Salı, Kasım 17, 2009


Kitap konulu bir mim/sobe aldım, sevgili Aslı 'dan.
Konu kitap olunca bize de yazmak düştü. Teşekkürler Aslı.

Şu anda okumakta olduğunuz kitap ve konusu
_Son günlerde fazlaca gerilim-polisiye okuduğum ve biraz da bu türden yorulduğum için yeni seçimimi daha dingin olacağını düşündüğüm bir kitap, Ayşegül Devecioğlu'nun Ağlayan Dağ Susan Nehir romanıyla yaptım. Kitabın konusuna gelince henüz birkaç sayfa okudum. Bittikten sonra hakkında yazarım.
En son aldığınız kitap
_Bir süredir kitap almıyorum, kütüphaneden faydalanıyorum. Ama kendi kitaplığıma en son eklediğim kitaplar, Keiji Nakazawa'nın Yalınayak Gen manga dizisi.

Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz
_Manga türüne girişi yaptığım Yalınayak Gen serisi, Ali Ayçil kitaplarım ve Hamlet. Hayır, soruyu yanlış okumadım, tek kitapta karar vermek zor. Ama bu üçü ağır basanlar.

Bir türlü bitiremediğiniz bitirseniz de size illallah dedirten kitap
_Kitab-ı Duvduvani/Y.Hakan Erdem. Bitirdim, çok nadir başladığım kitapları yarım bırakırım. Bunu da bitirdim.

Elinizdeki kitap bitince okumayı düşündüğünüz kitap
_Bugün kitap seçimi yaparken Salman Rüşdi, Orhan Pamuk, Herman Hesse ve Trevanian'da aklım kaldı. Bunlardan biri olabilir.

Ben de Bozgun Odası 'nın cevaplarını merak ediyorum. (Merak ettiğim diğer blog sahipleri çoktan cevaplamış zaten. Hepsini keyifle okudum.)


ŞEYTAN YEMİNİ

Jean Christophe Grange

Farkındayım, bu aralar Grange'la pek haşır neşiriz. Polisiye-gerilim merakım kısa sürede yazarın dört kitabını okuttu bana ama bu kitaptan sonra bu türe biraz ara vereceğim. Bir süre daha kütüphane kitaplarından faydalanacağım. Ne yazık ki kütüphanemiz kitap çeşitliliği ve güncellenme açısından biraz kısır vaziyette. Hal böyle olunca okumak istediğim yeni türler ve yazarlardan uzakta kalıyorum, bir süreliğine.

Şimdi lafı toparla da Şeytan Yemini'ne gel bakalım ey okur: Gelelim efendim, hay hay...
Din olgusunun yazında kendine yer bulması çok eskilere dayanıyor evet ama sanki şu meşum tarih 2012'ye doğru bu konu inanılmaz derecede artış gösterdi dünya edebiyatında. Dinler, tarikatlar/sapkın tarikatlar, mezhepler, kutsal metinler, törenler, ayinler... Din başlığı altında akla gelecek ne varsa polisiye, gerilim, macera... gibi pek çok türde kendine yer buluyor işin ilginci bu kitaplar da çok satıyor. Reklamın bu satışlardaki öncelikli katkısını bir köşeye çekersek geriye ne kalıyor? İnsanoğlunun gizeme duyduğu merak. Bu kitaplar gizli bir şeyleri ortaya çıkarır, her kafadan ses çıkar, komplo teorilerine meraklı kimi kişiler tarafından kabul görür, sırları ortaya dökülenlerse yazılanları safsata olarak nitelendirir. Acaba hangisi doğru? İşte kendine birbirinden uzak iki nokta oluşturan bu konuyu bir çizgiyle birleştiren ve ona doğru adını veren şey sadece "bilme merakı". İyi ve kötünün savaşı, bir yerde yazarın tabiriyle "Tanrı ve Şeytan'ın savaşı"... Şeytan Yemini, fazlasıyla Hristiyan öğenin varlığıyla, Şeytan'a tapanların ritüelleriyle, neredeyse sayfa aşırı yer alan Fransızca adres bilgileriyle, okurun gözüne sokulan reklam markalarıyla ve karakter fazlalığıyla okuru gerçekten yoruyor. Ama Grange yine şaşırtıcı zekasıyla beslediği bu kitabını da okutturuyor.
(Bu parantezi niçin açtık, Grange beğeni listemi okuduğum dört kitap arasında yaparsam; başı Siyah Kan çekiyor, ikinciliği Kurtlar İmparatorluğu, üçüncülüğü Leyleklerin Uçuşu ve son sırayı da Şeytan Yemini alıyor. İlginçtir ki okuma sıram da bu şekildeydi.)

İyi, hoş da hala kitabın konusuyla ilgili bir cümle göremedik diyen okurlar için aşağıdaki satırlar geliyor.
Mat Durey ve Luc Soubeyras... Aynı Katolik okulunda okumuş iki arkadaş... Biri Tanrı biri Şeytan arayışında... Yıllar sonra biri cinayet masası biri ahlak masasında polis olduklarında da arkadaşlıkları devam ediyor. Mat, en yakın arkadaşı Luc'un beline taş bağlayıp kendini nehre atmasına bir anlam veremiyor. Ona göre Luc, inancı yüzünden intihar edebilecek biri değil. Luc, intihar ediyor, ölmüyor ama ne zaman uyanacağı belli olmayan komaya giriyor. Mat ise Luc'u intihara götüren sebebi bulmayı kendine görev biliyor ve Luc'un üzerinde çalıştığı olayları araştırmaya koyuluyor. Buldukları onu Sylvie Simonis'e götürüyor. Yıllar önce bir kuyuda ölü bulunan kızı Manon'un şüpheli ölümü, anne Sylvie'nın dehşet şekilde öldürülüşü... Otopsi sonuçlarına göre cesette yer alan leş yiyici çeşitli böcekler, nereden geldiği belli olmayan vücut içindeki ışıklı liken ama hepsinden önemlisi cinayet mahallinde "Işıksızları Koruyorum" imzası.

Kimdir bu "ışıksızlar"? Mat, din adamları, polisler, doktorlar üçgeninde Simonis cinayetini çözmeye uğraşırken, Simonis olayına benzer iki vakayla daha karşılaşıyor. Hepsinin ortak noktası, cesetlerde böcekler, liken ve ısırıklardan başka, suçunu itiraf eden katillerin geçmişlerinde ölümden döndükleri, koma sürecinde bir negatif ölüme yakın deneyim yaşamış olmaları/ya da yaşamış olduklarını sanmaları...
Mat, Simonis ailesinin küçük kızı Manon'un ölmediğini öğreniyor. Manon, yirmi iki yaşında adını değiştirmiş olarak çıkıyor karşısına. Mat, kıza âşık oluyor, bir yandan kızın kendisini Şeytana taptığı için kuyuya atan annesinden intikam almak amacıyla onu öldürdüğü şüphesini ortadan kaldırıp Manon'u aklamaya, bir yandan da Manon'u peşinde olduklarını düşündüğü Işıksız arayıcılarından korumaya çalışıyor. Manon, yıllar önce annesi tarafından kuyuya atıldığında ölmemiş ve bir doktorun uyguladığı sistem sayesinde hayata dönmüştür. Ama komada kaldığı süre içinde Şeytanın kendisine göründüğü ve Manon'un da artık ona hizmet ettiği iddialarına karşı koyan Mat, Luc'un komadan çıkması ve kendisiyle konuşmasıyla şaşkına döner. Karşısındaki Luc, bambaşka biridir ve Manon'un, Mat'in düşündüğü gibi biri olmadığını, Şeytanın izinden gittiğini ve cinayetleri onun işlediğini söylemektedir.

Ne ki Mat'in, Simonis davası ve aynı şekilde işlenmiş cinayetler hakkında yaptığı araştırmada hep aynı doktor çıkar karşısına. Mat, doktoru bulduğunda gerisi çorap söküğü gibi gelecek, katil ya da katilleri ararken aslında aradığı kişinin, Şeytanın ta kendisinin yıllardır yanıbaşında olduğunu görecektir.

İyi ve kötünün yüzleşmesi ve silahların çekildiği final sahnesi...

Grange, yine yaptın yapacağını ama bu bünyenin üst üste bu kadar gerilimden sonra biraz dingin okumalara ihtiyacı var, Taş Meclisi'ne geçmeden bir süreliğine sana "sonra görüşürüz" diyorum. Belki yakında ama sonra...

Doğan Kitap, basım yılı 2007, 519 syf.

Salı, Kasım 10, 2009


İSYAN GÜNLERİNDE AŞK

Ahmet Altan

Yine bir ilk okuma, yine bir yeni yazar keşfi. Bilinçli bir seçim değildi. Sevdiğim bir arkadaşım kitabı elime tutuşturunca bize de okumak kaldı. Ahmet Altan'ı gazeteci kimliğinin dışında bilmeyen bir okur olarak ve sadece bu kitabıyla değerlendirecek olursak çok başarılı ya da özgün bulmadım. Kitap için, yine de iyi vakit geçirttiğini ama geride iz bırakmayan bir kitap olduğunu söyleyelim.

Kitap yazarın Kılıç Yarası Gibi adlı kitabının devamı niteliğindeymiş. Onu okumadım ama bu kitaptaki karakterlerin o kitapta da yer aldığını öğrenince karakterlerin öncesini merak etmedim değil.

İsyan Günlerinde Aşk, II. Meşrutiyet'in ilanından sonra ortaya çıkan bir ayaklanma, 31 Mart Vakası (1909)'nın devamı isyan günlerinde, aşkı, ihaneti, tutkuyu anlatırken tüm bunları can çekişen, padişahı devrilen ve sürgüne gönderilen, yönetimi ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kararsızlığı arasında yolunu şaşırmış bir halkın, "din elden gidiyor!" diyen dindar kesimle "mürtecilere göz açtırmayacağız" diyen ihtilâl sevdalısı askeri kanadın arasında sıkışan bir ülkenin üst tabaka insanlarının hikayesi. Üst tabaka diyorum çünkü karakterler, padişah, onun doktoru, doktorun ailesi, hayli zengin bir şeyh efendi ve yüksek rütbeli subay...

Kitap bir torunun dedelerinin hikayesini anlatmasıyla başlıyor. Ama bu öyle sıradan bir torun değil anlattığı da sıradan bir hikaye değil. Osman, kiminin delirdiğine hükmettiği bu zat, ölüleriyle konuşuyor, her biri ona kendi hikayesini anlatıyor o da dinliyor, birbiriyle bağlantılı olan bu insanların ruhları, Osman'ı geçmişe götürüyor kâh İstanbul'da kâh Selanik'te isyan günlerinin izini sürüyor.

Osman en çok Hasan'ı seviyor ölüleri arasında. Hasan, Şeyh Efendi'nin hem adamı, hem damadı. Cüce bir karısı var Hasan'ın. En çok da geceleri nefret ediyor karısından...

Padişah II. Abdülhamid sarayında payitahtın durumunu izlerken saray doktoru Reşit Paşa padişaha arkadaşlık eder, paşanın aklında ise güzeller güzeli ayrıldığı eşi Mihrişah Sultan vardır. Mihrişah Sultan, yanında iki torunuyla birlikte Paris'tedir. Oğulları Hikmet Bey, yine güzeller güzeli eşi Mehpare'nin ihaneti ve kendisini terk etmesi karşısında intihara kalkışır ve kendini vurur. Tedavisinden sonra İstanbul'a dönen Hikmet Bey, eski karısını unutamaz ama odalığı Hediye'yle geçirir vaktini ta ki Dilara Hanım'ın kızı Dilevser'le evlenene dek.

Ve Ragıp Bey... Şeyh Efendi'nin bir diğer damadı. Ragıp Bey, subaydır ve bir gün Dilara Hanım'la tanışır. Evlidir evli olmasına ama Dilara Hanım'ın ilgili tavırlarına karşı koyamaz. Durum, Şeyh Efendi'nin ve karısının kulağına kadar gider ve karısının isteğiyle ayrılırlar ama Dilara Hanım'da eksik bulduğu adını koyamadığı bir şey onu İstanbul'dan uzaklara götürür.

Hikmet Bey'in eski eşi Mehpare ise bir Yunanla yaşadığı ilişkiyi bitirip İstanbul'a döner. Burada çocuklarına yakın olmak istemektedir ne ki kızı onun, üvey babasını aldatmasını affedemez. Mehpare'nin Şeyh Efendi'yle olan evliliğinden bir kızı -Rukiye- ve Hikmet Bey'le olan evliliğinden bir oğlu vardır ama iki çocuğun bakımını da Hikmet Bey'in annesi Mihrişah Sultan üstlenmiştir. Rukiye ise öz babası Şeyh Efendi'yle olan sorunlarını halletmiş ve Tevfik Bey'le evlenmiştir.

Hikmet Bey, Mehpare, Hediye ve Dilevser; Ragıp Bey ve Dilara Hanım; Rukiye ve Tevfik Bey...

Aşklar, âşıklar, yazıya dökülen müstehcen ilişkiler...
Kitabın tarihi dokusu güzel verilmiş ama bir şeyler eksik, anlatım doyurucu değil...

Kitap zamanında çok konuşulmuş, hatta kitapta yer alan kimi cümlelerin Ziya Şakir adlı yazarın Sultan Hamid'in Son Günleri adlı eserinden çok az bir değişiklikle bu kitapta kullanıldığı ileri sürülüyor. Cümleleri okudum pek bir benzerlik var, sadece bunu söyleyelim.

Ama ölülerin konuşturulması işte bu güzeldi...

Can Yayınları, basım yılı 2001, 468 syf.

Pazartesi, Kasım 09, 2009


LEYLEKLERİN UÇUŞU

Jean Christophe Grange

Okur tavsiyelerine uydum, Leyleklerin Uçuşu kütüphaneden alındı, Taş Meclisi ise bir sonraki okumaya devredildi. Bir de Kızıl Nehirler'i bulabilsem...

Leyleklerin Uçuşu hakkında okuma öncesi yaptığım kısa araştırma sayesinde biraz bilgim vardı. Leylekler aracılığıyla yapılan elmas kaçakçılığını anlattığını biliyordum ama kitabı okumaya başladıktan sonra, konunun bu kadarla kalmadığını, Grange'ın o dehşet sahnelerinin bu kitapta da yer bulduğunu gördüm. Yani yazar yine gerdi bu okuru.

Anlat bakalım "evvel zaman içinde"... İsviçreli Kuşbilimci Max Böhm, her yaz sonu göç eden halkalı leyleklerinin baharda eve dönmemeleri yüzünden endişelidir. Kayıp leyleklerin izini sürmesi için arkadaşı olduğu bir çiftin evlatlık oğluna iş teklif eder. Bu teklife göre, otuz iki yaşında, tarih doktorası yapmış ama işi olmayan Louis Antioche, leyleklerin Orta Afrika'ya kadar uzanan göç yolunu takip edecek, böylece leyleklerin başına ne geldiğini bulacak ve karşılığında banka hesabı kabaracaktır. Tarih eğitimi almış biri için hayatına renk getireceğini düşündüğü bu teklifi kabul eder Louis ve Max Böhm'ün kendisi için hazırladığı pasaport, vize, araba, para, aranacak kişilerin telefon numaraları listesi ... gibi ihtiyaçlarını ve izleyeceği yol haritasını alır. Yolculuğa çıkmadan önce son bir kez Böhm'le görüşmek için evine giden Louis, onu leylek yuvasının içinde öldürülmüş olarak bulur. Otopside M.Böhm'ün kalp nakli yaptırdığını öğrenir. Burada İsviçre polisi H.Dumaz'la aldıkları ortak karar sonucu H.Dumaz, kuşbilimciyi araştıracak ve Louis de kayıp leyleklerin izinden gidecektir.

Leyleklerin göç yolu üzerinde ilk durak Bratislava olur. Burada kuşbilimcinin leyleklere gözcü olarak tuttuğu adamdan kendisinden önce iki kişinin daha gelip sorular sorduğunu öğrenir. Ardından Sofya'ya geçer. Burada Minaüs adlı bir Fransız dilbilimci yardımcı olur ona. Minaüs onu Balkanların en önemli kuşbilimcisi dediği Rayko Nikoliç'e götürecektir. Ama bir Rom (çingene) olan Rayko'nun öldürüldüğünü öğrenirler. Rayko vahşice öldürülmüş, göğsü yarılıp kalbi çalınmıştır ama bir çingene olduğu için polis olayın üstünü hayvan saldırısına uğradığını söyleyerek örtmüştür. Louis, Rayko'nun otopsisini yapan yine bir Rom olan doktor Milan Curiç'le
tanışır. Doktordan Rayko'nun uyuşturulmadan kalbinin çıkarıldığını öğrenir. Sofya'dan ayrılmak için gara gittiğinde iki silahlı adamın ellerinden güçlükle kurtulur ama adamlardan birini öldürmüştür.

Ve İstanbul, İzmir derken İsrail'e gelir. Burada iletişime geçeceği adamı bulmak için bir kibutzun yolunu tutar ne ki aradığı bu adam da öldürülmüştür. Adamın kız kardeşi Susan'a başından geçenleri anlatır ve ondan da bazı bilgiler öğrenir. Ama İsrail'de de takiptedir. Garda peşine takılan diğer adam burada da onu bulmuştur. Louis, havada leylekle çarpışan bir uçak pilotunun miğferinde elmas parçasının bulunduğunu ve böylece kuşbilimcinin halkalı leyleklerinin aslında elmas kaçakçılığının kuryeleri olduğunu; peşine takılan iki adamın Tek Dünya adlı hayırsever bir örgütün elemanı olduklarını öğrenir. Susan bir anda ortadan kaybolur ve Louis, onun olayı çözdüğünü ve abisinin leylekleri öldürerek ayaklarından çıkardığı halkaları da yanında götürdüğünü anlar. Elmaslar, halkaların içindedir ve Susan elmasları satacak alıcı aramaya başlamıştır bile.

Louis, Paris'e geri döner ve polis müfettişi Dumaz'ı arar. Ona Susan'dan bahseder ve onu bulup korumasını ister. Diğer leylek grubunu izlemek için Orta Afrika'ya gider. Burada kuşbilimciyle bağlantılı olduğunu düşündüğü Otto Kiefer'in peşine düşer. Ormanda yerlilerin yaşadığı bir kampta kalır ve hayvan saldırısına uğradığı için ölen bir kız için tutulan yasa şahit olur. Ama o, bu ölümle ilgili aklındaki soru işaretlerini açığa çıkarmak için ormanın içine bir rahibenin kurmuş olduğu dispansere gider. Rahibenin yardımıyla kızın mezarını açarlar ve rahibenin yaptığı otopsiyle kızın kalbinin çalınmış olduğunu öğrenir. Devamında Tek Dünya'nın gizli yüzünü, hep aynı kan verilerine sahip kişilerin öldürüldüğünü, ortada elmas kaçakçılığından çok daha büyük ve dehşet verici bir suçun döndüğünü anlar. Ve aradığı adamı, Otto Kiefer'ı bulur...

Ardından Paris'e döner. Elmas kaçakçılığını çözmüş ama kalp hırsızlarını bulamamıştır henüz. Elindeki bilgilerse işin başında, Fransızca konuşan, Afrika'ya sürgüne gitmiş ve kuşbilimcinin kalp naklini yapan bir doktor olduğudur. Peki kimdir bu doktor? Öğrendiği yepyeni bilgiler onu evlatlık alan ailenin yanına götürür. Burada kendisi ve öz anne-babası hakkında korkunç gerçekleri öğrenir. Yolculuğun son durağı Kalküta'yadır. Louis burada Tek Dünya adlı örgütün gerçek yüzünü görecek, örgütün başındaki adamla ve kendi geçmişiyle hesaplaşmaya girecek, hayatının en acı gerçeğini, kalbini çalmak isteyen adamı kendisine benzer bir geçmiş yaşayan Rom doktor Milan Curiç'le tarihe gömecektir...

Grange, şaşırtıyor. Karmaşık kurmacasıyla, dehşetiyle, pek çok yeri ve beraberinde kültürü hikayeye yedirişine ve onca karmaşanın içinden ustalıkla çıkan final sahnesiyle.

Doğan Kitap, basım yılı 2006 (1.basım 2002), 358 syf.

Pazartesi, Kasım 02, 2009


GÖÇEBE

Stephenie Meyer

Kadınların hayalgücü daha mı fazla çalışıyor ne? Popüler fantastik kitaplarda kadın yazarların imzalarını çokça görmeye başladık. Alacakaranlık dizisinin yazarı, çok satanlar listelerinden inmeyen Stephenie Meyer de bu yazarlardan biri. Göçebe hariç kitaplarını okumadım ama dizinin ilk filmini izledim. Sevdim mi, hayır, vampir hikayelerinden hoşlanmıyorum modernize edilmiş olsa da. Göçebe elime geçtiğinde kafamda soru işaretleri gitti geldi, hem çok satan dedim, hem vampir hikayeleri yazmış dedim, kalın da bir kitap, okusam mı okumasam mı, zaman kaybı olmasın dedim, en sonunda da "ee çok uzattın, hele bir başla dedim" ve başladık okumaya...

İlk sayfalar... Anlatılan sahneyi gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. Şifacı, sahip, ruh, avcı, tesellici... İnsan bedenine girmiş ruhlar, bir şifacı eşliğinde -ki bu doktor oluyor- intihar etmiş bir insanın bedenine yeni bir ruh yerleştiriyorlar. Bu ruh, dünyadan önce yedi gezegende yaşamış, öyle ki kimi zaman bir çiçek, kimi zaman bir örümcek, bir ayı, bir yarasa hatta su yosunu olmuş. Şimdiyse Melanie adlı bir genç kızın bedenine yerleştirilecek. Çok gezegen gördüğü içinse yeni adı Göçebe olacak.

Dünya, kendisini "vahşi, saldırgan ve öldüren" insanların elinden kurtarıp daha güzel, yaşanılacak bir yer haline getirmek isteyen ruhların istilasına uğramıştır. Avcı adı verilen bu ruhlar, insanları yakalayıp bir şifacı eşliğinde, kiryoterapi adlı kutularda bekletilen ruhları tranplantasyon adı verilen bir işlemle insan bedenine yerleştirirler. Dünya, bu yeni bedenler sayesinde çok daha sakin bir yere dönüşmüştür. Ama henüz tüm insan ırkı bu değişimden geçmemiştir. Dışarda hâlâ insan avına çıkmış avcılar ve mağaralarda yaşayan "insan" avlar vardır.

Ve Göçebe, üniversitede tarih dersi hocalığı yaparken bir yandan da yeni bedeniyle dünya hayatına uyum sağlamaya çalışmaktadır. Ama bedenin eski sahibine -yani asıl sahibi- ait hatıralar rahat durmamakta ve bedenin yeni sahibi Göçebe'yi rahatsız etmektedir. Bu, ruh yerleştirme işleminden sonra nadir görülen bir durumdur ve bir şifacının duruma el atması gerekmektedir. Yeni bir bedene yerleştirilme ihtimali ve bedenin asıl sahibi Melanie'nin hatıraları onu bir karar eşiğine getirir. Bu hoş olmayan durumdan kimseye bahsetmeyecek ve içinde ikinci bir kişilik gibi yaşayan Melanie'nin dediklerini yapacaktır.

Melanie, kardeşi Jamie ve erkek arkadaşı Jared'ı bulması için Göçebe'den yardım ister. Bir beden ve iki kişilik olarak, arkalarında Göçebe'yi takibe alan Avcı'yı atlatarak çölde bir arayışa çıkarlar. Açlık, susuzluk ve yorgunluktan bayıldıklarında bir el yardımcı olur onlara, daha doğrusu Göçebe'ye. Göçebe, insan bedenine girmiştir ama ruhlarla insanları birbirinden ayıran ve içine bir ruh yerleştirilmiş bedeni ele veren gözleri onu insanların gizlendikleri mağarada bir esarete mahkum eder. Bu mağarada, avcılardan saklanmış insanların arasında o bir ruhtur. Onu bulup mağaraya getiren ise Melanie'nin Jeb Amca'sıdır.

Göçebe, Melanie'nin bedenine sahip olduğu için Jeb Amca korumasında olsa da mağaradaki diğer insanlar için o bir "yaratık"tır ve öldürülmesi gerekmektedir. Jeb Amca, Göçebe'yi insanların öfkesinden uzak tutabilmek için önceleri onu bir hücrede tutar, bir süre sonraysa onu aralarına dahil eder. Yiyecek tedariki için birkaç haftalığına bir grupla mağaradan ayrılan Jared, mağaraya döndüğünde gördüğü manzara karşısında dehşete kapılır. Melanie karşısındadır ama o artık bir yabancıdır. Melanie'nin bedenini ele geçiren bu ruha, Göçebe'ye karşı önceleri çok acımasız davranan Jared, Melanie'nin kardeşi Jamie'nin Göçebe'den -mağarada verilen adıyla Göçer'den- hoşlanmasıyla zamanla durumu kabullenir. Göçer de Melanie gibi Jared'den hoşlanmıştır ama Jared'in aklındaki Melanie'dir ve Göçer, beyninde hiç susmayan Melanie'nin sesiyle duygularını belli etmemeye çalışır. Göçer, bir süre sonra birkaç kişi dışında herkesin sevgisini kazanmıştır. Özellikle Ian, Göçer'den çok hoşlanmıştır ama bedenin asıl sahibi Melanie bu durumdan hiç hoşnut değildir. Melanie'nin hâlâ Göçer'le birlikte aynı bedende olduğunu öğrenen Jared, Melanie'nin aralarına dönmesini istemektedir ama bunun için Göçer'in bedeni terk etmesi gerekmektedir. İnsanların sevgisini kazanan Göçer, büyük bir özveriyle bedeni terk edeceği ve öleceği sırada bambaşka bir şey olur. Melanie bedenine geri döner, peki Göçebe'ye ne olur?

Ve insanlar, ruhların istila ettiği dünyada şimdi ne yapacaklar?...

Kitap, sayfa sayısının çokluğuna ve ilk yüz sayfa kadar kısmın sıkıcılığına rağmen sabırlı davranırsanız size keyifli bir okuma yaşatıyor. Sıkıcı evreyi geçtikten sonra çabuk ilerleyen, sürükleyici bir anlatımla ve hareket kazanan sahneleriyle fantastik edebiyatın lezzetini okura tattırıyor Göçebe.

Epsilon Yayınevi, basım yılı 2009, 679 syf.