Pazartesi, Haziran 29, 2009


İSTANBULLULAR

Buket Uzuner


İstanbullular'ı neden okudum? Basıldığı 2007 yılında kazandığı popülariteden mi yoksa İstanbul manzarası eşliğinde yükselen bulutların olduğu huzur verici kapağı için mi yoksa başlı başına ve sadece İstanbullular adı sebebiyle mi seçtim kitabı? Belki de üçü birden.

İstanbullular... Bir şehre aitlik anlamı katan kısacık bir ekin dolu dolu anlam kazandırdığı bir aidiyet bir kimlik. Bir şehre ait olmak, o şehirli olmak nedir ki? Mesela İstanbullu olmak, İstanbul'da doğmak mıdır sadece? Ya da o şehrin havasını solumak, suyunu içmek mi? İstanbul'da yaşam savaşı vermek mi İstanbullu olmak? İstanbul'a Anadolu'nun herhangi bir köşesinden gelip de "taşı toprağı altın" denen İstanbul'un "taşından, toprağından beni de nasiplendir" demek mi İstanbullu olmak? Ya da bilmem kaç göbek öncesi dedelerinin gelip yerleştiği bir şehrin doğuştan kontenjanlı ikamet eden insanı mı İstanbullu olan?

İstanbullu olmak... İstanbullu doğulur mu yoksa sonradan İstanbullu olunur mu? Hadi es geçelim hepsini bir şehir, velev ki İstanbul, âşık edebilir mi kendine gencini yaşlısını, zenginini fakirini... Hülasa yedi tepenin yedisine de, Boğaz kıyısına kurulmuş o nadide semtlerine, İstanbul yapbozunu tamamlayan tüm köşe, kenar ve orta semtlerine, içinden deniz geçen tek şehrin, asırlar boyu nice adlarla huzurda olan ve en sonunda İstanbul'da karar kılan, konuşan, işiten, gören ama en çok da sır saklayan şehirler ecesi İstanbul'a gönlünü düşürenler...

Her ne kadar şimdi seni sevenin de sevmeyenin de gönlüne korku düşürsen de, bu senin suçun değildir, biliriz. Üstünde barındırdığın delibozuk, sütübozuk insanların lekesini sana sürmemeliyiz, biliriz. İstanbul, öyle küçük ve aynı zamanda öyle büyüksün ki...( İstanbul kitapları okudukça daha çok yazarım İstanbul üzerine, ama sever miyim İstanbul'u? -bilmem)

Hadi seni kitaba dönüştüren bu yazarımıza dönelim: 2005 yılının yazı. Yer, İstanbul Atatürk Havalimanı. Şehre girişin ve şehirden çıkışın yapıldığı bu önemli noktada dolu dolu geçen birkaç saate okurluk ediyoruz. Havalimanının barında sevdiği kadının uçağının inmesini bekleyen, henüz küçük bir çocukken okumak için Adana'dan İstanbul'a gelen, şimdiyse Maçka Parkı'na diktiği heykelleri kırıldıkça yılmadan onları onaran ünlü heykeltraş, adını sinema sanatçısı Ayhan Işık'tan almış Ayhan Pozaner. Ve sevdiği, beklediği kadın, ismini Belgin Doruk'tan almış Belgin Gümüş. Belgin bir genetik bilimci. Diplomat babasının o henüz çocukken öldürülüşünden sonra annesinin ama daha çok dadısı Kete'nin büyüttüğü, genç yaşında evlendiği kocasının ihanetine uğrayınca o sevdiği ama korktuğu İstanbul'dan Newyork'a adeta kaçan, yıllarca İstanbul'a gelmeye cesaret edemeyen ama sevdiği adamla birlikte yaşamak ve karnındaki "Lavanta" adını verdiği bebeği büyütmek için İstanbul'a kesin dönüş yapan Belgin Gümüş.

Ve yazarın kurgu karakterleri sırasıyla geçit resmi yaparlar: Belgin Gümüş'ün eski kocası iş adamı M.Emin Entek ve asistanı, sevgilisi Tijen Derya; Karadenizli İlyas kullandığı adıyla barmen Baturcan; Mimarlar Odası eski başkanı, Belgin'in eniştesi Erol Argunsoy; Belgin'in hocası ve dostu Yannis Seferis; türban sorunu yüzünden ABD'de okuyan üniversite öğrencisi Aleyna Gülsefer; sinema eleştirmeni Anna Maria Vernier; Almanya'da işçi olarak çalışan gurbetçi Sabriye Bektaş; havalimanı temizlik işçisi Hasret Sefertaş; Belgin'in dadısı, can yoldaşı Kete; Belgin'in en yakın arkadaşı, Fransız Lisesi'ndeyken tanıştığı Ermeni Ayda Seferyan; havalimanı taksicisi Şoför Hamo; havalimanı polis memuru Üzeyir Seferihisar, dahası da var...

Belgin'in uçağı iniyor ama Belgin tutan migreni ve yüzleşmeye cesaret edemedeği korkuları yüzünden Ayhan'la buluşmadan uzun bir süreyi lavaboda geçiriyor. Burada kendiyle, Ayhan'la ve İstanbul'la ilgili kararlar alıyor, kararlarını bozuyor ve tekrar kararlar alıyor. Bu arada havalimanı kapıları giriş-çıkışa kapatılıyor. Teknik bir arıza olarak anons edilse de herkes terörist bir eylemden şüphe ediyor. Korku ve gerginlik içinde geçen saatlerde Belgin ve Ayhan'ın başı çektiği her bir karakterin dünyasına şöylece girip çıkıyoruz (Şöylece dediğime bakmayın, topu topu birkaç saat 536 sayfaya yayılmış). Farklı dinlerden, farklı kültürlerden ve hayattan beklentileri farklı olan insanların bir çatı altında buluştuğu bir İstanbul mozaiği hatta minyatür İstanbul oluyor İstanbul Atatürk Havalimanı.

Yazar, İstanbul'a da bir kişilik vermiş ve onu da söz sahibi etmiş, aralarda kendini anlatıyor İstanbul. Bu kısımlarda daha süslü, daha sanatsal bir dil çıkıyor karşımıza. Kitabın geri kalanında ise yazar akıcılığı sağlayan daha sade bir anlatım kullanmış. Ama bu sadelik kesinlikle basit bir dil anlamında değil, klasik Buket Uzuner üslubu.

Gel gelelim kitap yoruyor. Nedenine gelince, sayfa sayısı çok. Yüz-yüz elli sayfa daha az olsaymış belki beni bu kadar yormazdı ve geriye hem kitaba hem yazara karşı sempati grafiğimde yukarı doğru bir hareketlilik oluşurdu ama yazık ki öyle olmadı.


Everest Yayınları, basım yılı 2007, 536 syf.



Perşembe, Haziran 25, 2009


Leyla'nın Evi

Ö.Zülfü Livaneli

Uzun süre kitap alışverişi yapmayacağımı göz önünde bulundurarak, kitaplığıma eklemeyi düşündüğüm kitapları araştırmak ve henüz keşfetmediğim yazarlarla tanışmak adına kütüphane üyeliği çok iyi oldu ve bir diğer kitap seçimimde Livaneli'de karar kıldım.

Çok yönlü olmak hayatın monotonluğundan sıyrılabilmek için kişinin gerçekleştirebileceği basit ve keyifli bir seçenek. Livaneli de sanatçı kişiliğinin yanında başarılı bir yazar. Ben her ne kadar yeni tanışmış olsam da yaptıklarıyla Livaneli susmuyor ilaveten kalemini de konuşturuyor. Böylece bu okura da yazarla tanışmak için harekete geçmek kalıyor.

Leyla'nın Evi ne anlattı da bir yıl içinde kırk altı baskı yaptı? Livaneli imzasını görünce -belki önyargı- kitabın roman olduğunu bilsem de politik bir kurgu okuyacağımı düşünmüştüm. Ama kitapta bundan eser yok. Peki ne var Leyla'nın Evi'nde?

Denizden karaya esen rüzgarların, Boğaz'ın yalılarına kimi sert, kimi usulca dokunuşları ve Leyla'nın bazı ümitsiz bazı keyifli yaşantısı. Lakin hepsi yağdı yağacak bir hüzün bulutunun altında.

Bosnalı Abdullah Avni Paşa'nın talihsiz torunu Leyla. Doğumunda annesini kaybetmiş, babasınınsa çok yıllar sonra işgalci bir İngiliz subayı olduğunu öğrenene dek babasını bilmemiş, anneannesinin büyüttüğü Leyla. Ve aynı Leyla, artık müştemilâtında tek başına kaldığı yalının yeni sahipleri Cevheroğlu ailesi tarafından kapı önüne koyulan.
Tapulu malını, sahte doktor raporuyla elinden alan bu aile, yalının içinde yaşayana bir lânet misali getirdiği uğursuzlukların üstüne bir de bu son Osmanlı hanımının da âhını alıyor.

Yusuf sahip çıkıyor Leyla'ya nâm-ı diğer Büyük Hanım'a. O kendisine böyle hitap edilmesini istemese de herkesin gözünde Büyük Hanım o. Ne de olsa az iyiliğini görmemiştir tüm mahalleli gibi Yusuf da. Onu Cihangir'de salaş bir apartman dairesine götürüyor, sevgilisi Roxy'le birlikte yaşadığı eve.

Roxy asıl adıyla Rukiye, Almanya'da doğmuş, ailesini geride bırakarak geldiği İstanbul'da klüplerde hip-hop söylerken kendisiyle ropörtaj yapmak isteyen gazeteci Yusuf'la tanışır.

Leyla, Yusuf ve Roxy'le birlikte Roxy'nin müzik grubunun diğer elemanlarının da uğradığı bu hiç bilmediği evde ve semtte, alışık olmadığı bir şekilde yaşamaya başlar. Yusuf her ne kadar ona yardım etmeye çalışsa da yalının yeni sahiplerinin "Cevheroğlu" soyadı tüm kapıları kapatır yüzlerine.
Bir karakter var ki Ali Yektâ Bey, yalının yeni sahibi Ömer Cevheroğlu'nun babası, babası hatta dedesinden yadigâr aile mesleğini devam ettiren. Ali Yektâ Bey, Boğaz kıyısına dizilmiş bir başka yalıda uşaktır ve yıllardır gözü gibi üzerine titrediği oğlunun, uşak değil, emrinde uşakların, hizmetçilerin çalıştığı bir beyefendi olması en büyük hayalidir.

Leyla Hanım, bir umut içeri alınacağını düşündüğü yalıya gider bir gün ve Ali Yektâ Bey'le tanışır. Ali Yekta Bey ona yardımcı olacağına söz verir ne ki oğluyla konuşsa da kendisinden pek de hoşlanmayan gelini müştemilâtın Leyla'ya verilmesine şiddetle karşı çıkar.

Ve bir gün, özel eşyalarını oğlunun yalısına getirir ve böylece yalıya yerleşeceğini gelinine gösterir Ali Yektâ Bey ama gelini eşyalarını hizmetkârlığını yaptığı yalıya gönderince Ali Yektâ Bey hasta olur, yatağa düşer. Ayağa kalktığında ise oğlunun yalısına geri döner ama bu dönüş çok trajik bir sona dönüşür.

Cevheroğlu ailesinin başına gelen talihsiz olaydan sonra yalı satılır ve müştemilât Leyla'ya geri verilir. Ne ki Leyla evine döndüğünde tüm eşyalarının talan edildiğini görür. Ama giden eşyalar değildir sadece. Eşyalarıyla birlikte hatıraları da çalınmıştır ondan. Cihangir'deki eve geri döner Leyla ama evine ikinci kez gittiğinde, eşyalarını yerli yerinde bulur. Cevheroğlu ailesinin eşyaları almasına izin verdiği çevre halkı nâm-ı diğer "dağlılar" söz birliği etmişçesine her şeyi müştemilâta geri getirir. Leyla artık hatıralarıyla birlikte tıpkı annesi, tıpkı anneannesi gibi beyaz çarşaflar içinde sonsuz bir uykuya dalar, ardında bir mektup bırakarak.

Artık evlenmiş olan Yusuf ve Roxy'nin küçük kızları Leyla'ya:

"Leyla'nın evi Leyla'ya"...


Leyla hani " İstanbul hanımefendisi" denir ya işte öyle bir kadın. Her ne kadar yalıda debdebeli bir hayat sürmüş olsa da ne çocukluğu çocukluk ne gençliği gençlik olur. Dört duvar arasında Boğaz'a nazır dursan da kendi yaşıtlarınla oynamadıkça, sokak kültürüne karışamadıkça, en iyi arkadaşların mavi sularda gezinen gemiler, bahçendeki manolya ağacın, duvarlarda gezinen gölgeler oluyor. Tüm debdebenin, ihtişamın içinde trajik bir hayat oluyor onunki, yalnız ve yine yalnız, hep yalnız.

Leyla, etkileyici, iç sızlatan bir karakter ama Ali Yektâ Bey'in hikayesi çok daha trajik ve çok daha dokunaklı geldi bana. Özellikle şu sahnede:
Ali Yektâ Bey, hizmetkârlığını yaptığı yalının sahiplerinin dışarıda oldukları bir gün, henüz küçük bir çocuk olan oğlu Ömer'i, yemek masasına oturtur ve ona bir "Bey" gibi servis yapar. Ömer, onun için "uşaklık" zincirini kıracak bir evlattır, belki de bu sebeple karısından ve kızından esirgediği ilgiyi, sevgiyi hep oğluna boca eder. Devamlı omuzlarda taşınan ağır bir yüktür bu...

Yazarın dili gayet yalın. Kitap kolay ve çabuk okunuyor.

Ali Yektâ Bey gibi güzel çizilmiş bir karakterin şerefine ikinci bir Zülfü Livaneli kitabı okumayı düşünüyorum kütüphanede bulabilirsem tabi...


Remzi Kitabevi, basım yılı 2007 46. basım ( ilk basım 2006), 286 syf.

Perşembe, Haziran 18, 2009



İKİ YEŞİL SUSAMURU
Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri

Buket Uzuner

İki Yeşil Susamuru, yazarın ilk romanı, benimse Buket Uzuner imzalı okuduğum üçüncü roman. Ne var ki bu kitabı da, kısa süre önce okuduğum İstanbullular'ı da Kumral Ada Mavi Tuna kadar beğenmedim, onun kadar başarılı bulamadım.

Enteresan ismi ve meşhur "Camondo merdivenleri"nin yer aldığı kapak resmiyle Buket Uzuner kitaplarının yer aldığı kütüphane rafında, diğerlerinin arasında dikkatimi çekti İki Yeşil Susamuru. Kitabı elime aldım ve arka kapak yazısını okudum. Genelde arka kapak yazıları bir kitabı okuyup okumamak arasında karar vermemde bana yardımcı olur. Ama bu kitabın arka kapak yazısını bu anlamda yetersiz bulmuş olsam da sırf şu merdivenlerin cazibesinden ötürü seçtik kitabı ve başladık okumaya...

Bir kadın. Adı Nilsu Baran. Elinde kendi hayat hikayesini yazdığı dosyasıyla tanınmış bir yazarın kapısını çalar. Henüz otuz yaşlarında olan bir kadının roman olacak kadar nasıl bir hayat hikayesi olabilir ki diye düşünür yazar ama kabul eder Nilsu Baran'ın hayat hikayesini yazmayı.

Yıl 1978. Henüz on dört yaşında Nilsu ve annesi o yaz, yakışıklı bir ressam için evi terkediyor. Ardından babası -henüz boşanmamışlardır- yeni bir ilişkiye başlıyor. Nilsu, babasının sevgilisiyle tanışıyor, adı Selen, bir mimar ve tuhaf bir cazibesi vardır hiç istemese de Nilsu'nun kendini alamadığı. Nilsu, babasına fazlasıyla bağlıdır ve onu annesinden başka bir kadınla paylaşma fikri korkunçtur. Ama yine de kardeşi Cem'in aksine Selen'de hoşuna giden şeyler de vardır. Özgüveni, kültürü, anlayışı, sabrı ve arkadaşlığı...

Nilsu'nun anne ve babası boşanır. Annesi bir işadamıyla evlenir. Babası ise Selen'le yaşamaya başlar.

Gelelim kitabın ikinci başkişisi, yeşil susamurunun hikayesine: Teoman, ütopik bir çevreci, eylem adamı. Annesine olan bağlılığı, hayranlığı yüzünden belki de hiçbir ilişkisinde dikiş tutturamıyor. Ve bir gün annesi intihar ediyor. Teoman da yaşarken pek suskun olan, tamamen tanımadığını düşündüğü annesini ölümünden sonra araştırmaya koyuluyor. Ve bu konuda başvurduğu kaynak annesinin yakın arkadaşı yazar Neyyire Gömüç oluyor. Annesi ve N.G. arasındaki mektuplaşmalar Teoman'ı N.G'nin evine götürüyor. Ama ne kadar istese de annesinin N.G.'ye yazdığı mektuplara ulaşamıyor.

Ve Nilsu... Her erkekte babasını arayan, bu yüzden belki de olgun yaşta erkeklerle ilişki kuran. Biri de öğretmeni Mike. İntihar etmiş bir babanın oğlu, intiharın eşiğinde bir hayat süren Mike.

Nilsu'nun hayatındaki bir diğer önemli kişi Selen, Nilsu'nun babasıyla ayrılıyor ve Amerika'ya yerleşiyor. Ama Nilsu'yla bağını koparmıyor. Mike da gidiyor ve Selen kısa ilişkilerinin ardından yeni bir aşka yelken açıyor.

Nilsu ve Teoman... Teoman'ın konuşmacı olduğu bir konferansta tanışırlar ve böyle başlar iki yeşil susamurunun hikayesi. Kendisini susamuru ilan eden çevreci Teoman ve sevgilisi Nilsu.

Ve Nilsu Baran'ın hayat hikayesini yazması için kapısını çaldığı yazar, hikayeyi eksik buluyor ve Nilsu Baran'a ulaşmaya çalışıyor. Ulaşamayınca yazar, kendisi gibi yazar olan Neyyire Gömüç'ü buluyor. Ondan öğrendikleri hem yazarın hem biz okuyucuların kafasını allak bullak ediyor. İlk sayfasından itibaren sabırla okumaya devam ettiğim kitap, herşeyin aydınlandığı(!) son sayfalarda sabreden dervişi muradına erdiremeden kalp sektesinden öldürüyor :-)


Uzun uzadıya anlatılan tüm konu, apar topar bir finalle, üstelik epey karmaşık bir finalle okura sunuluyor. Kurgu farklı ama heyecanı sönük bir kurgu olunca, okur da "Bakalım yazar nereye varacak?" diyor ister istemez.

Teoman ve Nilsu karakterleriyle Oedipus/Elektra kompleksi çıkıyor romanda karşımıza. Aşk ve intihar olgusu da İki Yeşil Susamuru'nun barındırdığı diğer temalar.

Everest Yayınları, basım yılı 2007 48. basım ( ilk basım 1991, Gür), 314 syf.

Salı, Haziran 16, 2009



UÇURTMA AVCISI

Khaled Hosseini (Halid Hüseyni)


Son zamanlarda okuduğum en etkili kitap diyebilirim Uçurtma Avcısı için. Dokunaklı bir hikayesinin oluşu etkilenmemde başı çekiyor elbette.

Uçurtma Avcısı, ülkesindeki savaş ortamından genç yaşta kaçıp babasıyla ABD'ye yerleşen, yıllarca orada yaşayan ve bir yazar olan baş karakterin, hayatının pişmanlığının kefaretini ödemek üzere çıktığı yolculuğun ardından anlattığı bir geçmiş ve şimdi hikayesi ama bu kadar değil sadece.

Zemindeki Ortadoğu kültürü; arkadaşlık-dostluk; baba-oğul ilişkisi; efendi-hizmetkâr ilişkisi; yalanlar, pişmanlıklar; iç savaşta bir ülke; kaos ortamında kaçmak ya da kalmak gibi iki seçeneğin arasında kalanlar; okulda mollaların öğrettiği din ile evde baba karakterinin inançsızlığı arasında hangisinin doğru olduğuna karar veremeyen bir çocuk, sonrasında bir genç ve nihayetinde bir yetişkinin yaşadığı açmazlar... satır aralarında, paragraf içlerinde nice tema barındıran çok katmanlı bir kitap.

Emir ve Hasan. Yer Kâbil, Afganistan. Zaman, monarşinin son yılları. Birlikte büyüyen ve aynı sütannenin emzirdiği iki öksüz çocuk. Benzerlik burada bitiyor, çünkü biri Emir, sevilen, sayılan bir işadamının oğlu; biri Hasan, orada pek sevilmeyen etnik azınlık Hazaralara mensup hizmetkârları Ali'nin oğlu.

Emir ve Hasan... Emir'in annesi onu doğururken ölmüş, Hasanınki ise onu doğurduktan kısa bir süre sonra gezici bir kumpanyayla kaçmıştı ve ikisi aynı sütanneyi emmiş, aynı evde büyümüştü. Biri Sünni, biri Şii... Ama din konusunda gayet esnek bir babanın yetiştirdiği Emir için bu bir sorun değildi; evet Emir, Hasan'la ancak yalnız kaldığı zaman oynuyordu, evlerine gelen misafir çocuklarıyla oynadığı oyunlara Hasan'ı katmıyordu ama Hasan, Emir'i her şeyiyle sevmiş ve onu böyle kabul etmişti. Hazara olması ve dudağındaki yarık yüzünden çocukların alaya aldığı bu çocuk, en çok Emir'in ona kitap okumasını seviyordu. Evlerinin ilerisindeki tepeye çıkıp, okula giden Emir'in okuma-yazma bilmeyen Hasan'a okuduğu kitaplar. Özellikle Şahname, özellikle birbirlerine düşman olan, baba-oğul olduklarını son anda öğrenen Rüstem'le Sohrab'ın hikayesi...

Emir, bu okumalarda bazen kitaptan uzaklaşır ve kendi uydurduğu hikayeleri anlatırdı Hasan'a. Ve Emir'in bu hikayeleri Hasan'ın en sevdiği hikayeler olur. Hasan'ın bu onayı, Emir'in yazma aşkının fitilini ateşleyen ilk kıvılcım olur.

Hele kış mevsimi geldiğinde... Hasan'ın babası Ali'nin sobaya yakacakla birlikte attığı portakal kabuklarının tatlı kokusu eşliğinde, kendileri için yine Ali'nin hazırladığı çadır benzeri düzeneğin altında iskambil oynamalar; birlikte gidilen sinemalar, defalarca izlenen filmler ama illaki uçurtma şenliği. Günlerce hazırlanan uçurtmalar.... Yarışma günü gelince göğe salınan onlarca uçurtmanın rüzgarla dansı... Birbirini kesen ve yere düşen uçurtmaları toplayan uçurtma avcıları... Hasan, o da bir uçurtma avcısı. Yine bir uçurtma şenliğinde bu sefer Emir'in uçurtmasının kestiği ve yendiği mavi uçurtmanın peşine düşer Hasan. Çünkü bu uçurtmayla, babasıyla arasındaki soğuk zincirleri kıracağını düşünen Emir'in ihtiyacı vardır ona. Hasan uçurtmanın peşine düşer ama Hazaralardan dolayısıyla Hasan'dan pek hoşlanmayan sokağın diğer zengin çocukları bir köşede sıkıştırırlar Hasan'ı. Uçurtmayı vermemek uğruna yaşadığı kötü olay, olan biteni bir duvar dibinden sessizce izleyen Emir'in bir süre sonra pişmanlığının, kendini affedemeyişinin nedeni olarak gördüğü Hasan'ı hırsızlıkla suçlamasıyla iki çocukluk arkadaşının yollarını ayırır.

Bir kamyon kasasında, bir mazot tankerinde süren ülkeden olaylı kaçış yolculuğu... Ülkelerine veda eden ve ABD'ye yerleşen baba-oğul... Ülkelerinde efendi; dili ayrı, dini ayrı okyanus aşırı bir ülkede ise iki Afgan sığınmacı...

Aradan yıllar geçer... Ölüm, evlilik, yayınlanan kitaplar ve aile dostu Rahim Han'dan, tâ Pakistan'dan gelen bir telefon... Geçmişte işlenmiş günahların kefaretini ödemek için bir fırsat yahut her şeyin üstüne bir sünger çekmek ve unutmak...

Gider Emir. Pakistan'a, ölüme sayılı günleri kalmış aile dostu, yazarlığını destekleyen Rahim Han'ın yanına.

"Senin için bin tane olsa yakalarım..." diyen tavşandudaklı uçurtma avcısı Hazara çocuğu Hasan'a, babasına ve kendisine ait pek çok şey öğrenir Rahim Han'dan. Rahim Han'ın isteğini yerine getirmek ve Hasan'a karşı işlenmiş günahın, kalınmış sessizliğin kefaretini ödemek için düşer yola, yıllardır görmediği, yönetimi Taliban'ın ele geçirdiği kaos ve korku içindeki ülkesine.

...Ve yıllar sonra bir yetişkin olarak döndüğü ülkesinde, bir taksi şoförü tarafından hâlâ Afgan olup olmadığı sorgulanır önce. Kaçmak ya da kalmak...
Sessizliğinin kefaretini öder belki, belki yalanının da ve yüzünde Hasan'ı gördüğü küçük Sohrab'a "Senin için bin tane olsa yakalarım" diyen kendisi olur nihayetinde...

Acı bir Afganistan gerçeği. Yazar büyük başarı yakaladığı bu romanla dünyanın yüzünü Afganistan'a döndürmeyi başardı. Belki uzun süre, belki kısa bir an. Ama mühim olanı bunu başarabilmiş olması.
Peki kitapta rahatsız edici yanlar yok mu? Fikrimce var. ABD'nin kurtarıcı rolü -bir nevi süper kahraman- propaganda tadı veriyor.Hele "Baba" karakterinin İsrail tutumu da kendiyle çelişiyor. Rusya'yı beğenmiyor haklı olarak, ülkesini işgal ediyor ama İsrail'in de Rusya'dan kalır yanı yok...

Yazarın ilk kitabı. İlk kitapla bu kadar büyük yankı uyandırması, uluslararası best-seller listesine girmesi yadsınamaz bir başarı elbette. Yazarın ikinci kitabını da okuma listeme ekledim bu arada.

Kitapta Nasreddin Hoca fıkralarıyla karşılaşmak da yüzümüzü güldüren detaylardandı.
Yazarın dili gayet yalın ve samimi. Kitabı film karesi gibi gözünüzde canlandırmanız mümkün ama ille de okumak değil, izlemek istiyorum derseniz 2007 yılında filme çekilmiş Uçurtma Avcısı. Kitapların genelde filmlerinden daha başarılı olduğunu düşünüyorum. Ama yine de filmi yakın zamanda izlerim sanırım.

Bir de yine kitapta "Baba" karakterinin "Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir" sözündeki mantığı çok beğendim. Kitabın en can alıcı tabirlerinden biriydi.

çeviri: Püren Özgeren, Everest Yayınları, basım yılı -cep boy 5.basım- 2008 (ilk basım 2004), 440 syf.

Pazar, Haziran 07, 2009


ŞEYTAN AYRINTIDA GİZLİDİR

Ahmet Ümit

Polisiyeyi seviyorum, ama sadece kurgu olanı. Hele ki bu son zamanlarda insanı, insanlığından utandıran, insanın kanını donduran ülkemin haberlerini okudukça, duydukça (izlemiyorum!) Allah tüm polislere kolaylık ve sabır versin diyorum. Kurgu sahnesinde polisin, komiserin yahut dedektifin bir cinayeti aydınlatma sürecini heyecanla ve merakla beklerken gerçek hayatta bu kötü olayların sonuca bağlanma sürecini de tüm sağduyulu, aklı başında ve empati kurabilen, başkasının acısına kendi acısıymış gibi yaş döken, onun için canı gönülden üzülen insanlığı ölmemiş tüm insanlar gibi sabırsızlıkla beklerken, ona ilave adaletin ne kadar esnek bir kavram olduğunu, kati çizgilerinin olmayışını da düşünüyorum. Oysa kesinkes ve dönüşümsüz, hayatla ilişiğin bitirilmesi gibi bir ceza fikrimce adalet kavramının tam manasıyla ifade edilebilmesi için gerekli...
Söylemek istediğim çok şey var aslında ama bir kitap yorumunun içinde bu kadar dertlenme yeter diyerek geliyorum asıl mevzuya:

Polisiyeyi seviyorum demiştim. Polisiye roman, hikayeye oranla daha keyifli gelir bana. Nitekim pek beğendiğim Agatha Christie'nin dahi hikayeleri beni hayal kırıklığına uğratmıştır ( Kanatların Çağrısı / A.C.) ama elimde tuttuğum bu kitap, yakın zamanda tanıştığım yazarın, roman kadar hikaye türünde de polisiyenin hakkını verebildiğini ve bu konuda gerçekten başarılı olduğunu bu okura göstermiş oldu.

Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, on sekiz polisiye öyküden oluşuyor. Özellikle, üniversiteli üç gencin ünlü bir ses sanatçısını kaçırıp üzerinde gerçekleştirdikleri "üstinsana geçiş" deneyini ve üç gencin ölümüyle sonuçlanan hikayeyi anlatan "Çin İşkencesi", kirli işlere bulaşan eczacı çırağının esrarengiz ölümünü aydınlattığı "Onur Eczanesi", görünürde sa.ta.nist cinayetine benzeyen ama arkasında bambaşka bir tezgah olan, kitaba adını veren "Şeytan Ayrıntıda Gizlidir", canlı yayın esnasında zehirlenip ölen VJ kzın hikayesi "Dilin Kemiği" ve felâket tellâllığı yapan deprem uzmanının trajikomik ölümünü anlatan "Faylar Kırılmadan" hikayelerini pek başarılı buldum.

Beyoğlu Rapsodisi ve Patasana'yla devam etmeyi düşünüyorum tabi biri benden önce davranıp kütüphaneden almazsa. İkinci olasılık, yazar keşfi yapabilirim. Aklımda bir-iki yazar var ama kütüphanedeyken kararsız kalıyorum. Bakalım bu haftanın kitapları hangileri olacak, kendi tercihimi merakla bekliyorum :-)


Doğan Kitap, basım yılı 2007 (ilk basım 2002), 179 syf.

Cumartesi, Haziran 06, 2009


İBRAHİM EFENDİ KONAĞI

Sâmiha Ayverdi


MEB'in ortaöğretim kurumlarında okunmasını tavsiye ettiği 100 eser arasında yer alan kitaptan ve yazarından Türk Edebiyatı Dergisi vasıtasıyla haberdar olmuştum. Türk edebiyatına olan özel ilgim, edebiyat adına bu kadar mühim bir şahsiyetin kitabını okumamı zorunlu kıldı ve yazara ait en az bir kitap -o da bu kitap- kitaplığımda yerini aldı.

Kitabı uzun zamana yayarak okudum. Çok kolay okunmadığını itiraf etmeliyim o sebeple kitap, sabırlı okuyuculara yönelik. Dingin, aheste revan kitaplara yaklaşımınız doğrultusunda okunabilecek bir kitap. Kitap tür olarak roman ama anı roman ya da tarihi roman demek daha doğru olur. Dolayısıyla biraz dinginlik normal.

Kitaba belki de ilk çeyreğine kadar adapte olamadım ardından kitap yavaş yavaş kapılarını açtı ve o çok sevdiğim eski zamanların havasını doya doya soludum.
Bu tattan keyif alanlar için iki kitap tavsiye edebilirim.
İlki Abdülhak Şinasi Hisar'ın Çamlıcadaki Eniştemiz ikincisi Sevinç Çokum'un sımsıcak anlatımıyla Hevenk- Kayıp İstanbul kitapları.

Bu üç kitabın, hele ki yakın zaman arayla okunmuşlarsa sizi kendi büyülü dünyalarına çekmemeleri mümkün değil.

Öyleki İbrahim Efendi Konağı'nda o eski zaman konaklarında haremlik ve selamlık bölümlerini ayıran, birinden diğerine yiyecek, içecek taşımak ya da başka sunumlar için kullanılan dönme dolabın oluşturduğu çağrışımlar... O, ev halkından gizli gizli dönme dolabı oyun alanına çeviren çocuklar... ah! Şimdi o dolabın içinde yüz seksen derecelik bir dönüşle yepyeni bir âleme açılmayı nasıl da isterdim...

İbrahim Efendi, yazarımız Sâmiha Ayverdi Hanım'ın annesinin amcasıymış ve kitap açılışı şöyle yapmış:
" Meclis-i Maliye Reisi İbrahim Efendi'yi vaktinde kim tanımazdı? 1909 senesinde o, seksen; kardeşi Hilmi Bey'in torunu ise dört yaşında bulunuyorlardı."
Hikayesine gelince: İbrahim Efendi, karısının ölümünden sonra evlenmemiş ve odalıklarıyla, ihtişamlı konağında yaşamına devam etmektedir ve tabi iki kızı ve damatlarıyla birlikte. Büyük kızı ve doktor eşi baba parasının peşinde, zaten hafif akıllı olan küçük kızı ise kocasına hayatı zindan etmekte, kocası da halâyıklarla yakınlaşmakta.
Bir de İbrahim Efendi'yle taban tabana zıt Hilmi Bey vardır ki, İbrahim Efendi'nin kardeşi ve onun ailesi. İbrahim Efendi ve ailesi nasıl mal mülk, para pul, şan şöhret örneğiyse Hilmi Bey ve ailesi de alçakgönüllülük, hoşgörü ve vefâ örneğidir.

İbrahim Efendi'nin ölümüne kadar zorla da olsa ayakta kalmaya çalışan aile, Efendi'nin ölümü ve ellerine düştükleri dolandırıcılar yüzünden debdebeli konaktan fakir bir mahalle evine kadar düşerler. Ama öncesinde sahibi oldukları konak hile yoluyla ellerinden alınınca, kendi konaklarının çatı katında güç bela yaşamaya başlarlar. Damatlardan biri çoktan ölmüş, bir diğeri ise karısından ayrılmıştır. İki kız kardeş ve bir kalfa kalırlar. Kalfanın ölümüyle fakir mahalle evine taşınırlar. Önce küçük kız kardeş, yıllar sonra da ablası Büyük Hanım kapar gözlerini dünyaya.

Debdebeli bir hayattan çöküşe, tıpkı bir imparatorluğun çöküşü gibi, kezâ ona paralel.

Eski zaman düşkünlerine şifa niyetine...


Kubbealtı Neşriyât, basım yılı 2007, 8. basım ( ilk basım 1964), 429 syf.