In:


Kitap konulu bir mim/sobe aldım, sevgili Aslı 'dan.
Konu kitap olunca bize de yazmak düştü. Teşekkürler Aslı.

Şu anda okumakta olduğunuz kitap ve konusu
_Son günlerde fazlaca gerilim-polisiye okuduğum ve biraz da bu türden yorulduğum için yeni seçimimi daha dingin olacağını düşündüğüm bir kitap, Ayşegül Devecioğlu'nun Ağlayan Dağ Susan Nehir romanıyla yaptım. Kitabın konusuna gelince henüz birkaç sayfa okudum. Bittikten sonra hakkında yazarım.
En son aldığınız kitap
_Bir süredir kitap almıyorum, kütüphaneden faydalanıyorum. Ama kendi kitaplığıma en son eklediğim kitaplar, Keiji Nakazawa'nın Yalınayak Gen manga dizisi.

Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz
_Manga türüne girişi yaptığım Yalınayak Gen serisi, Ali Ayçil kitaplarım ve Hamlet. Hayır, soruyu yanlış okumadım, tek kitapta karar vermek zor. Ama bu üçü ağır basanlar.

Bir türlü bitiremediğiniz bitirseniz de size illallah dedirten kitap
_Kitab-ı Duvduvani/Y.Hakan Erdem. Bitirdim, çok nadir başladığım kitapları yarım bırakırım. Bunu da bitirdim.

Elinizdeki kitap bitince okumayı düşündüğünüz kitap
_Bugün kitap seçimi yaparken Salman Rüşdi, Orhan Pamuk, Herman Hesse ve Trevanian'da aklım kaldı. Bunlardan biri olabilir.

Ben de Bozgun Odası 'nın cevaplarını merak ediyorum. (Merak ettiğim diğer blog sahipleri çoktan cevaplamış zaten. Hepsini keyifle okudum.)


ŞEYTAN YEMİNİ

Jean Christophe Grange

Farkındayım, bu aralar Grange'la pek haşır neşiriz. Polisiye-gerilim merakım kısa sürede yazarın dört kitabını okuttu bana ama bu kitaptan sonra bu türe biraz ara vereceğim. Bir süre daha kütüphane kitaplarından faydalanacağım. Ne yazık ki kütüphanemiz kitap çeşitliliği ve güncellenme açısından biraz kısır vaziyette. Hal böyle olunca okumak istediğim yeni türler ve yazarlardan uzakta kalıyorum, bir süreliğine.

Şimdi lafı toparla da Şeytan Yemini'ne gel bakalım ey okur: Gelelim efendim, hay hay...
Din olgusunun yazında kendine yer bulması çok eskilere dayanıyor evet ama sanki şu meşum tarih 2012'ye doğru bu konu inanılmaz derecede artış gösterdi dünya edebiyatında. Dinler, tarikatlar/sapkın tarikatlar, mezhepler, kutsal metinler, törenler, ayinler... Din başlığı altında akla gelecek ne varsa polisiye, gerilim, macera... gibi pek çok türde kendine yer buluyor işin ilginci bu kitaplar da çok satıyor. Reklamın bu satışlardaki öncelikli katkısını bir köşeye çekersek geriye ne kalıyor? İnsanoğlunun gizeme duyduğu merak. Bu kitaplar gizli bir şeyleri ortaya çıkarır, her kafadan ses çıkar, komplo teorilerine meraklı kimi kişiler tarafından kabul görür, sırları ortaya dökülenlerse yazılanları safsata olarak nitelendirir. Acaba hangisi doğru? İşte kendine birbirinden uzak iki nokta oluşturan bu konuyu bir çizgiyle birleştiren ve ona doğru adını veren şey sadece "bilme merakı". İyi ve kötünün savaşı, bir yerde yazarın tabiriyle "Tanrı ve Şeytan'ın savaşı"... Şeytan Yemini, fazlasıyla Hristiyan öğenin varlığıyla, Şeytan'a tapanların ritüelleriyle, neredeyse sayfa aşırı yer alan Fransızca adres bilgileriyle, okurun gözüne sokulan reklam markalarıyla ve karakter fazlalığıyla okuru gerçekten yoruyor. Ama Grange yine şaşırtıcı zekasıyla beslediği bu kitabını da okutturuyor.
(Bu parantezi niçin açtık, Grange beğeni listemi okuduğum dört kitap arasında yaparsam; başı Siyah Kan çekiyor, ikinciliği Kurtlar İmparatorluğu, üçüncülüğü Leyleklerin Uçuşu ve son sırayı da Şeytan Yemini alıyor. İlginçtir ki okuma sıram da bu şekildeydi.)

İyi, hoş da hala kitabın konusuyla ilgili bir cümle göremedik diyen okurlar için aşağıdaki satırlar geliyor.
Mat Durey ve Luc Soubeyras... Aynı Katolik okulunda okumuş iki arkadaş... Biri Tanrı biri Şeytan arayışında... Yıllar sonra biri cinayet masası biri ahlak masasında polis olduklarında da arkadaşlıkları devam ediyor. Mat, en yakın arkadaşı Luc'un beline taş bağlayıp kendini nehre atmasına bir anlam veremiyor. Ona göre Luc, inancı yüzünden intihar edebilecek biri değil. Luc, intihar ediyor, ölmüyor ama ne zaman uyanacağı belli olmayan komaya giriyor. Mat ise Luc'u intihara götüren sebebi bulmayı kendine görev biliyor ve Luc'un üzerinde çalıştığı olayları araştırmaya koyuluyor. Buldukları onu Sylvie Simonis'e götürüyor. Yıllar önce bir kuyuda ölü bulunan kızı Manon'un şüpheli ölümü, anne Sylvie'nın dehşet şekilde öldürülüşü... Otopsi sonuçlarına göre cesette yer alan leş yiyici çeşitli böcekler, nereden geldiği belli olmayan vücut içindeki ışıklı liken ama hepsinden önemlisi cinayet mahallinde "Işıksızları Koruyorum" imzası.

Kimdir bu "ışıksızlar"? Mat, din adamları, polisler, doktorlar üçgeninde Simonis cinayetini çözmeye uğraşırken, Simonis olayına benzer iki vakayla daha karşılaşıyor. Hepsinin ortak noktası, cesetlerde böcekler, liken ve ısırıklardan başka, suçunu itiraf eden katillerin geçmişlerinde ölümden döndükleri, koma sürecinde bir negatif ölüme yakın deneyim yaşamış olmaları/ya da yaşamış olduklarını sanmaları...
Mat, Simonis ailesinin küçük kızı Manon'un ölmediğini öğreniyor. Manon, yirmi iki yaşında adını değiştirmiş olarak çıkıyor karşısına. Mat, kıza âşık oluyor, bir yandan kızın kendisini Şeytana taptığı için kuyuya atan annesinden intikam almak amacıyla onu öldürdüğü şüphesini ortadan kaldırıp Manon'u aklamaya, bir yandan da Manon'u peşinde olduklarını düşündüğü Işıksız arayıcılarından korumaya çalışıyor. Manon, yıllar önce annesi tarafından kuyuya atıldığında ölmemiş ve bir doktorun uyguladığı sistem sayesinde hayata dönmüştür. Ama komada kaldığı süre içinde Şeytanın kendisine göründüğü ve Manon'un da artık ona hizmet ettiği iddialarına karşı koyan Mat, Luc'un komadan çıkması ve kendisiyle konuşmasıyla şaşkına döner. Karşısındaki Luc, bambaşka biridir ve Manon'un, Mat'in düşündüğü gibi biri olmadığını, Şeytanın izinden gittiğini ve cinayetleri onun işlediğini söylemektedir.

Ne ki Mat'in, Simonis davası ve aynı şekilde işlenmiş cinayetler hakkında yaptığı araştırmada hep aynı doktor çıkar karşısına. Mat, doktoru bulduğunda gerisi çorap söküğü gibi gelecek, katil ya da katilleri ararken aslında aradığı kişinin, Şeytanın ta kendisinin yıllardır yanıbaşında olduğunu görecektir.

İyi ve kötünün yüzleşmesi ve silahların çekildiği final sahnesi...

Grange, yine yaptın yapacağını ama bu bünyenin üst üste bu kadar gerilimden sonra biraz dingin okumalara ihtiyacı var, Taş Meclisi'ne geçmeden bir süreliğine sana "sonra görüşürüz" diyorum. Belki yakında ama sonra...

Doğan Kitap, basım yılı 2007, 519 syf.


İSYAN GÜNLERİNDE AŞK

Ahmet Altan

Yine bir ilk okuma, yine bir yeni yazar keşfi. Bilinçli bir seçim değildi. Sevdiğim bir arkadaşım kitabı elime tutuşturunca bize de okumak kaldı. Ahmet Altan'ı gazeteci kimliğinin dışında bilmeyen bir okur olarak ve sadece bu kitabıyla değerlendirecek olursak çok başarılı ya da özgün bulmadım. Kitap için, yine de iyi vakit geçirttiğini ama geride iz bırakmayan bir kitap olduğunu söyleyelim.

Kitap yazarın Kılıç Yarası Gibi adlı kitabının devamı niteliğindeymiş. Onu okumadım ama bu kitaptaki karakterlerin o kitapta da yer aldığını öğrenince karakterlerin öncesini merak etmedim değil.

İsyan Günlerinde Aşk, II. Meşrutiyet'in ilanından sonra ortaya çıkan bir ayaklanma, 31 Mart Vakası (1909)'nın devamı isyan günlerinde, aşkı, ihaneti, tutkuyu anlatırken tüm bunları can çekişen, padişahı devrilen ve sürgüne gönderilen, yönetimi ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kararsızlığı arasında yolunu şaşırmış bir halkın, "din elden gidiyor!" diyen dindar kesimle "mürtecilere göz açtırmayacağız" diyen ihtilâl sevdalısı askeri kanadın arasında sıkışan bir ülkenin üst tabaka insanlarının hikayesi. Üst tabaka diyorum çünkü karakterler, padişah, onun doktoru, doktorun ailesi, hayli zengin bir şeyh efendi ve yüksek rütbeli subay...

Kitap bir torunun dedelerinin hikayesini anlatmasıyla başlıyor. Ama bu öyle sıradan bir torun değil anlattığı da sıradan bir hikaye değil. Osman, kiminin delirdiğine hükmettiği bu zat, ölüleriyle konuşuyor, her biri ona kendi hikayesini anlatıyor o da dinliyor, birbiriyle bağlantılı olan bu insanların ruhları, Osman'ı geçmişe götürüyor kâh İstanbul'da kâh Selanik'te isyan günlerinin izini sürüyor.

Osman en çok Hasan'ı seviyor ölüleri arasında. Hasan, Şeyh Efendi'nin hem adamı, hem damadı. Cüce bir karısı var Hasan'ın. En çok da geceleri nefret ediyor karısından...

Padişah II. Abdülhamid sarayında payitahtın durumunu izlerken saray doktoru Reşit Paşa padişaha arkadaşlık eder, paşanın aklında ise güzeller güzeli ayrıldığı eşi Mihrişah Sultan vardır. Mihrişah Sultan, yanında iki torunuyla birlikte Paris'tedir. Oğulları Hikmet Bey, yine güzeller güzeli eşi Mehpare'nin ihaneti ve kendisini terk etmesi karşısında intihara kalkışır ve kendini vurur. Tedavisinden sonra İstanbul'a dönen Hikmet Bey, eski karısını unutamaz ama odalığı Hediye'yle geçirir vaktini ta ki Dilara Hanım'ın kızı Dilevser'le evlenene dek.

Ve Ragıp Bey... Şeyh Efendi'nin bir diğer damadı. Ragıp Bey, subaydır ve bir gün Dilara Hanım'la tanışır. Evlidir evli olmasına ama Dilara Hanım'ın ilgili tavırlarına karşı koyamaz. Durum, Şeyh Efendi'nin ve karısının kulağına kadar gider ve karısının isteğiyle ayrılırlar ama Dilara Hanım'da eksik bulduğu adını koyamadığı bir şey onu İstanbul'dan uzaklara götürür.

Hikmet Bey'in eski eşi Mehpare ise bir Yunanla yaşadığı ilişkiyi bitirip İstanbul'a döner. Burada çocuklarına yakın olmak istemektedir ne ki kızı onun, üvey babasını aldatmasını affedemez. Mehpare'nin Şeyh Efendi'yle olan evliliğinden bir kızı -Rukiye- ve Hikmet Bey'le olan evliliğinden bir oğlu vardır ama iki çocuğun bakımını da Hikmet Bey'in annesi Mihrişah Sultan üstlenmiştir. Rukiye ise öz babası Şeyh Efendi'yle olan sorunlarını halletmiş ve Tevfik Bey'le evlenmiştir.

Hikmet Bey, Mehpare, Hediye ve Dilevser; Ragıp Bey ve Dilara Hanım; Rukiye ve Tevfik Bey...

Aşklar, âşıklar, yazıya dökülen müstehcen ilişkiler...
Kitabın tarihi dokusu güzel verilmiş ama bir şeyler eksik, anlatım doyurucu değil...

Kitap zamanında çok konuşulmuş, hatta kitapta yer alan kimi cümlelerin Ziya Şakir adlı yazarın Sultan Hamid'in Son Günleri adlı eserinden çok az bir değişiklikle bu kitapta kullanıldığı ileri sürülüyor. Cümleleri okudum pek bir benzerlik var, sadece bunu söyleyelim.

Ama ölülerin konuşturulması işte bu güzeldi...

Can Yayınları, basım yılı 2001, 468 syf.


LEYLEKLERİN UÇUŞU

Jean Christophe Grange

Okur tavsiyelerine uydum, Leyleklerin Uçuşu kütüphaneden alındı, Taş Meclisi ise bir sonraki okumaya devredildi. Bir de Kızıl Nehirler'i bulabilsem...

Leyleklerin Uçuşu hakkında okuma öncesi yaptığım kısa araştırma sayesinde biraz bilgim vardı. Leylekler aracılığıyla yapılan elmas kaçakçılığını anlattığını biliyordum ama kitabı okumaya başladıktan sonra, konunun bu kadarla kalmadığını, Grange'ın o dehşet sahnelerinin bu kitapta da yer bulduğunu gördüm. Yani yazar yine gerdi bu okuru.

Anlat bakalım "evvel zaman içinde"... İsviçreli Kuşbilimci Max Böhm, her yaz sonu göç eden halkalı leyleklerinin baharda eve dönmemeleri yüzünden endişelidir. Kayıp leyleklerin izini sürmesi için arkadaşı olduğu bir çiftin evlatlık oğluna iş teklif eder. Bu teklife göre, otuz iki yaşında, tarih doktorası yapmış ama işi olmayan Louis Antioche, leyleklerin Orta Afrika'ya kadar uzanan göç yolunu takip edecek, böylece leyleklerin başına ne geldiğini bulacak ve karşılığında banka hesabı kabaracaktır. Tarih eğitimi almış biri için hayatına renk getireceğini düşündüğü bu teklifi kabul eder Louis ve Max Böhm'ün kendisi için hazırladığı pasaport, vize, araba, para, aranacak kişilerin telefon numaraları listesi ... gibi ihtiyaçlarını ve izleyeceği yol haritasını alır. Yolculuğa çıkmadan önce son bir kez Böhm'le görüşmek için evine giden Louis, onu leylek yuvasının içinde öldürülmüş olarak bulur. Otopside M.Böhm'ün kalp nakli yaptırdığını öğrenir. Burada İsviçre polisi H.Dumaz'la aldıkları ortak karar sonucu H.Dumaz, kuşbilimciyi araştıracak ve Louis de kayıp leyleklerin izinden gidecektir.

Leyleklerin göç yolu üzerinde ilk durak Bratislava olur. Burada kuşbilimcinin leyleklere gözcü olarak tuttuğu adamdan kendisinden önce iki kişinin daha gelip sorular sorduğunu öğrenir. Ardından Sofya'ya geçer. Burada Minaüs adlı bir Fransız dilbilimci yardımcı olur ona. Minaüs onu Balkanların en önemli kuşbilimcisi dediği Rayko Nikoliç'e götürecektir. Ama bir Rom (çingene) olan Rayko'nun öldürüldüğünü öğrenirler. Rayko vahşice öldürülmüş, göğsü yarılıp kalbi çalınmıştır ama bir çingene olduğu için polis olayın üstünü hayvan saldırısına uğradığını söyleyerek örtmüştür. Louis, Rayko'nun otopsisini yapan yine bir Rom olan doktor Milan Curiç'le
tanışır. Doktordan Rayko'nun uyuşturulmadan kalbinin çıkarıldığını öğrenir. Sofya'dan ayrılmak için gara gittiğinde iki silahlı adamın ellerinden güçlükle kurtulur ama adamlardan birini öldürmüştür.

Ve İstanbul, İzmir derken İsrail'e gelir. Burada iletişime geçeceği adamı bulmak için bir kibutzun yolunu tutar ne ki aradığı bu adam da öldürülmüştür. Adamın kız kardeşi Susan'a başından geçenleri anlatır ve ondan da bazı bilgiler öğrenir. Ama İsrail'de de takiptedir. Garda peşine takılan diğer adam burada da onu bulmuştur. Louis, havada leylekle çarpışan bir uçak pilotunun miğferinde elmas parçasının bulunduğunu ve böylece kuşbilimcinin halkalı leyleklerinin aslında elmas kaçakçılığının kuryeleri olduğunu; peşine takılan iki adamın Tek Dünya adlı hayırsever bir örgütün elemanı olduklarını öğrenir. Susan bir anda ortadan kaybolur ve Louis, onun olayı çözdüğünü ve abisinin leylekleri öldürerek ayaklarından çıkardığı halkaları da yanında götürdüğünü anlar. Elmaslar, halkaların içindedir ve Susan elmasları satacak alıcı aramaya başlamıştır bile.

Louis, Paris'e geri döner ve polis müfettişi Dumaz'ı arar. Ona Susan'dan bahseder ve onu bulup korumasını ister. Diğer leylek grubunu izlemek için Orta Afrika'ya gider. Burada kuşbilimciyle bağlantılı olduğunu düşündüğü Otto Kiefer'in peşine düşer. Ormanda yerlilerin yaşadığı bir kampta kalır ve hayvan saldırısına uğradığı için ölen bir kız için tutulan yasa şahit olur. Ama o, bu ölümle ilgili aklındaki soru işaretlerini açığa çıkarmak için ormanın içine bir rahibenin kurmuş olduğu dispansere gider. Rahibenin yardımıyla kızın mezarını açarlar ve rahibenin yaptığı otopsiyle kızın kalbinin çalınmış olduğunu öğrenir. Devamında Tek Dünya'nın gizli yüzünü, hep aynı kan verilerine sahip kişilerin öldürüldüğünü, ortada elmas kaçakçılığından çok daha büyük ve dehşet verici bir suçun döndüğünü anlar. Ve aradığı adamı, Otto Kiefer'ı bulur...

Ardından Paris'e döner. Elmas kaçakçılığını çözmüş ama kalp hırsızlarını bulamamıştır henüz. Elindeki bilgilerse işin başında, Fransızca konuşan, Afrika'ya sürgüne gitmiş ve kuşbilimcinin kalp naklini yapan bir doktor olduğudur. Peki kimdir bu doktor? Öğrendiği yepyeni bilgiler onu evlatlık alan ailenin yanına götürür. Burada kendisi ve öz anne-babası hakkında korkunç gerçekleri öğrenir. Yolculuğun son durağı Kalküta'yadır. Louis burada Tek Dünya adlı örgütün gerçek yüzünü görecek, örgütün başındaki adamla ve kendi geçmişiyle hesaplaşmaya girecek, hayatının en acı gerçeğini, kalbini çalmak isteyen adamı kendisine benzer bir geçmiş yaşayan Rom doktor Milan Curiç'le tarihe gömecektir...

Grange, şaşırtıyor. Karmaşık kurmacasıyla, dehşetiyle, pek çok yeri ve beraberinde kültürü hikayeye yedirişine ve onca karmaşanın içinden ustalıkla çıkan final sahnesiyle.

Doğan Kitap, basım yılı 2006 (1.basım 2002), 358 syf.


GÖÇEBE

Stephenie Meyer

Kadınların hayalgücü daha mı fazla çalışıyor ne? Popüler fantastik kitaplarda kadın yazarların imzalarını çokça görmeye başladık. Alacakaranlık dizisinin yazarı, çok satanlar listelerinden inmeyen Stephenie Meyer de bu yazarlardan biri. Göçebe hariç kitaplarını okumadım ama dizinin ilk filmini izledim. Sevdim mi, hayır, vampir hikayelerinden hoşlanmıyorum modernize edilmiş olsa da. Göçebe elime geçtiğinde kafamda soru işaretleri gitti geldi, hem çok satan dedim, hem vampir hikayeleri yazmış dedim, kalın da bir kitap, okusam mı okumasam mı, zaman kaybı olmasın dedim, en sonunda da "ee çok uzattın, hele bir başla dedim" ve başladık okumaya...

İlk sayfalar... Anlatılan sahneyi gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. Şifacı, sahip, ruh, avcı, tesellici... İnsan bedenine girmiş ruhlar, bir şifacı eşliğinde -ki bu doktor oluyor- intihar etmiş bir insanın bedenine yeni bir ruh yerleştiriyorlar. Bu ruh, dünyadan önce yedi gezegende yaşamış, öyle ki kimi zaman bir çiçek, kimi zaman bir örümcek, bir ayı, bir yarasa hatta su yosunu olmuş. Şimdiyse Melanie adlı bir genç kızın bedenine yerleştirilecek. Çok gezegen gördüğü içinse yeni adı Göçebe olacak.

Dünya, kendisini "vahşi, saldırgan ve öldüren" insanların elinden kurtarıp daha güzel, yaşanılacak bir yer haline getirmek isteyen ruhların istilasına uğramıştır. Avcı adı verilen bu ruhlar, insanları yakalayıp bir şifacı eşliğinde, kiryoterapi adlı kutularda bekletilen ruhları tranplantasyon adı verilen bir işlemle insan bedenine yerleştirirler. Dünya, bu yeni bedenler sayesinde çok daha sakin bir yere dönüşmüştür. Ama henüz tüm insan ırkı bu değişimden geçmemiştir. Dışarda hâlâ insan avına çıkmış avcılar ve mağaralarda yaşayan "insan" avlar vardır.

Ve Göçebe, üniversitede tarih dersi hocalığı yaparken bir yandan da yeni bedeniyle dünya hayatına uyum sağlamaya çalışmaktadır. Ama bedenin eski sahibine -yani asıl sahibi- ait hatıralar rahat durmamakta ve bedenin yeni sahibi Göçebe'yi rahatsız etmektedir. Bu, ruh yerleştirme işleminden sonra nadir görülen bir durumdur ve bir şifacının duruma el atması gerekmektedir. Yeni bir bedene yerleştirilme ihtimali ve bedenin asıl sahibi Melanie'nin hatıraları onu bir karar eşiğine getirir. Bu hoş olmayan durumdan kimseye bahsetmeyecek ve içinde ikinci bir kişilik gibi yaşayan Melanie'nin dediklerini yapacaktır.

Melanie, kardeşi Jamie ve erkek arkadaşı Jared'ı bulması için Göçebe'den yardım ister. Bir beden ve iki kişilik olarak, arkalarında Göçebe'yi takibe alan Avcı'yı atlatarak çölde bir arayışa çıkarlar. Açlık, susuzluk ve yorgunluktan bayıldıklarında bir el yardımcı olur onlara, daha doğrusu Göçebe'ye. Göçebe, insan bedenine girmiştir ama ruhlarla insanları birbirinden ayıran ve içine bir ruh yerleştirilmiş bedeni ele veren gözleri onu insanların gizlendikleri mağarada bir esarete mahkum eder. Bu mağarada, avcılardan saklanmış insanların arasında o bir ruhtur. Onu bulup mağaraya getiren ise Melanie'nin Jeb Amca'sıdır.

Göçebe, Melanie'nin bedenine sahip olduğu için Jeb Amca korumasında olsa da mağaradaki diğer insanlar için o bir "yaratık"tır ve öldürülmesi gerekmektedir. Jeb Amca, Göçebe'yi insanların öfkesinden uzak tutabilmek için önceleri onu bir hücrede tutar, bir süre sonraysa onu aralarına dahil eder. Yiyecek tedariki için birkaç haftalığına bir grupla mağaradan ayrılan Jared, mağaraya döndüğünde gördüğü manzara karşısında dehşete kapılır. Melanie karşısındadır ama o artık bir yabancıdır. Melanie'nin bedenini ele geçiren bu ruha, Göçebe'ye karşı önceleri çok acımasız davranan Jared, Melanie'nin kardeşi Jamie'nin Göçebe'den -mağarada verilen adıyla Göçer'den- hoşlanmasıyla zamanla durumu kabullenir. Göçer de Melanie gibi Jared'den hoşlanmıştır ama Jared'in aklındaki Melanie'dir ve Göçer, beyninde hiç susmayan Melanie'nin sesiyle duygularını belli etmemeye çalışır. Göçer, bir süre sonra birkaç kişi dışında herkesin sevgisini kazanmıştır. Özellikle Ian, Göçer'den çok hoşlanmıştır ama bedenin asıl sahibi Melanie bu durumdan hiç hoşnut değildir. Melanie'nin hâlâ Göçer'le birlikte aynı bedende olduğunu öğrenen Jared, Melanie'nin aralarına dönmesini istemektedir ama bunun için Göçer'in bedeni terk etmesi gerekmektedir. İnsanların sevgisini kazanan Göçer, büyük bir özveriyle bedeni terk edeceği ve öleceği sırada bambaşka bir şey olur. Melanie bedenine geri döner, peki Göçebe'ye ne olur?

Ve insanlar, ruhların istila ettiği dünyada şimdi ne yapacaklar?...

Kitap, sayfa sayısının çokluğuna ve ilk yüz sayfa kadar kısmın sıkıcılığına rağmen sabırlı davranırsanız size keyifli bir okuma yaşatıyor. Sıkıcı evreyi geçtikten sonra çabuk ilerleyen, sürükleyici bir anlatımla ve hareket kazanan sahneleriyle fantastik edebiyatın lezzetini okura tattırıyor Göçebe.

Epsilon Yayınevi, basım yılı 2009, 679 syf.


DA VINCI ŞİFRESİ
Dan Brown

Çok satan kitaplardan bir diğeri... 2003 yılında New York Times tarafından tüm zamanların en çok satan kitapları arasında ilan edilen bir kitap, yine çok satanlar listesinde aynı anda dört kitabıyla yer alan tek yazar ünvanlı bir kalem... Time dergisi yazarı dünyayı etkileyen 100 önemli insan arasında göstermiş. Bu kadar yüceltilmiş bir yazar kitabında ne anlatmış olabilir? Kitap hakkında hiçbir fikrim olmasaydı sadece bu özelliklerini bilseydim acaba konuyu tahmin edebilir miydim? Belki. Zaten adı da kendini ele veriyor. Şifre... Demek ki biraz şifreler, biraz sanat (Da Vinci), biraz komplo teorileri, illaki din, çokça kovalamaca...

Kitap, Hristiyanlığın ve kilisenin nasıl yozlaştığını okura aktarırken, İncil'in/lerin nasıl oylamayla kabul edildiğini ironiyle anlatırken, Hristiyanlığı bu kadar irdeleyen bir kitabın nasıl olur da Hristiyan âleminde kıyamet kopartmadığını düşündürüyor okura. İyi ya da kötü nasıl adlandırmak istersiniz bilemem ama şifreyle başlayan kitap başlı başına bir şifre...
Tapınak Şövalyelerinden tutun, Masonlara, Opus Dei'ye, Kutsal Kase'ye, İncil'e, Hz.İsa'ya dek çok kapsamlı Hristiyan öğeler yer alıyor içinde.

Konusuna gelince:
Dini simgebilim profesörü Robert Langdon konferans konuşmacısı olarak Paris'te bulunduğu bir akşam, polis tarafından Louvre Müzesi'ne götürülür.Müze müdürü J.Sauniere öldürülmüştür ve müdürün randevu defterinde R.Langdon'ın adı vardır. Polis cesedin üzerinde ve çevresinde yer alan bazı simgeler için profesörün yardımını istemektedir. O gece polisin baş şüphelisi olduğundan habersiz soruları yanıtlarken kriptoloji uzmanı Ajan Sophie Neveu, Langdon'a tehlikede olduğunu ve müzeden kaçması gerektiğini söyler. Müze müdürünün kanıyla bıraktığı şifreleri çözmeye çalışırlar ve Louvre'dan kaçarlar. Bu arada Langdon, müze müdürünün Ajan Sophie N.'nin yıllardır görüşmediği dedesi olduğunu öğrenir. Dedesi Sophie'ye hayatlarının tehlikede olduğunu ve Robert Langdon'u bulmasını söylemiştir. Ve artık ikili tehlikeli bir arayışın içinde kendilerini bulurlar. Leonardo Da Vinci'nin tablosuna gizlenen şifreler, emanet bankasında bir kasayı açan anahtar, kasadaki kutu içinde iki kripteks, kripteksin içindeki şifreler ve bulunacak bir Kutsal Kase.

Şifreler ve Sophie'nin henüz küçükken dedesiyle birlikte yaşadığı günlerdeki hatıraları dedesinin bir tarikatın Büyük Üstat'ı olduğunu ortaya çıkarır. Kripteksi açabilmek ve peşlerindeki Fransız polisinden kaçabilmek için sığınacakları tek adres vardır: Kutsal Kase meraklısı İngiliz Kraliyet Tarihçisi Sir Teabing'in evi. İkili Sir Teabing'le kripteksi açacak şifreyi bulmaya çalışırlarken eve gizlice giren bir keşişin karşılarına çıkışıyla şaşkına dönerler. Keşiş Silas'ı, Opus Dei (Vatikan Piskoposluğu) Piskoposu Aringorasa tarafından kripteksi almakla görevlendirilmiş albino adamı etkisiz hale getirip yanlarına alarak Londra'ya uçarlar. Londra'da taşlar yerine oturacak, Sir Teabing'in gerçek kimliği ortaya çıkacak ve S.Neveu küçükken kazada öldüklerini bildiği ailesi ve kendi hakkında şaşırtıcı bilgiler edinecek. Hz.İsa ve Magdalalı Meryem'in soyundan geldiğini mesela...

Ve Langdon başladığı yere geri dönecek... Kutsal Kase'yi bulacak mı? Belki...
Kitap, kısaca Hz.İsa'ya tanrısal özellikler veren kiliseyle, aslında Hz.İsa'nın Magdalalı Meryem'le eş olduğunu, hatta çocukları olduğunu söyleyen Sion Tarikatı arasında bir sır saklama oyununu anlatıyor. Ve Hristiyanlık, Hz.İsa ile ilgili gerçeklerin sembolü Kutsal Kase (burada Kase'nin bilindik anlamı yerine mecazi olarak dişiyi yani Magdalalı Meryem'i temsil ettiği söyleniyor)'nin sır olarak saklanan yerinin dünyaya açıklanmaması için verilen savaşı konu alıyor. Çünkü bu bilgi, Hristiyanlığı temelinden sarsacak bir güç...

Yazar, bu bilgilere nasıl ulaşmış diye düşünürken ve kitabın başında yer alan belgelerin, gizli âyinlerin gerçek olduğu cümlesini de aklımda tutarken "şaştım, kaldım, afalladım" ve "olabilir, mümkündür, kesin doğrudur" cümlelerini de zihnimden geçirdim.

Bu dünyada her şey olabilir, din kitlelerin afyonu da olabilir, din sömürücülüğü de yapılır, para için, iktidar için hatta çok daha büyük emeller için insanlar kuzu gibi güdülebilir, hepsi olur artık hiçbirine şaşırmam da kendisine verilen en büyük nimetin akıl olduğunu anlamayan iki ayaklının haline acırım. Ama "aklın içinde kalan akılsız"a daha çok acırım...

Kitaba dönersek, dini bilgiler, şifreler, sanat eserleri, komplo teorileri, gizli tarikatlar... bunlarla başa çıkabilecek okur için gizemli ve sürükleyici aksi için çok sıkıcı bir kitap olabilir.

Bir de filmi var, Melekler ve Şeytanlar'ı izlemiş ve sıkılmış bir izleyici olarak belki izlerim.


Altın Kitaplar, basım yılı 2003, 495 syf.


KURTLAR İMPARATORLUĞU

Jean Christophe Grange

Neymiş, bu naçizane kitap düşkünü okur, kütüphanede bir Grange köşesi bulmuş. Neler varmış köşede: Siyah Kan, Kurtlar İmparatorluğu, Leyleklerin Uçuşu ve Taş Meclisi... Kurtlar İmparatorluğu hemen köşesinden alındı, iki günde okundu şimdi Taş Meclisi mi yoksa Leyleklerin Uçuşu mu ardından okunmalı sorunsalı kaldı. Okuduğum iki kitabı da beğendiğim için üçüncüde hayal kırıklığı yaşayabilme ihtimali gözümü korkutuyor, büyüyü bozmak istemiyorum.

Bu kitabın önemli bir kısmı Türkiye'de geçiyor, İstanbul'da ve Nemrut Dağı'nda. Üç önemli karakter var, biri de Türk. Kurtlar nerden geliyor? Tabiki Bozkurtlardan. Enteresan geldiyse kitaba dalışa geçelim bakalım:

Yer Fransa...Türk mahallesinde seri cinayetler işleyen bir katil... Kurbanlarını kızıl saçlı işçi Türk kızları arasından seçen katili bulma işi polis müfettişi Paul Nerteaux'a verilir. Paul de kendisine yardımcı olarak emekli bir polisi seçer. Zamanında kötü polisi oynayan Schiffer, Türk mahallesi ve Türkler hakkında bilgi sahibi olduğu için tüm kötü şöhretine rağmen Paul'ün seçimi olur ve ikili seri katilin peşine düşerler. Önce tek tek öldürülen kızların patronlarıyla görüşürler. Ama bu görüşmelerden fazlaca bir şey öğrenemezler. Çünkü tüm mahalleli ağızbirliği etmişçesine sessizdir, sakladıkları şeyi bulmak ikili için zor olacaktır. Paul, kurbanın vücudunda neden azot kabarcıkları olduğunu ve katilin kurbanlarını neden akla hayale gelmedik yöntemlerle öldürdüğünü ve onlara neden eski heykeller gibi görüntü verdiğini araştırırken, Schiffer ondan hızlı davranır ve kurbanların aslında asıl aranan kişiye benzemek gibi bir talihsizlikleri olduğunu öğrenir ve katilin henüz aradığı doğru kişiyi bulamadığı için öldürmeye devam edeceğini anlar. Önemli bir ipucu yakalar. Öldürülen son kızı çalıştığı yerden götüren kar maskeli adamların varlığını ve kendilerine "Bozkurtlar" dediklerini öğrenir ve daha da önemlisi bütün bu olanların tanığı bir başka kadın şok geçirmiş olduğu halde polisler tarafından götürülmüştür ve bir daha dönmemiştir. Schiffer bu kadını aramaya koyulur.
Anna Heymes... Güzel bir genç kadın, bir heykel kadar da soğuk. Son günlerde artan hafıza kaybı, yüzleri tanıyamama gibi şikayetler nedeniyle bir dizi teste tabi tutulmakta. Ve nihayetinde kapısında askerlerin beklediği radyasyon uygulanan bu tedavi merkezinde doktor nihai kararını söylüyor: Biyopsi. Anna, beynine girilmesine izin vermiyor kocasının da tüm ikna çabaları yetersiz kalıyor. Anna'nın tanımakta zorluk çektiği yüz kocasının yüzü. Ve bir gün gizlice gittiği kadın psikolog, ona kendisini tanımasında yardımcı oluyor. Anna'nın şimdiki yüzünün tamamen estetik ameliyattan geçtiğini hatta bir Fransız olmadığını öğreniyorlar. Tırnak dibindeki kınadan ve beynine girmek isteyen doktoru zorla konuşturduklarında duyduklarından adının Anna Heymes olmadığını hatta aslında bir Fransız bile olmadığını öğrenirler.İsmi Sema Gökalp'tir ve bir Türk'tür. Bir tür hafıza silme ve yeni hafıza yükleme programının deneği olmuştur. Gidip gelen eski hafıza görüntülerinden kim olduğunu, Fransa'da ne aradığını öğrenir. Filmin kötü kızı odur...

Schiffer, aradığı kadını, Sema Gökalp'i bir mezarlıkta bulur. Filmin kötü polisi de Schiffer'dır ve aslında Sema Gökalp'le seri cinayetlerden başka bir bağlantısı vardır. Silahlar konuşur ve Schiffer ölür. Paul, Schiffer'ın gerçek yüzünü ve Sema Gökalp'le ilişkisini öğrenir ama onun için de çok geçtir, Kurtlar'ın elinden kurtulamaz.

Şimdi Kurtlar, başından beri aradıkları tek kadının yani Sema Gökalp'in peşindedirler. Sema Türkiye'ye döner ama asıl hesaplaşma burada başlar... Fransa'da başlayıp, Adıyaman'da Nemrut Dağı'nda noktalanan bir kovalamaca...

Kitapta, yer yurt isimlerinden tutun, Türk siyasetçilere ve Türk siyasetine, milliyetçi hareketin oluşumuna, uyuşturucu trafiğine, mafyababalarına kadar konuya oldukça hakim görünmüş yazar. Bu kadar bilgiyi nasıl elde etmiş, acaba ne kadarı kurgu olabilir diye düşünmedim değil. Türkiye'nin karanlık yüzünü göstermiş. Kitap, filme de çekilmiş henüz izlemedim ama izlemeyi düşünüyorum. Her ne kadar kitaptaki başarının filme yansıtılamadığı hakkında pek çok olumsuz yorum okusam da Kızıl Nehirler'le birlikte bu filmi de izleme listeme alacağım.

Yine kitaba dönersek, oldukça sürükleyici ve merak duygusunu taze tutan, Siyah Kan kadar germeyen, polisiye yönü baskın bir kitap. Dört yüz sayfa olmasına rağmen, kısa sürede okunuyor. Ne diyelim Grange, kendini okutturuyor bu da onun başarısı.


Doğan Kitap, basım yılı 2003, 405 syf.
Çeviren: Şevket Deniz


BİR KEDİ, BİR ADAM, BİR ÖLÜM

Ö.Zülfü Livaneli

Leyla'nın Evi'nden sonra okuduğum ama ondan önce yazılmış, 2001 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü almış Zülfü Livaneli kitabı. Güzel bir okumaydı.

Başlayalım bakalım: Ana karakter Sami Baran, sağ-sol çatışmasının hararetli olduğu dönemde Ankara'da felsefe okuyan, sinema meraklısı bir üniversite öğrencisidir. Yine elinde kamerası çekim yaparken gördüğü kimya öğrencisi Filiz'e âşık olur. Eylemler yapan, toplantılara giden solcu Filiz'in aksine Sami kendisini sağcı ya da solcu olarak görmez. İki genç tanışırlar ve ailelerin de onayıyla nişanlanırlar. Sami'nin Filiz'i arabasıyla evine bırakacağı bir akşam -evlerine alacakları perdeleri konuşurken- birden nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde trafik durur, Filiz ona ses vermez ve kafasını çevirdiğinde sevdiği kızın yüzünün yarısının yokolduğunu görür. O daha hiçbir şeye anlam veremeden arabadan çıkartılır ve gözlerini tekrar açtığında kendini bir sorgu odasında bulur. Burada her şey netlik kazanır. Filiz, bir askerin tüfeğinden çıkan kurşunla ölmüştür. Nedeni ise şüpheli bulunan aracın dur ihtarına uymamasıdır ama onlar ihtarı duymamışlardır bile. Karşısında "bir adam" vardır, ondan kendisiyle konuşmak isteyecek olan basına, Filiz'in solcu bir eylemci olduğunu, kendisinin ise bunu bilmediğini söylemesini ister ve böylece bu olayın üstü kapatılacaktır. Ne de olsa her gün sağ-sol çatışmasından insanlar ölmektedir. Ama Sami Baran, adamın sözlerine şiddetle karşı çıkar. Gördüğü işkenceler, yattığı hapis sonrası ailesinin de yardımıyla İsveç'e siyasi mülteci olarak yerleşir, 1980 darbesi sonrasında.

İsveç, bambaşka bir ülkedir, buz gibi havası, kasvetli gri rengiyle. Kendisi gibi pek çok siyasi mülteci vardır ülkede, İran'dan, Şili'den, Japonya'dan ve dünyanın daha başka yerlerinden gelen pek çok mülteciye kucak açar ülke. Kalacak yer, iş, yemek ve giyecek parası, tedavi masraflarını da karşılar üstelik. Sami de önce kursa gider ve ülkenin dilini öğrenir. Çöp kamyonu sürücüsü olur. Bir gün, bir siyam kedisi gelir çöreklenir kapısına. Sahibinin ölümünden sonra mahallede kimsenin ilgisini istemeyen, mağrur kedi tüm kayıtsızlığıyla yeni sahip olarak Sami'yi seçer. Sami ve Sirikit... İkisi de birbirine kayıtsız...

Ve göl evi... Farklı ülkelerden siyasi mültecilerin yer aldığı bu pansiyon evde, Sami'nin Türk arkadaşları da vardır. Ve bir gün, bu göl evinde bir cinayet planı yapılacaktır. Ama ondan önce:
Sami İsveçli doktorların kısaca hastalık hastası olarak nitelendirdiği bir hastadır ve kendi isteğiyle hastaneye yatar. Ve bir gün hastanede kendisi gibi bir Türk'ün daha kaldığını öğrenir. Ama beyninde ur olan, ölümü bekleyen bu yaşlı adam memleket hasreti giderilecek biri olmaktan çok uzaktır. Onu ilk gördüğünde anlar bunu, çünkü tanır onu. O, "bir adam"dır, bir zamanın çok can yakan bakanı...

Sami, göl evindeki arkadaşlarına verir haberi. Ve göl evinden karar çıkar. Adam öldürülecektir. Sami, her gece adamın odasına gider, uzun uzun izler onu. Ve bir gün adam da onun odasına gelir. Sami'nin kendisini izlediğinden haberi vardır. Sami, adamın dil bilmemesinden ötürü doktorla arasında tercümanlık yapmak zorunda kalır. Adama karşı nefret doludur, karar verilmiştir, adam Filiz'in öldüğü günde öldürülecektir. Sami, göl evinde kaldığı sırada tanıdığı ve hoşlandığı Şilili Clara'yla birlikte plan yapar ve göl evindeki diğer mültecilere adamın hastaneden ayrıldığını ve Türkiye'ye döndüğünü söyler. Ve bir gün, Clara'yla birlikte adamı hastaneden kaçırırlar. Onu göl evine götüreceklerini söylerler ve buz tutmuş gölün üzerinde yürürlerken adam incelmiş buzun kırılmasıyla suyun içine gömülür. Artık hepsinin, ülkelerinden kopup bu soğuk Kuzey ülkesine sığınmalarına sebep olan düşüncenin ete kemiğe bürünmüş ortak müsebbibi ortadan kaldırılmıştır onlara göre...

Peki böyle mi bitti Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm? Yazar öyle yazmış ama Sami Baran bunu yalanlıyor. Bu nasıl oluyor? Zülfü Livaneli'nin kurgusu burada, aslında kitabın başında devreye giriyor.

Sami Baran'ın hayat hikayesini yazmak isteyen kendisi gibi siyasi mülteci bir arkadaşı yazıyor önce. Sami Baran anlatıyor ve o kurguluyor. Sami Baran da kitaba eklenmesi için notlar tutuyor ama bakıyor ki bu notlar kitabı bile aşmış, yazarın hiç de hoşuna gitmeyecek bir şey yapıyor. Önce yazar anlatıyor Sami Baran'ı, sonra kendisi "el yazıları" adıyla kendini anlatıyor. Yani kitabın iki anlatıcısı var ve durum böyle olunca "son" da iki tane oluyor. Asıl son Sami Baran'da ve Sirikit'te.

Sami Baran, önceki hayatında köpek olduğunu, mülteci yaşamında kedi olmayı seçtiğini söylüyor. Diz çökmeyen, eğilmeyen ve mağrur.

Başarılı çizilmiş bir karakter Sami Baran. Aslında Sami Baran'ın hikayesi değil yalnızca diğer mülteci karakterlerin hikayeleri de oldukça etkileyici. Özellikle Japon mülteci Yoriko'nun İsveç semalarında kanat çırptığı hikayesi...

Zülfü Livaneli kendisi de İsveç'e siyasi sığınmacı olarak yerleşmiş ve bu kitap, o yılların birikimiyle yazılmış. Durum analizlerinden ziyade insanları yazmayı sevdiğini söylemiş yazar, kitapla ilgili okuduğum bir röportajında. İnsandaki "değişim"i çok güzel ifade ettiğini düşünüyorum bu kitabında, karakterlerin öncesi ve sonrasında bunu görmek mümkün.

İki anlatıcılı kurgu da okumaya farklı bir güzellik katmış, pek beğendim. Kitap kapağını da es geçmemek lazım. Gördüğüm en güzel kapak resimlerinden biri oldu kendileri.

Yazarın, kitap açılışını yapan Victor Hugo'nun Deniz İşçileri adlı romanından alıntıladığı sözle yazıyı noktalayalım:

"Yanardağlar taşları fırlatır, ihtilaller de insanları..."

Remzi kitabevi, basım yılı 2001, 221 syf.


ONLAR HEP ORADAYDI

Sunay Akın

Onun için şair, yazar, araştırmacı, gazeteci, tv programcısı diye başlayabilirdim ama ben sadece "oyuncak müzesi kurucusu" demek istiyorum. Kulağa çok hoş geliyor. İşte "oyuncak müzesi kurucusu", Nazım Hikmet ve Can Yücel sevdalısı, Kızılderili meraklısı, Kız Kulesi âşığı, tahkiye ustası Sunay Akın'ın okuduğum ilk kitabı. Geç kalınmış bir okuma olduğunu biliyorum.

Onlar Hep Oradaydı, bir deneme kitabı. Kızılderililer üzerine yazılmış bir denemeler bütünü de diyebiliriz kitap için. "Kızılderili'nin Ay'a Gönderdiği Mesaj", "Kara Bahtlı Kara Bart","Nazım Hikmet ve Kadın Kalbi" gibi hoş denemelerin yer aldığı kitapta; Kızılderililerin kökeninden (Türk olma ihtimali) yerlisi oldukları kıta üzerinde uğradıkları aşağılanma ve daha da kötüsü soykırıma, Kızılderili hikayelerine; Prenses Diana'nın ölümüne; ünlü Titanic gemisini kaçıran Türk'e, Manisa Tarzanı'na kadar detay seven okurların hoşuna gidecek denemeler/bilgiler mevcut. Denemelerin bitimindeyse konularla ilintili fotoğraflar yer alıyor.

Sunay Akın, çok başarılı bir anlatıcı. Araştırmalarını, bilgi birikimini, düşüncelerini yazıya dökerken okuru şaşırtıyor, konu toparlama ve konuları birbirine bağlamadaki maharetini de gösteriyor okura ve böylece yoğun bilgi içeren denemeleri de sıkılmadan keyifli bir şekilde okunuyor.

"Onlar" kim mi? Onlar, tarihin "özgürlük direnişçileri"...

Çınar Yayınları, basım yılı 2002, 199 syf.


VEDA

Ayşe Kulin

Okuduğum ikinci Ayşe Kulin kitabı. "Bir Gün" kitabını okuduğumda kalemini çok başarılı bulmamıştım, ya da sıradanlıktan uzak bulmamıştım diyelim. Bu kitap da önceki fikirlerimi doğrular nitelikte. Ama ben Ayşe Kulin'i biraz Ahmet Mithat Efendi'yle bağdaştırıyorum. Hangi bakımdan olduğuna gelince,ikisinin de kitap okumayı sevdirmek gibi bir misyonu var. Ahmet Mithat Efendi bunu bilinçli yapıyordu ama Ayşe Kulin'i bilemiyorum. Yine de kolay okunan, çok farklı bir kurgusu olmayan günlük hayatın içinden, yanıbaşımızda duran hikayeleri kurguluyorlar. Bu özellik okumayı fazla sevmeyen okurlar için iyi, çünkü ikisi de okuru çok zorlamayan, okura keyifli vakit geçirten, sürükleyici kitaplar yazmışlar. Yazarı bu noktada başarılı buluyorum ama edebi bir ziyafet çekemiyorum kaleminden.

Gelelim popüler yazarın yine tarihi-biyografik izler taşıyan kitabı Veda/Esir Şehirde Bir Konak'a:
Yer İstanbul... İşgal yılları. Ana mekan imparatorluğun son Maliye Nazırı Ahmet Reşat Bey'in konağı. Eşi ve iki kızı, teyzesi Saraylıhanım, yeğeni Kemal ve uzaktan akraba, küçük yaşta konağa getirilen gencecik güzel Mehpare'dir konak halkı. Ahmet Reşat Bey, işgal kuvvetlerinin yurdun her yerine yayıldığı, İstanbul'un işgal kuvvetlerince başına gelecekleri beklediği o çetin günlerde padişaha bağlılığını sonuna dek sürdürmektedir, yeğeni Kemal'in tam tersine. Yeğeni Kemal, gönüllü olarak gittiği Sarıkamış'tan dönmüştür dönmesine ama vereme yakalanmıştır. Uzun zaman gönüllü hemşireliğini yapar Mehpare Kemal'in. Kemal, padişah karşıtıdır ve Ankara'da kurulan yeni hükümetten umutludur, yurdun her yanında başlayan direniş hareketlerine katılmak için arkadaşı Azra gibi tüm engellemelere rağmen ayrılır konaktan. Geride Mehpare'yi bırakarak...

Mehpare, Kemal Bey'e âşıktır. Aralarındaki yaş dahil tüm farklara rağmen Kemal Bey de çekimine kapılır Mehpare'nin ve ikili arasında herkesten gizledikleri bir ilişki başlar. Ama bu gizlilik uzun sürmez. Saraylıhanım olanların farkına varır, Mehpare'nin hamileliğinin de. Kemal ve Mehpare evlenirler. Ama bu evlilik ve doğacak çocuk engel olamaz Kemal'in gitmesine. Kemal gider ama dönemez...

Saltanat kaldırılır ve son padişah Vahdettin artık Halife olarak oturur sarayında. Ama günleri sayılıdır ve kaçar ülkesinden, başka seçeneği yoktur çünkü. Ve idamı istenenler arasında Maliye Nazırı Ahmet Reşat da vardır, o da terketmek zorunda kalır ülkesini, çok sevdiği İstanbul'u...

Geride koca konağın kadınları kalır, yeni doğan bebekleriyle birlikte. Aile artık Mahir Bey'e emanettir, Kemal'in arkadaşı ve doktoru damat beye...

Veda... Kimin vedası, kendi ülkesini terk etmek zorunda kalanların mı, yoksa koskaca bir imparatorluğun vedası mı? Yeni bir başlangıç olsa da ümit dolu, vedalar hep buruk değil mi?


Everest Yayınları, basım yılı 2007, 387 syf.