya mahal bırakmayan bu rahatsız edici durum, karakterin aşırı yemesine, hatta kitabın başında verilen rüya sahnesindeki "balon" imgesiyle bağdaştırılmış.

Bu kitabı herhangi bir kitabı anlatır gibi "giriş-gelişme-sonuç" şeklinde özete vurmak pek mümkün gelmedi bana. Çünkü bağımsız ayrı hikayeler şeklinde de okunabilecek ama bağlayıcı unsur olarak da "mahrem"in varlığıyla romana dönüşen bir eser var karşımızda.

Cüce karakteriyle Keramet Mumî Keşke Memiş Efendi arasındaki benzerlikler, arada yüz yıl olsa da ince ince ustalıkla yerleştirilmiş satır aralarına, özellikle "saydam gözler". Ki biri vişne rengi çadır kurar gördüğü güzelliği ve çirkinliği sergiler, biri göz ve gördükleri üzerine bir sözlük oluşturur.

Zaman, geçmiş ve günümüz; mekânlar Sibirya, Fransa, İstanbul... Geçmişin Pera'sında vişne rengi çadırın yerini, günümüzde bir apartman alıyor. Ama binanın iki sakini öyle bir anlatılmış ki o iki sakini "Şişman ve Cüce"yi çadırda kendilerini sergileyen göstericiler arasında düşlüyor okuyucu. Çünkü gözler öyle görüyor...

Mahremlerin açığa çıktığı, en azından tahta perdeyi aralayan bir çift gözün gösterileni gördüğü, keyifli, büyülü bir Elif Şafak romanı.

Güzel mi, evet; özgün mü, evet; peki Elif Şafak okumaya devam mı, KESİNLİKLE evet!...

Metis Yayınları, basım yılı 2007 ( ilk basım 2000), 229 syf.

Cuma, Nisan 03, 2009


MOR ÖLÜM

Mutlu Haspolat

Fantastik edebiyata daha yeni merak saldığım günlerde bu türde yazılmış eserleri araştırırken karşılaştım Mor Ölüm'le. Mor Ölüm, yazarın ilk ve tek kitabı ama yazar ikinci kitap için kolları sıvamış bile. Umarım kısa zamanda raflarda yerini alır, şahsen sabırsızlıkla bekliyorum yazarın ikinci bir kitabını okumayı.

Mor Ölüm... Yazar adayı, zatının beğenmediği ve bir yazara yakıştıramadığı ismiyle Mahmut Şişe, mutfağını basan farelerden kurtulmak için kurduğu tuzağa düşen farenin dile gelmesinin şokunu atlatamadan evini istila eden fareler tarafından sırtlanır ve evin zeminindeki kuyudan aşağı itilir. Böylece Mahmut Şişe'nin "içindeki potansiyeli çıkaracak" akılalmaz yolculuğu başlar.

İtildiği kuyu, sonu görünmeyen bir tünele açılır. Her yanı dev mermer sütunlarla kaplı su dolu tünelde üzerinde çizgili pijaması ve kafasında bir dolu soru işaretiyle ilerlemeye başlar.Tünelin duvarlarında Yunan heykellerini andıran, pek çok yazara ait heykeller bulunmakta ve hepsinin altında "Çar Apikes" yazmaktadır. Sonradan adının "Bilgelik Tüneli" olduğunu öğreneceği tünelin çıkışı "Gökyüzü Şelalesi"nden, Bodur Diyarı'na düşer. Adını bodur boylu insanlarından alan Bodur Diyarı'nda karşılaştığı ilk Bodur, İva olur. İva, karşısındakinin önce düşman ülke Obur Diyarı'ndan bir Obur olduğunu düşünür ama bu yaratık Oburlardan bile iridir İva'ya göre. Sonra onun Tanrı olduğunu düşünür ve ona isyan etmeye başlar. Yazar adayı ve kendini bir anda Obur Diyarı'nda bulan karakterimiz Mahmut Şişe de İva'nın ona seslendiği üzere "Tanrı" rolüne soyunur ve maceranın onu nereye götüreceğini beklemeye koyulur.

Mahmut Şişe, Bodur Diyarı'nda gezinedursun, Bodur halkı da Oburlarla olası bir savaşa karşı hazırlıklarını yapmaktadır. Bodur ordusunun komutanı ise İva'nın babası Şaharm'dır. Emrindeki askerleri ve her ne kadar fikirleri uyuşmasa da en büyük yardımcısı Bilge Ser de yanındadır. Bu arada kendisinin bir başka yazarın kurguladığı bir kitabın kahramanı olarak Bodur Diyarı'na gönderildiğini düşünen Mahmut Şişe, bir yandan Allah'tan af dileyerek Tanrı rolüne devam eder.
İva'nın evinde ise acı vardır. Anne Vuvaye katil sarmaşıkların elinde can vermiştir. Şaharm eve döndüğünde karısının ölü bedenini görünce yıkılır. Geleneklerine göre bu durumda Şaharm'ın parmağındaki yüzüğü çıkarması gerekmektedir ve o da yüzüğü çıkarmamak için parmağını keser."Tanrı" rolündeki karakterimiz Mahmut Şişe de yanlarındadır ve bu bodur boylu ama kocaman yürekli adamın karşısında dehşete düşer. Kendi hayatını düşünür,ilişkilerini, aşklarını ve aşkın asıl anlamını bu acıklı sahnede öğrenir.

Kahramanımız, Bodur evinde üzerinde "Çar Apikes" yazılı bir sandık görür. Bilgelik Tüneli'nde de gördüğü bu isim merakını daha da kamçılar. Sandığın üzerinde şekiller görmeye başlar; İstanbul'u, Haliç'i derken kendi evini ve karşısındaki Rum asıllı Madam Teyze'nin evini...

Sandığın anahtarını ararken kitap rafında Thomas More'un Ütopya'sını görür. Şaşkınlık içinde kitabı okumaya başlar ama kitabın içinde yazılanlar Thomas More'a ait değildir. İva, kız kardeşi Purevan'a ölümünden sonra okuması için bir mektup bırakmıştır kitabın içine ve mektubunda şifreli olarak günlüğünün yerini de yazmıştır.
Kahramanımızın sandıkla uğraşırken gayri ihtiyari söylediği sözler, sandığı açar ve sandıkta "Çar Apikes, Düşünce Dünyası Krallığı" yazılarını görür ve oraya davetli olduğunu öğrenir. Yapması gereken sadece verilen komutları yerine getirmektir.

Mahmut Şişe, gözlerini kapar ve kendini Düşünce Dünyası Krallığı'nda bulur. "Düşünce suçlusu" olarak ilerlediği krallıkta küçük bir hileyle "özgürce dolaşım sahibi" olur. Kahramanımız bu gizemli yolculuğun tadını çıkarmaya karar verir ve düşünce okuma bölümünde ölülerin sırlarına erişir. Annesinin kendisi hakkındaki düşüncelerini merak eder ardından karşı komşusu Madam Teyze'nin düşünce dünyasına girer ve önüne tekerlemeye benzer uzunca mısralar çıkar:
"Kapkara bir kitabın
İçinde kayboldu iki ruh...
Birisi doğurandır, diğeri doğurtandır...
Biri ana olursa, diğeri ebe değil
Ölümsüzlük isterken
Ölmek hiç elde değil...
...
Sonsuzlukla buluşsun
Bu bitmeyen hikaye
Hiç okumamışım ben
Bu kara dizelerde
Eğer değilse şifre..."

Tam ölüp ölmediğini öğrenmek için kendi adını girdiği sırada yakalanır, "Düş Polis" tarafından.
Ve kendini her şeyin camdan yapıldığı bir salonda bulur. Cam koltuklar üzerinde altı mermer insan oturmaktadır. Mahmut da karşılarına oturtulur ve tunçtan devasa bir adam çıkar tahta, tam Mahmut Şişe'nin karşısına. Kahramanımız, Çar Apikes Sarayı'ndadır ve tunç adam da Kral Çar Apikes'tir. Mahmut Şişe, düşüncelerinin yargılanması için oradadır: "Kelepçeli mermer düşünceler"...

Uzun bir yargılama sürecinin ardından kahramanımız gözlerini açtığında kendisini Şaharm'ın evinde bulur. Bodur Diyarı'nda dolaşırken kendisine eşlik eden sesle birlikte bir mağaradan içeri girer ve yine bir sarayda bulur kendini: "Kral Araruh Sarayı". (İşte asıl macera burada başlıyor. Yeni düğümler atılıyor, eski düğümler çözülüyor... Ve Mahmut Şişe bu maceranın nedenini öğrenmiş oluyor.)

Mahmut Şişe, Araruh Sarayı'nda Kral Araruh'la bir diğer ismiyle Bilge Kariptolis ile tanışır. Kahramanımız, Kral Araruh/ Bilge Kariptolis'i ilk gördüğünde şaşkınlıktan küçük dilini yutma aşamasına gelir. Çünkü karşısında oturan adam kendisinden başkası değildir. Odada üç Mahmut Şişe vardır; biri yazar adayı kahramanımız, biri tahtta oturan Mahmut Şişe ve onun kucağında oturan küçük Mahmut Şişe yani Medasus.

Ve başlar anlatmaya Kral Araruh/ Bilge Kariptolis'in yani kendisinin upuzun hikayesini. İki bin beş yıl öncesinden, milâtla birlikte başlayan bir hikaye. Neler yoktur ki bu hikayede... Aşk, ayırılık, ihanet, entrika, ölüm ama en mühimi Mahmut Şişe'yi bu mor diyara getiren sebep: Yasak aşk.
Bilge Kariptolis ve Medasus'un yasak aşkı. Ruhları arada kalmış, cezalandırılmış iki beden.
Yasak aşklarının üzerine yapılan büyüyü çözecek olan şifre, anahtar yahut Madam Teyze'nin düşüncesinde gizli tekerleme...
Yaşamla ölüm arasında sıkışmış iki ruh, Araruh...

Kahramanımız, Bilge Kariptolis'in iki bin beş yıllık esaretine son vermeden önce Bodur Diyarı'na döner ve İva'nın günlüğünü bulur. Günlükten, her şeyin nasıl da kral Araruh/ Bilge Kariptolis tarafından detaylıca planlandığını öğrenir.
Nihayetinde üç taraf için de - Mahmut Şişe, Bilge Kariptolis ve Medasus,
Bodurlar ve Oburlar- mutlu sonla biter gizemli yolculuk.

Ve evine döndüğünde kahramanımız bilgisayarının başına geçip romanı için ilk cümleyi yazar ekrana: "İçimde büyük bir potansiyel var!"...

........................................................

"Ölümün rengi olmaz derdim, bir gün aşk kızdı, ölümü mora boyadı" kitabı tam anlamıyla ifade ediyor bu kısa cümle.
Aşk ve ölüm... Yazar başarılı bir kurgu, olağanüstü hayalgücü ve şiir tadında anlatım diliyle harika bir ilk kitap çıkarmış ortaya.

Mor Ölüm, fantastik bir roman ama fantastik öğelerin arasından hayata dair pek çok mesaj çıkarmak da mümkün.

Kitap neredeyse ders kitabı ebatlarında (15,5x 23,5 cm) ve yazı boyutu da oldukça küçük. Bu iki özellik ilk başta negatif bir izlenim bıraksa da daha ilk sayfalarda kitabın içine girmeye başlıyorsunuz, böylece bu intibadan kurtuluyorsunuz.
Bu arada kitabın içeriğiyle bire bir örtüşen manidar kapağını da es geçmemek lazım, zincire vurulmuş "kelepçeli mermer düşünceler"...

Keyif alarak okudum. Hani kimi yiyeceklerin/içeceklerin damakta bıraktığı hoş bir tat vardır. Ama o tadı hakkıyla alabilmek için yenilen ya da içilen şeyin yutulmadan önce ağızda kısacık da olsa demlenmesi gerekir ya, Mor Ölüm de öyle oldu benim için. Yavaş yavaş okudum ( Kitap sürükleyici ama ) o tadı her okuduğumda yakaladım ve kitabı bitirdiğimde de kitabın tadı hâlâ damağımdaydı...


Akis Kitap, basım yılı 2007, 472 syf.

Çarşamba, Nisan 01, 2009


"Edebî Fikir" dergisi için Sevinç Çokum'un "Hevenk-Kayıp İstanbul" kitabını tanıtan uzunca bir yazı yazmıştım. Keyifle okuduğum bir kitap hakkında yazı yazmak da kitabı okumak kadar keyifliydi.
İlk yazım, devamı gelir mi bilmiyorum ama benim için hoş bir anı
oldu dergi yazarlığı.

Yazımı daha önce blogda yayınlamıştım. Merak edenler için yazı
burada
.

Dergi henüz çok yeni, bu üçüncü sayısı.