Cuma, Ekim 30, 2009


DA VINCI ŞİFRESİ
Dan Brown

Çok satan kitaplardan bir diğeri... 2003 yılında New York Times tarafından tüm zamanların en çok satan kitapları arasında ilan edilen bir kitap, yine çok satanlar listesinde aynı anda dört kitabıyla yer alan tek yazar ünvanlı bir kalem... Time dergisi yazarı dünyayı etkileyen 100 önemli insan arasında göstermiş. Bu kadar yüceltilmiş bir yazar kitabında ne anlatmış olabilir? Kitap hakkında hiçbir fikrim olmasaydı sadece bu özelliklerini bilseydim acaba konuyu tahmin edebilir miydim? Belki. Zaten adı da kendini ele veriyor. Şifre... Demek ki biraz şifreler, biraz sanat (Da Vinci), biraz komplo teorileri, illaki din, çokça kovalamaca...

Kitap, Hristiyanlığın ve kilisenin nasıl yozlaştığını okura aktarırken, İncil'in/lerin nasıl oylamayla kabul edildiğini ironiyle anlatırken, Hristiyanlığı bu kadar irdeleyen bir kitabın nasıl olur da Hristiyan âleminde kıyamet kopartmadığını düşündürüyor okura. İyi ya da kötü nasıl adlandırmak istersiniz bilemem ama şifreyle başlayan kitap başlı başına bir şifre...
Tapınak Şövalyelerinden tutun, Masonlara, Opus Dei'ye, Kutsal Kase'ye, İncil'e, Hz.İsa'ya dek çok kapsamlı Hristiyan öğeler yer alıyor içinde.

Konusuna gelince:
Dini simgebilim profesörü Robert Langdon konferans konuşmacısı olarak Paris'te bulunduğu bir akşam, polis tarafından Louvre Müzesi'ne götürülür.Müze müdürü J.Sauniere öldürülmüştür ve müdürün randevu defterinde R.Langdon'ın adı vardır. Polis cesedin üzerinde ve çevresinde yer alan bazı simgeler için profesörün yardımını istemektedir. O gece polisin baş şüphelisi olduğundan habersiz soruları yanıtlarken kriptoloji uzmanı Ajan Sophie Neveu, Langdon'a tehlikede olduğunu ve müzeden kaçması gerektiğini söyler. Müze müdürünün kanıyla bıraktığı şifreleri çözmeye çalışırlar ve Louvre'dan kaçarlar. Bu arada Langdon, müze müdürünün Ajan Sophie N.'nin yıllardır görüşmediği dedesi olduğunu öğrenir. Dedesi Sophie'ye hayatlarının tehlikede olduğunu ve Robert Langdon'u bulmasını söylemiştir. Ve artık ikili tehlikeli bir arayışın içinde kendilerini bulurlar. Leonardo Da Vinci'nin tablosuna gizlenen şifreler, emanet bankasında bir kasayı açan anahtar, kasadaki kutu içinde iki kripteks, kripteksin içindeki şifreler ve bulunacak bir Kutsal Kase.

Şifreler ve Sophie'nin henüz küçükken dedesiyle birlikte yaşadığı günlerdeki hatıraları dedesinin bir tarikatın Büyük Üstat'ı olduğunu ortaya çıkarır. Kripteksi açabilmek ve peşlerindeki Fransız polisinden kaçabilmek için sığınacakları tek adres vardır: Kutsal Kase meraklısı İngiliz Kraliyet Tarihçisi Sir Teabing'in evi. İkili Sir Teabing'le kripteksi açacak şifreyi bulmaya çalışırlarken eve gizlice giren bir keşişin karşılarına çıkışıyla şaşkına dönerler. Keşiş Silas'ı, Opus Dei (Vatikan Piskoposluğu) Piskoposu Aringorasa tarafından kripteksi almakla görevlendirilmiş albino adamı etkisiz hale getirip yanlarına alarak Londra'ya uçarlar. Londra'da taşlar yerine oturacak, Sir Teabing'in gerçek kimliği ortaya çıkacak ve S.Neveu küçükken kazada öldüklerini bildiği ailesi ve kendi hakkında şaşırtıcı bilgiler edinecek. Hz.İsa ve Magdalalı Meryem'in soyundan geldiğini mesela...

Ve Langdon başladığı yere geri dönecek... Kutsal Kase'yi bulacak mı? Belki...
Kitap, kısaca Hz.İsa'ya tanrısal özellikler veren kiliseyle, aslında Hz.İsa'nın Magdalalı Meryem'le eş olduğunu, hatta çocukları olduğunu söyleyen Sion Tarikatı arasında bir sır saklama oyununu anlatıyor. Ve Hristiyanlık, Hz.İsa ile ilgili gerçeklerin sembolü Kutsal Kase (burada Kase'nin bilindik anlamı yerine mecazi olarak dişiyi yani Magdalalı Meryem'i temsil ettiği söyleniyor)'nin sır olarak saklanan yerinin dünyaya açıklanmaması için verilen savaşı konu alıyor. Çünkü bu bilgi, Hristiyanlığı temelinden sarsacak bir güç...

Yazar, bu bilgilere nasıl ulaşmış diye düşünürken ve kitabın başında yer alan belgelerin, gizli âyinlerin gerçek olduğu cümlesini de aklımda tutarken "şaştım, kaldım, afalladım" ve "olabilir, mümkündür, kesin doğrudur" cümlelerini de zihnimden geçirdim.

Bu dünyada her şey olabilir, din kitlelerin afyonu da olabilir, din sömürücülüğü de yapılır, para için, iktidar için hatta çok daha büyük emeller için insanlar kuzu gibi güdülebilir, hepsi olur artık hiçbirine şaşırmam da kendisine verilen en büyük nimetin akıl olduğunu anlamayan iki ayaklının haline acırım. Ama "aklın içinde kalan akılsız"a daha çok acırım...

Kitaba dönersek, dini bilgiler, şifreler, sanat eserleri, komplo teorileri, gizli tarikatlar... bunlarla başa çıkabilecek okur için gizemli ve sürükleyici aksi için çok sıkıcı bir kitap olabilir.

Bir de filmi var, Melekler ve Şeytanlar'ı izlemiş ve sıkılmış bir izleyici olarak belki izlerim.


Altın Kitaplar, basım yılı 2003, 495 syf.

Salı, Ekim 27, 2009


KURTLAR İMPARATORLUĞU

Jean Christophe Grange

Neymiş, bu naçizane kitap düşkünü okur, kütüphanede bir Grange köşesi bulmuş. Neler varmış köşede: Siyah Kan, Kurtlar İmparatorluğu, Leyleklerin Uçuşu ve Taş Meclisi... Kurtlar İmparatorluğu hemen köşesinden alındı, iki günde okundu şimdi Taş Meclisi mi yoksa Leyleklerin Uçuşu mu ardından okunmalı sorunsalı kaldı. Okuduğum iki kitabı da beğendiğim için üçüncüde hayal kırıklığı yaşayabilme ihtimali gözümü korkutuyor, büyüyü bozmak istemiyorum.

Bu kitabın önemli bir kısmı Türkiye'de geçiyor, İstanbul'da ve Nemrut Dağı'nda. Üç önemli karakter var, biri de Türk. Kurtlar nerden geliyor? Tabiki Bozkurtlardan. Enteresan geldiyse kitaba dalışa geçelim bakalım:

Yer Fransa...Türk mahallesinde seri cinayetler işleyen bir katil... Kurbanlarını kızıl saçlı işçi Türk kızları arasından seçen katili bulma işi polis müfettişi Paul Nerteaux'a verilir. Paul de kendisine yardımcı olarak emekli bir polisi seçer. Zamanında kötü polisi oynayan Schiffer, Türk mahallesi ve Türkler hakkında bilgi sahibi olduğu için tüm kötü şöhretine rağmen Paul'ün seçimi olur ve ikili seri katilin peşine düşerler. Önce tek tek öldürülen kızların patronlarıyla görüşürler. Ama bu görüşmelerden fazlaca bir şey öğrenemezler. Çünkü tüm mahalleli ağızbirliği etmişçesine sessizdir, sakladıkları şeyi bulmak ikili için zor olacaktır. Paul, kurbanın vücudunda neden azot kabarcıkları olduğunu ve katilin kurbanlarını neden akla hayale gelmedik yöntemlerle öldürdüğünü ve onlara neden eski heykeller gibi görüntü verdiğini araştırırken, Schiffer ondan hızlı davranır ve kurbanların aslında asıl aranan kişiye benzemek gibi bir talihsizlikleri olduğunu öğrenir ve katilin henüz aradığı doğru kişiyi bulamadığı için öldürmeye devam edeceğini anlar. Önemli bir ipucu yakalar. Öldürülen son kızı çalıştığı yerden götüren kar maskeli adamların varlığını ve kendilerine "Bozkurtlar" dediklerini öğrenir ve daha da önemlisi bütün bu olanların tanığı bir başka kadın şok geçirmiş olduğu halde polisler tarafından götürülmüştür ve bir daha dönmemiştir. Schiffer bu kadını aramaya koyulur.
Anna Heymes... Güzel bir genç kadın, bir heykel kadar da soğuk. Son günlerde artan hafıza kaybı, yüzleri tanıyamama gibi şikayetler nedeniyle bir dizi teste tabi tutulmakta. Ve nihayetinde kapısında askerlerin beklediği radyasyon uygulanan bu tedavi merkezinde doktor nihai kararını söylüyor: Biyopsi. Anna, beynine girilmesine izin vermiyor kocasının da tüm ikna çabaları yetersiz kalıyor. Anna'nın tanımakta zorluk çektiği yüz kocasının yüzü. Ve bir gün gizlice gittiği kadın psikolog, ona kendisini tanımasında yardımcı oluyor. Anna'nın şimdiki yüzünün tamamen estetik ameliyattan geçtiğini hatta bir Fransız olmadığını öğreniyorlar. Tırnak dibindeki kınadan ve beynine girmek isteyen doktoru zorla konuşturduklarında duyduklarından adının Anna Heymes olmadığını hatta aslında bir Fransız bile olmadığını öğrenirler.İsmi Sema Gökalp'tir ve bir Türk'tür. Bir tür hafıza silme ve yeni hafıza yükleme programının deneği olmuştur. Gidip gelen eski hafıza görüntülerinden kim olduğunu, Fransa'da ne aradığını öğrenir. Filmin kötü kızı odur...

Schiffer, aradığı kadını, Sema Gökalp'i bir mezarlıkta bulur. Filmin kötü polisi de Schiffer'dır ve aslında Sema Gökalp'le seri cinayetlerden başka bir bağlantısı vardır. Silahlar konuşur ve Schiffer ölür. Paul, Schiffer'ın gerçek yüzünü ve Sema Gökalp'le ilişkisini öğrenir ama onun için de çok geçtir, Kurtlar'ın elinden kurtulamaz.

Şimdi Kurtlar, başından beri aradıkları tek kadının yani Sema Gökalp'in peşindedirler. Sema Türkiye'ye döner ama asıl hesaplaşma burada başlar... Fransa'da başlayıp, Adıyaman'da Nemrut Dağı'nda noktalanan bir kovalamaca...

Kitapta, yer yurt isimlerinden tutun, Türk siyasetçilere ve Türk siyasetine, milliyetçi hareketin oluşumuna, uyuşturucu trafiğine, mafyababalarına kadar konuya oldukça hakim görünmüş yazar. Bu kadar bilgiyi nasıl elde etmiş, acaba ne kadarı kurgu olabilir diye düşünmedim değil. Türkiye'nin karanlık yüzünü göstermiş. Kitap, filme de çekilmiş henüz izlemedim ama izlemeyi düşünüyorum. Her ne kadar kitaptaki başarının filme yansıtılamadığı hakkında pek çok olumsuz yorum okusam da Kızıl Nehirler'le birlikte bu filmi de izleme listeme alacağım.

Yine kitaba dönersek, oldukça sürükleyici ve merak duygusunu taze tutan, Siyah Kan kadar germeyen, polisiye yönü baskın bir kitap. Dört yüz sayfa olmasına rağmen, kısa sürede okunuyor. Ne diyelim Grange, kendini okutturuyor bu da onun başarısı.


Doğan Kitap, basım yılı 2003, 405 syf.
Çeviren: Şevket Deniz

Pazar, Ekim 25, 2009


BİR KEDİ, BİR ADAM, BİR ÖLÜM

Ö.Zülfü Livaneli

Leyla'nın Evi'nden sonra okuduğum ama ondan önce yazılmış, 2001 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü almış Zülfü Livaneli kitabı. Güzel bir okumaydı.

Başlayalım bakalım: Ana karakter Sami Baran, sağ-sol çatışmasının hararetli olduğu dönemde Ankara'da felsefe okuyan, sinema meraklısı bir üniversite öğrencisidir. Yine elinde kamerası çekim yaparken gördüğü kimya öğrencisi Filiz'e âşık olur. Eylemler yapan, toplantılara giden solcu Filiz'in aksine Sami kendisini sağcı ya da solcu olarak görmez. İki genç tanışırlar ve ailelerin de onayıyla nişanlanırlar. Sami'nin Filiz'i arabasıyla evine bırakacağı bir akşam -evlerine alacakları perdeleri konuşurken- birden nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde trafik durur, Filiz ona ses vermez ve kafasını çevirdiğinde sevdiği kızın yüzünün yarısının yokolduğunu görür. O daha hiçbir şeye anlam veremeden arabadan çıkartılır ve gözlerini tekrar açtığında kendini bir sorgu odasında bulur. Burada her şey netlik kazanır. Filiz, bir askerin tüfeğinden çıkan kurşunla ölmüştür. Nedeni ise şüpheli bulunan aracın dur ihtarına uymamasıdır ama onlar ihtarı duymamışlardır bile. Karşısında "bir adam" vardır, ondan kendisiyle konuşmak isteyecek olan basına, Filiz'in solcu bir eylemci olduğunu, kendisinin ise bunu bilmediğini söylemesini ister ve böylece bu olayın üstü kapatılacaktır. Ne de olsa her gün sağ-sol çatışmasından insanlar ölmektedir. Ama Sami Baran, adamın sözlerine şiddetle karşı çıkar. Gördüğü işkenceler, yattığı hapis sonrası ailesinin de yardımıyla İsveç'e siyasi mülteci olarak yerleşir, 1980 darbesi sonrasında.

İsveç, bambaşka bir ülkedir, buz gibi havası, kasvetli gri rengiyle. Kendisi gibi pek çok siyasi mülteci vardır ülkede, İran'dan, Şili'den, Japonya'dan ve dünyanın daha başka yerlerinden gelen pek çok mülteciye kucak açar ülke. Kalacak yer, iş, yemek ve giyecek parası, tedavi masraflarını da karşılar üstelik. Sami de önce kursa gider ve ülkenin dilini öğrenir. Çöp kamyonu sürücüsü olur. Bir gün, bir siyam kedisi gelir çöreklenir kapısına. Sahibinin ölümünden sonra mahallede kimsenin ilgisini istemeyen, mağrur kedi tüm kayıtsızlığıyla yeni sahip olarak Sami'yi seçer. Sami ve Sirikit... İkisi de birbirine kayıtsız...

Ve göl evi... Farklı ülkelerden siyasi mültecilerin yer aldığı bu pansiyon evde, Sami'nin Türk arkadaşları da vardır. Ve bir gün, bu göl evinde bir cinayet planı yapılacaktır. Ama ondan önce:
Sami İsveçli doktorların kısaca hastalık hastası olarak nitelendirdiği bir hastadır ve kendi isteğiyle hastaneye yatar. Ve bir gün hastanede kendisi gibi bir Türk'ün daha kaldığını öğrenir. Ama beyninde ur olan, ölümü bekleyen bu yaşlı adam memleket hasreti giderilecek biri olmaktan çok uzaktır. Onu ilk gördüğünde anlar bunu, çünkü tanır onu. O, "bir adam"dır, bir zamanın çok can yakan bakanı...

Sami, göl evindeki arkadaşlarına verir haberi. Ve göl evinden karar çıkar. Adam öldürülecektir. Sami, her gece adamın odasına gider, uzun uzun izler onu. Ve bir gün adam da onun odasına gelir. Sami'nin kendisini izlediğinden haberi vardır. Sami, adamın dil bilmemesinden ötürü doktorla arasında tercümanlık yapmak zorunda kalır. Adama karşı nefret doludur, karar verilmiştir, adam Filiz'in öldüğü günde öldürülecektir. Sami, göl evinde kaldığı sırada tanıdığı ve hoşlandığı Şilili Clara'yla birlikte plan yapar ve göl evindeki diğer mültecilere adamın hastaneden ayrıldığını ve Türkiye'ye döndüğünü söyler. Ve bir gün, Clara'yla birlikte adamı hastaneden kaçırırlar. Onu göl evine götüreceklerini söylerler ve buz tutmuş gölün üzerinde yürürlerken adam incelmiş buzun kırılmasıyla suyun içine gömülür. Artık hepsinin, ülkelerinden kopup bu soğuk Kuzey ülkesine sığınmalarına sebep olan düşüncenin ete kemiğe bürünmüş ortak müsebbibi ortadan kaldırılmıştır onlara göre...

Peki böyle mi bitti Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm? Yazar öyle yazmış ama Sami Baran bunu yalanlıyor. Bu nasıl oluyor? Zülfü Livaneli'nin kurgusu burada, aslında kitabın başında devreye giriyor.

Sami Baran'ın hayat hikayesini yazmak isteyen kendisi gibi siyasi mülteci bir arkadaşı yazıyor önce. Sami Baran anlatıyor ve o kurguluyor. Sami Baran da kitaba eklenmesi için notlar tutuyor ama bakıyor ki bu notlar kitabı bile aşmış, yazarın hiç de hoşuna gitmeyecek bir şey yapıyor. Önce yazar anlatıyor Sami Baran'ı, sonra kendisi "el yazıları" adıyla kendini anlatıyor. Yani kitabın iki anlatıcısı var ve durum böyle olunca "son" da iki tane oluyor. Asıl son Sami Baran'da ve Sirikit'te.

Sami Baran, önceki hayatında köpek olduğunu, mülteci yaşamında kedi olmayı seçtiğini söylüyor. Diz çökmeyen, eğilmeyen ve mağrur.

Başarılı çizilmiş bir karakter Sami Baran. Aslında Sami Baran'ın hikayesi değil yalnızca diğer mülteci karakterlerin hikayeleri de oldukça etkileyici. Özellikle Japon mülteci Yoriko'nun İsveç semalarında kanat çırptığı hikayesi...

Zülfü Livaneli kendisi de İsveç'e siyasi sığınmacı olarak yerleşmiş ve bu kitap, o yılların birikimiyle yazılmış. Durum analizlerinden ziyade insanları yazmayı sevdiğini söylemiş yazar, kitapla ilgili okuduğum bir röportajında. İnsandaki "değişim"i çok güzel ifade ettiğini düşünüyorum bu kitabında, karakterlerin öncesi ve sonrasında bunu görmek mümkün.

İki anlatıcılı kurgu da okumaya farklı bir güzellik katmış, pek beğendim. Kitap kapağını da es geçmemek lazım. Gördüğüm en güzel kapak resimlerinden biri oldu kendileri.

Yazarın, kitap açılışını yapan Victor Hugo'nun Deniz İşçileri adlı romanından alıntıladığı sözle yazıyı noktalayalım:

"Yanardağlar taşları fırlatır, ihtilaller de insanları..."

Remzi kitabevi, basım yılı 2001, 221 syf.

Cumartesi, Ekim 24, 2009


ONLAR HEP ORADAYDI

Sunay Akın

Onun için şair, yazar, araştırmacı, gazeteci, tv programcısı diye başlayabilirdim ama ben sadece "oyuncak müzesi kurucusu" demek istiyorum. Kulağa çok hoş geliyor. İşte "oyuncak müzesi kurucusu", Nazım Hikmet ve Can Yücel sevdalısı, Kızılderili meraklısı, Kız Kulesi âşığı, tahkiye ustası Sunay Akın'ın okuduğum ilk kitabı. Geç kalınmış bir okuma olduğunu biliyorum.

Onlar Hep Oradaydı, bir deneme kitabı. Kızılderililer üzerine yazılmış bir denemeler bütünü de diyebiliriz kitap için. "Kızılderili'nin Ay'a Gönderdiği Mesaj", "Kara Bahtlı Kara Bart","Nazım Hikmet ve Kadın Kalbi" gibi hoş denemelerin yer aldığı kitapta; Kızılderililerin kökeninden (Türk olma ihtimali) yerlisi oldukları kıta üzerinde uğradıkları aşağılanma ve daha da kötüsü soykırıma, Kızılderili hikayelerine; Prenses Diana'nın ölümüne; ünlü Titanic gemisini kaçıran Türk'e, Manisa Tarzanı'na kadar detay seven okurların hoşuna gidecek denemeler/bilgiler mevcut. Denemelerin bitimindeyse konularla ilintili fotoğraflar yer alıyor.

Sunay Akın, çok başarılı bir anlatıcı. Araştırmalarını, bilgi birikimini, düşüncelerini yazıya dökerken okuru şaşırtıyor, konu toparlama ve konuları birbirine bağlamadaki maharetini de gösteriyor okura ve böylece yoğun bilgi içeren denemeleri de sıkılmadan keyifli bir şekilde okunuyor.

"Onlar" kim mi? Onlar, tarihin "özgürlük direnişçileri"...

Çınar Yayınları, basım yılı 2002, 199 syf.

Cumartesi, Ekim 17, 2009


VEDA

Ayşe Kulin

Okuduğum ikinci Ayşe Kulin kitabı. "Bir Gün" kitabını okuduğumda kalemini çok başarılı bulmamıştım, ya da sıradanlıktan uzak bulmamıştım diyelim. Bu kitap da önceki fikirlerimi doğrular nitelikte. Ama ben Ayşe Kulin'i biraz Ahmet Mithat Efendi'yle bağdaştırıyorum. Hangi bakımdan olduğuna gelince,ikisinin de kitap okumayı sevdirmek gibi bir misyonu var. Ahmet Mithat Efendi bunu bilinçli yapıyordu ama Ayşe Kulin'i bilemiyorum. Yine de kolay okunan, çok farklı bir kurgusu olmayan günlük hayatın içinden, yanıbaşımızda duran hikayeleri kurguluyorlar. Bu özellik okumayı fazla sevmeyen okurlar için iyi, çünkü ikisi de okuru çok zorlamayan, okura keyifli vakit geçirten, sürükleyici kitaplar yazmışlar. Yazarı bu noktada başarılı buluyorum ama edebi bir ziyafet çekemiyorum kaleminden.

Gelelim popüler yazarın yine tarihi-biyografik izler taşıyan kitabı Veda/Esir Şehirde Bir Konak'a:
Yer İstanbul... İşgal yılları. Ana mekan imparatorluğun son Maliye Nazırı Ahmet Reşat Bey'in konağı. Eşi ve iki kızı, teyzesi Saraylıhanım, yeğeni Kemal ve uzaktan akraba, küçük yaşta konağa getirilen gencecik güzel Mehpare'dir konak halkı. Ahmet Reşat Bey, işgal kuvvetlerinin yurdun her yerine yayıldığı, İstanbul'un işgal kuvvetlerince başına gelecekleri beklediği o çetin günlerde padişaha bağlılığını sonuna dek sürdürmektedir, yeğeni Kemal'in tam tersine. Yeğeni Kemal, gönüllü olarak gittiği Sarıkamış'tan dönmüştür dönmesine ama vereme yakalanmıştır. Uzun zaman gönüllü hemşireliğini yapar Mehpare Kemal'in. Kemal, padişah karşıtıdır ve Ankara'da kurulan yeni hükümetten umutludur, yurdun her yanında başlayan direniş hareketlerine katılmak için arkadaşı Azra gibi tüm engellemelere rağmen ayrılır konaktan. Geride Mehpare'yi bırakarak...

Mehpare, Kemal Bey'e âşıktır. Aralarındaki yaş dahil tüm farklara rağmen Kemal Bey de çekimine kapılır Mehpare'nin ve ikili arasında herkesten gizledikleri bir ilişki başlar. Ama bu gizlilik uzun sürmez. Saraylıhanım olanların farkına varır, Mehpare'nin hamileliğinin de. Kemal ve Mehpare evlenirler. Ama bu evlilik ve doğacak çocuk engel olamaz Kemal'in gitmesine. Kemal gider ama dönemez...

Saltanat kaldırılır ve son padişah Vahdettin artık Halife olarak oturur sarayında. Ama günleri sayılıdır ve kaçar ülkesinden, başka seçeneği yoktur çünkü. Ve idamı istenenler arasında Maliye Nazırı Ahmet Reşat da vardır, o da terketmek zorunda kalır ülkesini, çok sevdiği İstanbul'u...

Geride koca konağın kadınları kalır, yeni doğan bebekleriyle birlikte. Aile artık Mahir Bey'e emanettir, Kemal'in arkadaşı ve doktoru damat beye...

Veda... Kimin vedası, kendi ülkesini terk etmek zorunda kalanların mı, yoksa koskaca bir imparatorluğun vedası mı? Yeni bir başlangıç olsa da ümit dolu, vedalar hep buruk değil mi?


Everest Yayınları, basım yılı 2007, 387 syf.

Cuma, Ekim 16, 2009

SİYAH KAN

Jean Christophe Grange

Kızıl Nehirler, Kurtlar İmparatorluğu ve Taş Meclisi gibi popüler ve çok satan kitaplara imza atmış Fransız yazara ait okuduğum ilk kitap. Yani, yine bir tanışma faslı, polisiye-gerilim meraklısı bu okura tabir yerindeyse "vay be" dedirten bir okuma serüveni.
Yazarın ikinci ve belki üçüncü bir kitabını okuduktan sonra fikrim değişir mi bilemem ama yazarın sürükleyici anlatımı, kurgunun başarısı ve gerilim duygusunu sıcak tutan hayalgücünün ürettiği akla ziyan sahneler, yazarın bu türde öne çıkmasını gayet iyi açıklıyor. Bütün anlatılanların kurgu olması da bir insan evladı olarak içimi rahatlatan noktalardan biri.

Kitap, bir yakalama sahnesi ve tropiklerde işlenmiş bir seri cinayet haberiyle açılışı yapıyor. Yazıyı yazan ise eskinin paparazzi muhabiri şimdinin haber muhabiri Parisli Marc Dupeyrat. Hakkında yazı yazdığı kişi ise yıllar önce dalış sporunda ödülleri olan ünlü isim
Jack Reverdi. Jack Reverdi, Malezya'da bir kızı öldürdüğü gerekçesiyle hapse atılır. Ne ki bu ünlü Fransız sporcunun ilk cinayeti değildir ama diğerleri gibi bu son cinayeti de Reverdi'nin işlediği kanıtlanamamıştır. Reverdi çok büyük ihtimalle alacağı idam cezasını beklerken, kendi ülkesinde bir gazeteci onu araştırmaya koyulur. Marc Dupeyrat adlı bu gazeteci kurbanlarını genç kadınlar arasından seçen ve onları havasız bırakarak öldüren katilin öfkesini, niçin cinayet işlediğini ve öldürme itkisini anlayabilmek için Reverdi'yle temasa geçmeye çalışır. Öncelikle Reverdi'ye mektup yazarak başlar işe. Ama bu mektuplar Elisabeth Bremen imzalıdır. Kendisini psikoloji masterı yapan yirmi dört yaşında bir genç kız olarak tanıtan M.Dupeyrat, mektuplarına önce olumsuz cevaplar alsa da durumu kendi lehine çevirmeyi başarır ve Reverdi cinayet sırlarını teker teker anlatmaya başlar çok etkilendiği Elisabeth'e. Kullandığı sahte ismi çaldığı bir pasaporttan bulan M.Dupeyrat, fotoğraf olarak da eskiden birlikte çalıştığı paparazzi fotoğrafçısının yeni gözde manken adayını kullanır. Reverdi'nin Elisabeth'ten tuhaf bir isteği olur. Kanının rengi... Gazeteci bu sorulara Reverdi'nin istediği gibi cevap verebilmek için soluğu kadın doktorunda alır. İstediği cevapları ona verdikten sonra Reverdi, Elisabeth'e cinayetleri çözebilmesi ve kendisini anlayabilmesi için bir yolculuğa çıkmasını söyler. Bu yolculuk, Reverdi'nin işlediği cinayetlerin mekanı Kamboçya, Tayland ve Malezya'yadır. Elisabeth yani M.Dupeyrat için yolculuğun ilk durağı Kuala Lumpur'dur. Elisabeth/Marc burada Reverdi'nin tarif ettiği "Hayat Yolu"nu bulur. Ve ardından Reverdi'nin talimatlarına uyarak onun geçtiği her yerden yavaş yavaş düğümleri çözerek geçer. Reverdi'nin gömdüğü bir cesedi bulur ve katilin seçtiği kurbanları hava geçirmez kulübelerde nasıl oksijensiz bıraktığını, açtığı yaraları nasıl kapattığını, kurbanın oksijeni bitene kadar Reverdi'nin odada beklediğini ve kapattığı yaraları nasıl tekrar açtığını öğrenir... Katilin neden böyle bir ritüel uyguladığını da çözüyor sonunda. Oksijensiz kan yani siyah kandır bulduğu...

Ve Elisabeth/Marc hiçbir açıklama yapmadan, izini kaybettiriyor. Paris'e dönüyor. Reverdi ona ulaşabileceği posta adresine yazmaya devam ediyor. Marc, bütün bu araştırmasını kağıtlara döküyor kurgu karakterlerle ve kitabın adı Siyah Kan oluyor. Ama bir gün, tam da Reverdi'nin idamını beklediği günlerde Reverdi'nin nakil arabasının denize uçtuğunu ve Reverdi'nin cesedinin bulunamadığını öğreniyor. Reverdi'nin sıradaki avı Elisabeth oluyor. Marc Dupeyrat hoşlandığı ve onun da kendisinden hoşlandığını bildiği manken kız Hatica'yı da yanına alarak kaçıyor.

Peki Reverdi onları buluyor mu? Av kim? Avcı kim? Marc Dupeyrat neden Reverdi'yi takıntı haline getirmiş olabilir? Finalde kim sağ çıkacak oksijensiz odadan?

Klişedir ama çocukluk travmalarının insan üzerindeki etkisini -ki kitapta yazar bunun sağlamasını karakter/ler üzerinden çok güzel vermiş- seri cinayetlere kadar uzanan bu gerilim hattını etkileyici bir kurguyla okura sunuyor yazar. Kitap sürükleyiciliğiyle film kareleri gibi geçiyor gözünüzün önünden. Ama şiddet sahnelerin büyüklüğü azımsanmayacak şekilde olduğu için Reverdi ve Marc Dupeyrat karakterleri bırakın sadece sayfalar arasında kalsın.

Yazarın diğer kitaplarını -kütüphanede bulabilirsem- okumayı düşünüyorum. Zeka ve hayalgücü ikilisinin yazarda yüksek dozda olduğunu hissettiğimden.

Doğan Kitap, basım yılı 2005, 458 syf.

Çarşamba, Ekim 14, 2009

TAVUSKUŞU CİNAYETİ

Agatha Christie

1973 basımı bir Agatha Christie kitabı görür de okumaz mıyım, tabiki okurum. Bu ara ödünç aldığım kitapları okumayla meşguldüm ki bu kitaplar arasında yaklaşık yedi yüz sayfalık bir kitap da olunca yazılar biraz arka planda kaldı. Kesintisiz bir okuma serüveni yaşadım. Aslında itiraf etmesi zor olsa da yazma heyecanımı yitirdiğimi hissettim. Hayat bir stres yumağına dönüşünce ister istemez çoğu şeyden el etek çekiyorsunuz, blog da böyle oldu. Ama blog dünyasını, taze yorumlar okumayı, benim için çok şey ifade eden okuma-yazma eylemine dahil olmayı özlediğimden kaldığım yerden devam ediyorum.

Bakalım bu kitabında ne kurgulamış sevgili Agatha?
Belçikalı dedektif Hercule Poirot, ofisine gelip bir cinayet işlemiş olabileceğini söyleyen enteresan bir kızla tanışır. Ama kız ofisinden çıkıp gidince onu bulması pek kolay olmaz. Bunun için polisiye roman yazarı olan bir yaşlı kadının bilgilerinden faydalanır ve ikisi birlikte işlenip işlenmediği belli olmayan bir cinayet vakası üzerinde araştırma yaparlar. Roman yazarı kadın, kızın ailesini tanımaktadır ve H. Poirot'un da aileyle tanışmasına yardımcı olur. Poirot, genç kızın aileden ayrı, iki arkadaşıyla birlikte şehir merkezinde yaşadığını öğrenir. Kızın babası, kız henüz çok küçükken onları terketmiş ve sevgilisiyle birlikte Afrika'ya yerleşmiştir. Yıllar sonra İngiltere'ye döndüğünde kızın öz annesi çoktan ölmüştür ve baba yeni genç ve güzel eşiyle birlikte yaşadıkları eve kızını da alır. Ne var ki kızının pek de anlaşamadığı yeni eşini zehirlemeye çalıştığını düşünür ve bunun üzerine kız evden ayrılır. Kızın ailenin pek de onay vermediği bir de erkek arkadaşı vardır. Kız, yaptığı bazı şeyleri hatırlamamaktadır, yani hafıza sorunu vardır. Bu nedenle üvey annesini zehirlemeye çalışmış olabileceğini ama bunu hatırlamadığını söylemiştir Poirot'a. Ve bir cinayet işlemiş olabileceğini de. Üvey anne hala yaşıyor olduğuna göre kızın bahsettiği cinayet işlenmiş bir cinayet olmalıdır ve kızın iki arkadaşıyla birlikte kaldığı binada, bir kadının kendini camdan atarak intihar ettiğini öğrenir. Acaba bu bir intihar mıdır, yoksa kızın işlemiş olabileceğini söylediği cinayet bu mudur? Acaba yıllar sonra ülkesine çok zengin olarak geri dönen baba, gerçekten kızın babası mıdır? Ortada bir oyun mu var, varsa kızın ev arkadaşlarının bu oyunda rolleri ne? Polisiye yazarın "tavuskuşu" adını taktığı kızın erkek arkadaşını, elinde bıçakla başında yakalanmış olmasına rağmen, genç kız öldürmemiş olabilir mi?
Poirot bu düğümleri yine ustalıkla çözüyor.

Kitabın orjinal adı Third Girl yani Üçüncü Kız. Neden olduğu gibi çevrilmemiş anlamadım. Üçüncü Kız, kitabı çok daha güzel ifade ediyor oysa.
Bir de Gönül Suveren tercümesi, tercümelerini severim ama bu kitapta pek başarılı bulamadım. Okurken rahatsız eden bir çevirisi var, yine de Agatha C. kitabıdır, okuduk.
Beğenime gelince, çabuk okunan, çeviriye rağmen sürükleyici bir kitaptı ama "en"ler arasında yer alacak kadar değil kuşkusuz.

Altın Kitaplar, basım yılı 1973, 188 syf.
Çeviri: Gönül Suveren