Çarşamba, Ekim 31, 2007

Bir yandan geçen gün sipariş verdiğim üç adet eski basım Agatha Christie kitabımı beklerken, bir yandan diğer blog sahiplerine yorumlar yazıyorum. Tabi ki fonda Bülent Ortaçgil yorumuyla İstasyon İnsanları'nı dinleyerek...

Aslında ben bu şarkıyı Teoman yorumuyla dinleyerek tanımıştım ve sevmiştim ama Bülent Ortaçgil yorumu da müthiş...


istasyon insanları

ruhidir benim adım
hiç çıkamam evimden
dostlar uydururum hayali
mutluyumdur bu yüzden
bir çiçek dürbünüyle
insanlara bakarken
bir gün bir istasyon gördüm
trenleri geciken
yolcular ellerinde
tek gidişlik bir bilet
henüz bilmeseler de
hayat bundan ibaret
istasyon insanları
burdalar tesadüfen
aynı rüyayı görüp
ayrı yerlere giden

eskiden, çok eskiden
ben daha çok küçükken
henüz cennet plajı
otopark olmamışken
mercanların arasında
küçük balıklar vardı
en güzelleri el boyunda
kavuniçi olanlardı
birgün bir rüya gördüm
o kavuniçi balık benmişim
büyümem beklenmeden
afiyetle yenmişim
istasyon insanları
burdalar tesadüfen
aynı rüyayı görüp
ayrı yerlere giden

ruhidir benim adım
bir sırrım var saklarım
ama görünce acımayın
acınmak canımı en çok acıtandır

istasyon insanları
burdalar tesadüfen
aynı rüyayı görüp
ayrı yerlere giden...

nasıl, çok hoş değil mi?...

Cumartesi, Ekim 27, 2007


Ben şimdi Câhiz'den Cimriler Kitabı'nı okuyorum... yorumlarım yakında...

Cuma, Ekim 26, 2007


ÇOCUK
KALBİ

Edmondo De Amicis


7'den 70'e okunulacak bir kitap... Peki neden 7'den 70'e?... Evet, kitap adı ve bir ilkokul öğrencisinin günlüğünden oluştuğu için bir çocuk kitabı ama kitap sadece bir çocuk gözüyle hayatı anlatmıyor; bunun yanında annesinin, babasının kahramanımız Enrico'ya yazdığı nasihat yüklü mektuplar da var. Dolayısıyla bir çocuğun gözünden dünyayı görmek, ebeveyn olarak bir çocuğu hayata hazırlamak isteyen büyükler için de önemli bir kitap.

İtalyan yazar Edmondo De Amicis'in dünya edebiyatına kazandırdığı, 100 yılı aşkın süredir var olmasına rağmen değerini yitirmeyip, aksine hâlâ severek okunan dünya klasiği Çocuk Kalbi, üçüncü sınıf öğrencisi Enrico'nun bir ders yılını anlattığı, günlük kurgusuyla yazılmış, ara ara aylık öykü adı altında yine tüm kitabın içeriğinde olduğu gibi vatanını seven, cesur ve kahraman çocukların hikayelerinin anlatıldığı , anne ve babasının Enrico'ya yazdıkları nasihat veren duygu dolu mektupların dahil olduğu, bütünüyle bir çocuğun dünyasının anlatıldığı bir roman.

Yazar idealist bir bakışla, her kesimden insanın ( işçinin, oduncunun, mühendisin, avukatın v.s.) çocuklarını birlik içerisinde sınıf ayrımı olmadan bir belediye ilkokulunda buluşturmuş. Bu öğrencilerle birlikte, öğrencileri için, kendileri hasta bile olsalar eğitime devam eden vefakâr öğretmenleri, küçük kahramanları bunlara ilaveten vatan-millet sevgisi, İtalya'nın birliği, arkadaşlık, dostluk gibi değerleri harmanlayıp, aralara "ibret" öyküleri serpiştirerek bir çocuğun dünyasına inebilmek adına önemli bir kitaba imza atmış.

Kitapta sadece okulda verilen eğitimden bahsedilmemiş, ilave olarak anne ve babasının Enrico'nun eğitimi, arkadaşlarıyla olan ilişkisi üzerindeki tutumları da çok etkileyici ve tüm ebeveynlere yol gösterecek nitelikte. Babasının Enrico'ya verdiği insanlık derslerinden birkaç örnek alıntı:

"Ancak eğitim okulda öğretilenlerle sınırlı değildir kuşkusuz. Bir de anne babalarımızdan öğrendiğimiz insanlık dersleri vardır. Enrico'nun babası, oğlunun sınıf arkadaşı kambur Nelli evlerine geldiğinde yemek odasının girişindeki kambur soytarı Rigoletto tablosunu kaldırır. Enrico'nun eve gelen bir diğer arkadaşı küçük duvarcı Antonio'nun ceketiyle sedirde bıraktığı beyaz lekeyi çocuğun gözü önünde temizlemesine babası engel olur. Kurunca kendi kendine giden oyuncak trenine hayran kalan yoksul Precossi'ye treni hediye etmesi için Enrico'ya gizlice telkinlerde bulunan yine babasıdır."
( Kitapta son söz mahiyetinde Gamze Varım imzalı yazıdan alıntıdır.)

Romandaki öğretmen, öğrencilere aylık öykü adında "ibret verici" hikayeler yazdırır. Bu hikayelerden, fakir düşen ailesini rahatlatmak için Cenova'dan Arjantin'in başkenti Buenos Aires'e kadar gitmeyi göze alan fedakâr annesinden haber alamayınca onu bulmak için ardından tek başına Arjantin'e giden küçük Marco'nun hikayesi oldukça dokunaklıdır.

Son söz olarak; Saint Exupery'nin Küçük Prensi'ni tavsiye ettiğim gibi, E.D.Amicis'in Çocuk Kalbi'ni de tüm çocuklara ve içindeki çocuğu yitirmemiş tüm büyüklere tavsiye ediyorum.

Pazartesi, Ekim 22, 2007


EVANS'a NEDEN SORMADILAR?

Agatha Christie



Üçüncü ve şimdilik son eski basım Agatha Christie kitabım, Ak Kitabevi'nden çıkmış "Evans'a Neden Sormadılar?".

Evans'ın kim olduğu konusunda kitabın belki de son çeyreğine kadar hiçbir ipucu olmaması okuyucu olarak beni meraklandırsa da daha ziyade bir cinayetin arkasının bu kadar kalabalık çıkması, olayların karışıklığı, karakterlerin kılıktan kılığa girmeleri okuyucunun merakını ve kitabın sürükleyiciliğini artırıyor.

Uçurumdan yuvarlanmış bir adam, cesedin cebindeki fotoğraf, fotoğrafın değiştirilmesi... Cesedin kardeşine ait olduğunu iddia eden sahte Caymanlar, cesedin başında yardım gelmesi için bekleyen Roger Bassington-French ve diğer aile üyeleri, Dr. Nicholson ve eşi, ilk fotoğraftaki kadın Moira, Bay ve Bayan Templetonlar ve olayı çözüme kavuşturacak iki kahraman: Bobby ve Frankie. Gerçek bir Lady Frankie ve onun şoförü kılığında, uçurumdan yuvarlanan adamı ilk bulan, adamın son cümlesi "Evans'ı neden çağırmadılar?"ı söylediği Bobby.
Fazla maceralı, kılıktan kılığa girilen, kimin kim olduğunu bazen karıştırabileceğiniz, film tadında bir A.C. polisiyesi.

Son A.C. kitabımla polisiye dosyamı şimdilik kapatıyorum. Henüz bitiremediğim - polisiyeye dalınca diğer okuduğum iki kitap yarım kaldığı için- iki kitabım, Çocuk Kalbi ve Denemeler'i bitirdikten sonra yazmaya devam edeceğim.


Cumartesi, Ekim 20, 2007

ÇARPIK EVDEKİ CESETLER

Agatha Christie

İkinci Agatha Christie kitabım, 1973 basımı, Altın Kitaplar'dan Gönül Suveren tercümesiyle Çarpık Evdeki Cesetler.
Büyükbaba, iki oğul, eşler,çocuklar ve teyzeden oluşan kalabalık Leonidas ailesinin en büyük ferdinin ölümüyle başlar her şey. Büyükbaba Leonidas, ilacına katılan göz damlasıyla zehirlenerek öldürülmüştür. Bütün şüpheler Bay Leonidas'ın genç eşi üzerinde toplanmaktadır.
Bu sırada Bay Leonidas'ın büyük torunu Sophia ile evlenmek düşüncesinde olan Charles, babasının Scotland Yard'ın müdür muavini olmasından istifade ederek polis müfettişi Taverner ile birlikte tahkikat için Leonidasların çarpık ev diye adlandırdıkları tuhaf görünüşlü malikanelerine ziyaretlerde bulunur. Bu ziyaretler sayesinde hem aile üyelerini daha yakından tanıyacak hem de cinayet olayını aydınlatarak Sophia'yı kendisiyle evlenmeye ikna edecektir. Suçlunun bulunmasıysa sanıldığı kadar kolay olmayacaktır. Zira herkes suçlu olarak Bayan Loenidas'ı ve onun genç aşığını görmektedir.
Cinayeti işleyenin kimliği, ancak kendisi de ölünce ortaya çıkar; cinayet sebebiyse çok basit, adeta çocukçadır...

Tahmin edilmesi zor bir A.C. kitabı daha. Belçikalı dedektif Hercule Poirot, bu kitapta yok. Bu defa olayı Charles, yani torun Leonidas'ın erkek arkadaşı aydınlatmaya çalışıyor.
Güzel, sürükleyici, katilin kimliğinin ve cinayeti işleme nedeninin enteresanlığı yönünden farklı bir A.C. polisiyesi.
Üçüncü ve şimdilik son A. C. kitabım "Evans'a Neden Sormadılar?", yorumuysa yakında...

Pazartesi, Ekim 15, 2007


CİNAYET ALFABESİ

Agatha Christie


Agatha Christie sevgimden söz etmiştim, şimdi sıra internet yoluyla sahaftan aldığım eski basım Agatha Christie kitaplarıma geldi. İlk kitap Cinayet Alfabesi. Kitap Altın Kitaplar Yayınevi'nden çıkmış, 1971 basımı. Agatha Christie'nin çoğu kitaplarında olduğu gibi yine Gönül Suveren tercümesiyle.

Yazarın Belçikalı usta dedektifi Hercule Poirot yine iş başında. Bu sefer kendisine gelen ABC imzalı mektupları ve mektuplarda haberi verilen alfabe sırasına göre işlenmiş üç cinayeti aydınlatıyor, arkadaşı Mr. Hastings'le birlikte.
Birbiriyle ilgisi olmayan, sadece alfabe sırasına göre öldürülmüş üç kişi: Tütün satıcısı yaşlı bir kadın, garson bir genç kız, karısı ölüm döşeğinde zengin bir adam... Tren tarifeleri, naylon çoraplar, ABC imzalı mektuplar...


Cinayetler bir seri katilin elinden çıkmış, bütün şüpheler Alexandre Bonaparte Cust adında yalnız yaşayan, sara hastası, silik bir karakterin üzerinde toplanıyor, bütün deliller onu gösteriyor ama H. Poirot olayı çözdüğündeyse A.B. Cust'ın çok acımasız bir komploya kurban gittiği ortaya çıkıyor. Asıl katil kim mi? Bunu da kitabı henüz okumamış olanlara bırakıyorum.

Ben katili tahmin edemedim, belki de bu yüzden A.C kitaplarını okumayı seviyorum. Son ana kadar heyecan devam ediyor çünkü. Ama çok dikkatli okuyucular, biraz da dedektiflerin şüphesi ve keskin zekasına sahip kişiler katili bulabilir, bu kitapta katili bulmak biraz zor ama çoğu A.C. kitaplarında yazar bazı cümlelerle aslında katili ele veriyor ama dediğim gibi çok iyi tahlil etmek gerek olayları ve cümleleri, özellikle cümleleri. Tabi ben genelde kitabı okuyup bitirdikten sonra "aslında katil o kadar belliymiş ki" diyorum, katili okurken bulamasam da.
Bu kitabı ya da herhangi bir A.C. kitabı okuyan herkesin yorumlarını merakla bekliyorum.

İkinci A.C. kitabım Çarpık Evdeki Cesetler, yorumlarım yakında...

Pazar, Ekim 07, 2007

ÂMÂK-I HAYAL

Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi


Âmâk-ı hayalde, hayalin derinliklerinde uzun, anlamlı, felsefi bir yolculuk etmeye razı tüm Racilerin hayattaki anlam arayışına ışık tutacak derin felsefi roman.

Roman kurgusuyla yazılmış bir kitap ama klasik roman okuyucularına farklı gelebilir, kitabın özünü felsefe oluşturuyor çünkü. Kitapta kendinizi bir anda Buda 'yla hiçlik zirvesinde, Zerdüşt'ün diyarında, Anka'yla Kaf Dağı'nda, sonunda ilahi aşkın nuruna yapılan manevi bir yolculukta bulacaksınız. Okudukça tasavvuf aleminde, fonda ney sesiyle -tıpkı Raci gibi- enginlere açılacaksınız.

Kitap, anlam arayışı içinde olan Raci'nin evinin yakınındaki mezarlıkta küçük kulubesinde yaşayan Aynalı Baba'yla tanışmasıyla başlıyor ve bundan sonra Aynalı Baba'nın neye üflemesiyle Raci, hayalin derinliklerinde herbiri ayrı manalarda yolculuklara çıkıyor.

Raci ilk hayal yolculuğunu Buda nezaretinde hiçlik zirvesine yapıyor ve burada nefsiyle yüzleşiyor. İkinci hayal yolculuğunu Zerdüşt diyarına yapıyor ve burada muhabbet, hikmet ve aşkın manasını kavramaya çalışıyor. Üçüncü hayal yolculuğunu Brahmanların diyarına yapıyor ve burada Hakk'ın varlığının basamaklarını ve ruhunun derecelerini idrak ediyor. Dördüncü hayal yolculuğunda ise bilimin ne derece görece ve algı ile sınırlı olduğunu kavrıyor. Beşinci hayal yolculuğunda Zümrüdü Anka kuşunun sırtında alemleri dolaşıyor ve Hakk'ın azameti karşısında şaşkına dönüyor. Altıncı hayal yolculuğunu Hint diyarına yapıyor ve burada halkın başına musibet olan bir ejderhanın sorusuna yanıt arıyor. Soruysa şu: "Bu kervan nereye gidiyor?"... Çok uzun yolculuklardan sonra bu soruya cevap veriyor ve diyor ki:
"- Ey akılsız canavar! Tekamüle muhtaç olan bu alemler, feleğin mahkumu bu kervan, hayalin bile kavramakta aciz kaldığı eşsiz bir sırra, ilahi güzelliğin nuruna doğru koşup gidiyorlar."...

Raci'nin hayalin derinliklerindeki bu yolculuğu , nihayetinde mana buluşlarıyla devam ediyor.

İşin enteresan yanı, ben tam da bu kitabı okurken tesadüfen elime geçen bir gazetenin hafta sonu ekinde Cem Uygun imzalı, Kıssadan Çizgi adlı bir çizgi dizide Âmâk-ı Hayal'de Raci'nin altıncı hayal yolculuğunun olduğu bölüm resmedilmiş ve o kadar güzel anlatılmış ki kitapla birebir, çok şaşırdım önce, çok da sevindim. O çizgi diziden sonra kitabı iki kat daha fazla dikkatle okumaya koyuldum. Aslında bu tür çizgi diziler yani kitapları çizgi diziye dönüştürme keşke gazete diye elimize aldığımız diğer kağıt yığınlarında da olsa, belki onları okunmaya değer kılardı ve de kitap okumayı sevmeyenlere de bu sevgiyi kazandırırdı, kim bilir...

Kitaba dönersek, kitapta okuyucuyu daha çok sürprizler bekliyor, Aynalı Baba ile Raci'nin yolları ayrılıyor ve bir gün umulmadık bir yerde karşılaşıyorlar. Gerisini yazmayayım, kitabı okumamış ve okuyacak olanlara haksızlık etmeyeyim, bütün kitabı anlatarak.


Kitabın en can alıcı cümlesi, kitabın arka kapağında da yer verilmiş:

"Tuhaf! Varla yok hiç bir olur mu? Örneğin ben şimdi varım, yok olacağım. Bu ikisi arasında fark yok mu?" dedim.
Deli, başını çevirdi. Kahkahayı bastı:
"Vay! Sen varsın ha?! Acaba var mısın?"...


tasavvufi felsefeyi sevenler için birebir...

Cuma, Ekim 05, 2007

187. sayfa...

Sevgili yıldız seyri ve eylül ilgin beni sobelemişler, "Şu an okuduğunuz kitabın 187. sayfasını yazın" diye. Blogların bu sobe oyununa pek katılmak istemesem de sevgili Yıldız ve Eylül'ün sobesine gecikmiş olarak cevap yazıyorum, kuralına uyarak ben de kabul ederse sevgili berrin 'i sobeliyorum, bakalım onun okuduğu kitabın 187. sayfasında ne yazıyormuş?...
Benim 187. sayfam...

"Tabutu Garrone, Coretti ve mahalleden iki çocuk taşıyordu. Tabutun arkasından sanki ölen kendi çocuğuymuş gibi ağlayan Delcati öğretmen geliyordu. Onun arkasında diğer öğretmenler ve öğretmenlerin arkasından da aralarında çok küçüklerin de olduğu, ellerinde menekşe demeti taşıyan çocuklar geliyorlar ve diğer elleriyle mum taşıyan annelerinin elini tutmuş, şaşırmış bir halde tabuta bakıyorlardı."

Bu da benim şu an okumakta olduğum Çocuk Kalbi'nin (yazarı Edmondo De Amicis) 187. sayfası... Bana da hüzünlü bir paragraf düştü...