GÖÇEBE

Stephenie Meyer

Kadınların hayalgücü daha mı fazla çalışıyor ne? Popüler fantastik kitaplarda kadın yazarların imzalarını çokça görmeye başladık. Alacakaranlık dizisinin yazarı, çok satanlar listelerinden inmeyen Stephenie Meyer de bu yazarlardan biri. Göçebe hariç kitaplarını okumadım ama dizinin ilk filmini izledim. Sevdim mi, hayır, vampir hikayelerinden hoşlanmıyorum modernize edilmiş olsa da. Göçebe elime geçtiğinde kafamda soru işaretleri gitti geldi, hem çok satan dedim, hem vampir hikayeleri yazmış dedim, kalın da bir kitap, okusam mı okumasam mı, zaman kaybı olmasın dedim, en sonunda da "ee çok uzattın, hele bir başla dedim" ve başladık okumaya...

İlk sayfalar... Anlatılan sahneyi gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. Şifacı, sahip, ruh, avcı, tesellici... İnsan bedenine girmiş ruhlar, bir şifacı eşliğinde -ki bu doktor oluyor- intihar etmiş bir insanın bedenine yeni bir ruh yerleştiriyorlar. Bu ruh, dünyadan önce yedi gezegende yaşamış, öyle ki kimi zaman bir çiçek, kimi zaman bir örümcek, bir ayı, bir yarasa hatta su yosunu olmuş. Şimdiyse Melanie adlı bir genç kızın bedenine yerleştirilecek. Çok gezegen gördüğü içinse yeni adı Göçebe olacak.

Dünya, kendisini "vahşi, saldırgan ve öldüren" insanların elinden kurtarıp daha güzel, yaşanılacak bir yer haline getirmek isteyen ruhların istilasına uğramıştır. Avcı adı verilen bu ruhlar, insanları yakalayıp bir şifacı eşliğinde, kiryoterapi adlı kutularda bekletilen ruhları tranplantasyon adı verilen bir işlemle insan bedenine yerleştirirler. Dünya, bu yeni bedenler sayesinde çok daha sakin bir yere dönüşmüştür. Ama henüz tüm insan ırkı bu değişimden geçmemiştir. Dışarda hâlâ insan avına çıkmış avcılar ve mağaralarda yaşayan "insan" avlar vardır.

Ve Göçebe, üniversitede tarih dersi hocalığı yaparken bir yandan da yeni bedeniyle dünya hayatına uyum sağlamaya çalışmaktadır. Ama bedenin eski sahibine -yani asıl sahibi- ait hatıralar rahat durmamakta ve bedenin yeni sahibi Göçebe'yi rahatsız etmektedir. Bu, ruh yerleştirme işleminden sonra nadir görülen bir durumdur ve bir şifacının duruma el atması gerekmektedir. Yeni bir bedene yerleştirilme ihtimali ve bedenin asıl sahibi Melanie'nin hatıraları onu bir karar eşiğine getirir. Bu hoş olmayan durumdan kimseye bahsetmeyecek ve içinde ikinci bir kişilik gibi yaşayan Melanie'nin dediklerini yapacaktır.

Melanie, kardeşi Jamie ve erkek arkadaşı Jared'ı bulması için Göçebe'den yardım ister. Bir beden ve iki kişilik olarak, arkalarında Göçebe'yi takibe alan Avcı'yı atlatarak çölde bir arayışa çıkarlar. Açlık, susuzluk ve yorgunluktan bayıldıklarında bir el yardımcı olur onlara, daha doğrusu Göçebe'ye. Göçebe, insan bedenine girmiştir ama ruhlarla insanları birbirinden ayıran ve içine bir ruh yerleştirilmiş bedeni ele veren gözleri onu insanların gizlendikleri mağarada bir esarete mahkum eder. Bu mağarada, avcılardan saklanmış insanların arasında o bir ruhtur. Onu bulup mağaraya getiren ise Melanie'nin Jeb Amca'sıdır.

Göçebe, Melanie'nin bedenine sahip olduğu için Jeb Amca korumasında olsa da mağaradaki diğer insanlar için o bir "yaratık"tır ve öldürülmesi gerekmektedir. Jeb Amca, Göçebe'yi insanların öfkesinden uzak tutabilmek için önceleri onu bir hücrede tutar, bir süre sonraysa onu aralarına dahil eder. Yiyecek tedariki için birkaç haftalığına bir grupla mağaradan ayrılan Jared, mağaraya döndüğünde gördüğü manzara karşısında dehşete kapılır. Melanie karşısındadır ama o artık bir yabancıdır. Melanie'nin bedenini ele geçiren bu ruha, Göçebe'ye karşı önceleri çok acımasız davranan Jared, Melanie'nin kardeşi Jamie'nin Göçebe'den -mağarada verilen adıyla Göçer'den- hoşlanmasıyla zamanla durumu kabullenir. Göçer de Melanie gibi Jared'den hoşlanmıştır ama Jared'in aklındaki Melanie'dir ve Göçer, beyninde hiç susmayan Melanie'nin sesiyle duygularını belli etmemeye çalışır. Göçer, bir süre sonra birkaç kişi dışında herkesin sevgisini kazanmıştır. Özellikle Ian, Göçer'den çok hoşlanmıştır ama bedenin asıl sahibi Melanie bu durumdan hiç hoşnut değildir. Melanie'nin hâlâ Göçer'le birlikte aynı bedende olduğunu öğrenen Jared, Melanie'nin aralarına dönmesini istemektedir ama bunun için Göçer'in bedeni terk etmesi gerekmektedir. İnsanların sevgisini kazanan Göçer, büyük bir özveriyle bedeni terk edeceği ve öleceği sırada bambaşka bir şey olur. Melanie bedenine geri döner, peki Göçebe'ye ne olur?

Ve insanlar, ruhların istila ettiği dünyada şimdi ne yapacaklar?...

Kitap, sayfa sayısının çokluğuna ve ilk yüz sayfa kadar kısmın sıkıcılığına rağmen sabırlı davranırsanız size keyifli bir okuma yaşatıyor. Sıkıcı evreyi geçtikten sonra çabuk ilerleyen, sürükleyici bir anlatımla ve hareket kazanan sahneleriyle fantastik edebiyatın lezzetini okura tattırıyor Göçebe.

Epsilon Yayınevi, basım yılı 2009, 679 syf.


DA VINCI ŞİFRESİ
Dan Brown

Çok satan kitaplardan bir diğeri... 2003 yılında New York Times tarafından tüm zamanların en çok satan kitapları arasında ilan edilen bir kitap, yine çok satanlar listesinde aynı anda dört kitabıyla yer alan tek yazar ünvanlı bir kalem... Time dergisi yazarı dünyayı etkileyen 100 önemli insan arasında göstermiş. Bu kadar yüceltilmiş bir yazar kitabında ne anlatmış olabilir? Kitap hakkında hiçbir fikrim olmasaydı sadece bu özelliklerini bilseydim acaba konuyu tahmin edebilir miydim? Belki. Zaten adı da kendini ele veriyor. Şifre... Demek ki biraz şifreler, biraz sanat (Da Vinci), biraz komplo teorileri, illaki din, çokça kovalamaca...

Kitap, Hristiyanlığın ve kilisenin nasıl yozlaştığını okura aktarırken, İncil'in/lerin nasıl oylamayla kabul edildiğini ironiyle anlatırken, Hristiyanlığı bu kadar irdeleyen bir kitabın nasıl olur da Hristiyan âleminde kıyamet kopartmadığını düşündürüyor okura. İyi ya da kötü nasıl adlandırmak istersiniz bilemem ama şifreyle başlayan kitap başlı başına bir şifre...
Tapınak Şövalyelerinden tutun, Masonlara, Opus Dei'ye, Kutsal Kase'ye, İncil'e, Hz.İsa'ya dek çok kapsamlı Hristiyan öğeler yer alıyor içinde.

Konusuna gelince:
Dini simgebilim profesörü Robert Langdon konferans konuşmacısı olarak Paris'te bulunduğu bir akşam, polis tarafından Louvre Müzesi'ne götürülür.Müze müdürü J.Sauniere öldürülmüştür ve müdürün randevu defterinde R.Langdon'ın adı vardır. Polis cesedin üzerinde ve çevresinde yer alan bazı simgeler için profesörün yardımını istemektedir. O gece polisin baş şüphelisi olduğundan habersiz soruları yanıtlarken kriptoloji uzmanı Ajan Sophie Neveu, Langdon'a tehlikede olduğunu ve müzeden kaçması gerektiğini söyler. Müze müdürünün kanıyla bıraktığı şifreleri çözmeye çalışırlar ve Louvre'dan kaçarlar. Bu arada Langdon, müze müdürünün Ajan Sophie N.'nin yıllardır görüşmediği dedesi olduğunu öğrenir. Dedesi Sophie'ye hayatlarının tehlikede olduğunu ve Robert Langdon'u bulmasını söylemiştir. Ve artık ikili tehlikeli bir arayışın içinde kendilerini bulurlar. Leonardo Da Vinci'nin tablosuna gizlenen şifreler, emanet bankasında bir kasayı açan anahtar, kasadaki kutu içinde iki kripteks, kripteksin içindeki şifreler ve bulunacak bir Kutsal Kase.

Şifreler ve Sophie'nin henüz küçükken dedesiyle birlikte yaşadığı günlerdeki hatıraları dedesinin bir tarikatın Büyük Üstat'ı olduğunu ortaya çıkarır. Kripteksi açabilmek ve peşlerindeki Fransız polisinden kaçabilmek için sığınacakları tek adres vardır: Kutsal Kase meraklısı İngiliz Kraliyet Tarihçisi Sir Teabing'in evi. İkili Sir Teabing'le kripteksi açacak şifreyi bulmaya çalışırlarken eve gizlice giren bir keşişin karşılarına çıkışıyla şaşkına dönerler. Keşiş Silas'ı, Opus Dei (Vatikan Piskoposluğu) Piskoposu Aringorasa tarafından kripteksi almakla görevlendirilmiş albino adamı etkisiz hale getirip yanlarına alarak Londra'ya uçarlar. Londra'da taşlar yerine oturacak, Sir Teabing'in gerçek kimliği ortaya çıkacak ve S.Neveu küçükken kazada öldüklerini bildiği ailesi ve kendi hakkında şaşırtıcı bilgiler edinecek. Hz.İsa ve Magdalalı Meryem'in soyundan geldiğini mesela...

Ve Langdon başladığı yere geri dönecek... Kutsal Kase'yi bulacak mı? Belki...
Kitap, kısaca Hz.İsa'ya tanrısal özellikler veren kiliseyle, aslında Hz.İsa'nın Magdalalı Meryem'le eş olduğunu, hatta çocukları olduğunu söyleyen Sion Tarikatı arasında bir sır saklama oyununu anlatıyor. Ve Hristiyanlık, Hz.İsa ile ilgili gerçeklerin sembolü Kutsal Kase (burada Kase'nin bilindik anlamı yerine mecazi olarak dişiyi yani Magdalalı Meryem'i temsil ettiği söyleniyor)'nin sır olarak saklanan yerinin dünyaya açıklanmaması için verilen savaşı konu alıyor. Çünkü bu bilgi, Hristiyanlığı temelinden sarsacak bir güç...

Yazar, bu bilgilere nasıl ulaşmış diye düşünürken ve kitabın başında yer alan belgelerin, gizli âyinlerin gerçek olduğu cümlesini de aklımda tutarken "şaştım, kaldım, afalladım" ve "olabilir, mümkündür, kesin doğrudur" cümlelerini de zihnimden geçirdim.

Bu dünyada her şey olabilir, din kitlelerin afyonu da olabilir, din sömürücülüğü de yapılır, para için, iktidar için hatta çok daha büyük emeller için insanlar kuzu gibi güdülebilir, hepsi olur artık hiçbirine şaşırmam da kendisine verilen en büyük nimetin akıl olduğunu anlamayan iki ayaklının haline acırım. Ama "aklın içinde kalan akılsız"a daha çok acırım...

Kitaba dönersek, dini bilgiler, şifreler, sanat eserleri, komplo teorileri, gizli tarikatlar... bunlarla başa çıkabilecek okur için gizemli ve sürükleyici aksi için çok sıkıcı bir kitap olabilir.

Bir de filmi var, Melekler ve Şeytanlar'ı izlemiş ve sıkılmış bir izleyici olarak belki izlerim.


Altın Kitaplar, basım yılı 2003, 495 syf.


KURTLAR İMPARATORLUĞU

Jean Christophe Grange

Neymiş, bu naçizane kitap düşkünü okur, kütüphanede bir Grange köşesi bulmuş. Neler varmış köşede: Siyah Kan, Kurtlar İmparatorluğu, Leyleklerin Uçuşu ve Taş Meclisi... Kurtlar İmparatorluğu hemen köşesinden alındı, iki günde okundu şimdi Taş Meclisi mi yoksa Leyleklerin Uçuşu mu ardından okunmalı sorunsalı kaldı. Okuduğum iki kitabı da beğendiğim için üçüncüde hayal kırıklığı yaşayabilme ihtimali gözümü korkutuyor, büyüyü bozmak istemiyorum.

Bu kitabın önemli bir kısmı Türkiye'de geçiyor, İstanbul'da ve Nemrut Dağı'nda. Üç önemli karakter var, biri de Türk. Kurtlar nerden geliyor? Tabiki Bozkurtlardan. Enteresan geldiyse kitaba dalışa geçelim bakalım:

Yer Fransa...Türk mahallesinde seri cinayetler işleyen bir katil... Kurbanlarını kızıl saçlı işçi Türk kızları arasından seçen katili bulma işi polis müfettişi Paul Nerteaux'a verilir. Paul de kendisine yardımcı olarak emekli bir polisi seçer. Zamanında kötü polisi oynayan Schiffer, Türk mahallesi ve Türkler hakkında bilgi sahibi olduğu için tüm kötü şöhretine rağmen Paul'ün seçimi olur ve ikili seri katilin peşine düşerler. Önce tek tek öldürülen kızların patronlarıyla görüşürler. Ama bu görüşmelerden fazlaca bir şey öğrenemezler. Çünkü tüm mahalleli ağızbirliği etmişçesine sessizdir, sakladıkları şeyi bulmak ikili için zor olacaktır. Paul, kurbanın vücudunda neden azot kabarcıkları olduğunu ve katilin kurbanlarını neden akla hayale gelmedik yöntemlerle öldürdüğünü ve onlara neden eski heykeller gibi görüntü verdiğini araştırırken, Schiffer ondan hızlı davranır ve kurbanların aslında asıl aranan kişiye benzemek gibi bir talihsizlikleri olduğunu öğrenir ve katilin henüz aradığı doğru kişiyi bulamadığı için öldürmeye devam edeceğini anlar. Önemli bir ipucu yakalar. Öldürülen son kızı çalıştığı yerden götüren kar maskeli adamların varlığını ve kendilerine "Bozkurtlar" dediklerini öğrenir ve daha da önemlisi bütün bu olanların tanığı bir başka kadın şok geçirmiş olduğu halde polisler tarafından götürülmüştür ve bir daha dönmemiştir. Schiffer bu kadını aramaya koyulur.
Anna Heymes... Güzel bir genç kadın, bir heykel kadar da soğuk. Son günlerde artan hafıza kaybı, yüzleri tanıyamama gibi şikayetler nedeniyle bir dizi teste tabi tutulmakta. Ve nihayetinde kapısında askerlerin beklediği radyasyon uygulanan bu tedavi merkezinde doktor nihai kararını söylüyor: Biyopsi. Anna, beynine girilmesine izin vermiyor kocasının da tüm ikna çabaları yetersiz kalıyor. Anna'nın tanımakta zorluk çektiği yüz kocasının yüzü. Ve bir gün gizlice gittiği kadın psikolog, ona kendisini tanımasında yardımcı oluyor. Anna'nın şimdiki yüzünün tamamen estetik ameliyattan geçtiğini hatta bir Fransız olmadığını öğreniyorlar. Tırnak dibindeki kınadan ve beynine girmek isteyen doktoru zorla konuşturduklarında duyduklarından adının Anna Heymes olmadığını hatta aslında bir Fransız bile olmadığını öğrenirler.İsmi Sema Gökalp'tir ve bir Türk'tür. Bir tür hafıza silme ve yeni hafıza yükleme programının deneği olmuştur. Gidip gelen eski hafıza görüntülerinden kim olduğunu, Fransa'da ne aradığını öğrenir. Filmin kötü kızı odur...

Schiffer, aradığı kadını, Sema Gökalp'i bir mezarlıkta bulur. Filmin kötü polisi de Schiffer'dır ve aslında Sema Gökalp'le seri cinayetlerden başka bir bağlantısı vardır. Silahlar konuşur ve Schiffer ölür. Paul, Schiffer'ın gerçek yüzünü ve Sema Gökalp'le ilişkisini öğrenir ama onun için de çok geçtir, Kurtlar'ın elinden kurtulamaz.

Şimdi Kurtlar, başından beri aradıkları tek kadının yani Sema Gökalp'in peşindedirler. Sema Türkiye'ye döner ama asıl hesaplaşma burada başlar... Fransa'da başlayıp, Adıyaman'da Nemrut Dağı'nda noktalanan bir kovalamaca...

Kitapta, yer yurt isimlerinden tutun, Türk siyasetçilere ve Türk siyasetine, milliyetçi hareketin oluşumuna, uyuşturucu trafiğine, mafyababalarına kadar konuya oldukça hakim görünmüş yazar. Bu kadar bilgiyi nasıl elde etmiş, acaba ne kadarı kurgu olabilir diye düşünmedim değil. Türkiye'nin karanlık yüzünü göstermiş. Kitap, filme de çekilmiş henüz izlemedim ama izlemeyi düşünüyorum. Her ne kadar kitaptaki başarının filme yansıtılamadığı hakkında pek çok olumsuz yorum okusam da Kızıl Nehirler'le birlikte bu filmi de izleme listeme alacağım.

Yine kitaba dönersek, oldukça sürükleyici ve merak duygusunu taze tutan, Siyah Kan kadar germeyen, polisiye yönü baskın bir kitap. Dört yüz sayfa olmasına rağmen, kısa sürede okunuyor. Ne diyelim Grange, kendini okutturuyor bu da onun başarısı.


Doğan Kitap, basım yılı 2003, 405 syf.
Çeviren: Şevket Deniz


BİR KEDİ, BİR ADAM, BİR ÖLÜM

Ö.Zülfü Livaneli

Leyla'nın Evi'nden sonra okuduğum ama ondan önce yazılmış, 2001 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü almış Zülfü Livaneli kitabı. Güzel bir okumaydı.

Başlayalım bakalım: Ana karakter Sami Baran, sağ-sol çatışmasının hararetli olduğu dönemde Ankara'da felsefe okuyan, sinema meraklısı bir üniversite öğrencisidir. Yine elinde kamerası çekim yaparken gördüğü kimya öğrencisi Filiz'e âşık olur. Eylemler yapan, toplantılara giden solcu Filiz'in aksine Sami kendisini sağcı ya da solcu olarak görmez. İki genç tanışırlar ve ailelerin de onayıyla nişanlanırlar. Sami'nin Filiz'i arabasıyla evine bırakacağı bir akşam -evlerine alacakları perdeleri konuşurken- birden nasıl olduğunu anlamadığı bir şekilde trafik durur, Filiz ona ses vermez ve kafasını çevirdiğinde sevdiği kızın yüzünün yarısının yokolduğunu görür. O daha hiçbir şeye anlam veremeden arabadan çıkartılır ve gözlerini tekrar açtığında kendini bir sorgu odasında bulur. Burada her şey netlik kazanır. Filiz, bir askerin tüfeğinden çıkan kurşunla ölmüştür. Nedeni ise şüpheli bulunan aracın dur ihtarına uymamasıdır ama onlar ihtarı duymamışlardır bile. Karşısında "bir adam" vardır, ondan kendisiyle konuşmak isteyecek olan basına, Filiz'in solcu bir eylemci olduğunu, kendisinin ise bunu bilmediğini söylemesini ister ve böylece bu olayın üstü kapatılacaktır. Ne de olsa her gün sağ-sol çatışmasından insanlar ölmektedir. Ama Sami Baran, adamın sözlerine şiddetle karşı çıkar. Gördüğü işkenceler, yattığı hapis sonrası ailesinin de yardımıyla İsveç'e siyasi mülteci olarak yerleşir, 1980 darbesi sonrasında.

İsveç, bambaşka bir ülkedir, buz gibi havası, kasvetli gri rengiyle. Kendisi gibi pek çok siyasi mülteci vardır ülkede, İran'dan, Şili'den, Japonya'dan ve dünyanın daha başka yerlerinden gelen pek çok mülteciye kucak açar ülke. Kalacak yer, iş, yemek ve giyecek parası, tedavi masraflarını da karşılar üstelik. Sami de önce kursa gider ve ülkenin dilini öğrenir. Çöp kamyonu sürücüsü olur. Bir gün, bir siyam kedisi gelir çöreklenir kapısına. Sahibinin ölümünden sonra mahallede kimsenin ilgisini istemeyen, mağrur kedi tüm kayıtsızlığıyla yeni sahip olarak Sami'yi seçer. Sami ve Sirikit... İkisi de birbirine kayıtsız...

Ve göl evi... Farklı ülkelerden siyasi mültecilerin yer aldığı bu pansiyon evde, Sami'nin Türk arkadaşları da vardır. Ve bir gün, bu göl evinde bir cinayet planı yapılacaktır. Ama ondan önce:
Sami İsveçli doktorların kısaca hastalık hastası olarak nitelendirdiği bir hastadır ve kendi isteğiyle hastaneye yatar. Ve bir gün hastanede kendisi gibi bir Türk'ün daha kaldığını öğrenir. Ama beyninde ur olan, ölümü bekleyen bu yaşlı adam memleket hasreti giderilecek biri olmaktan çok uzaktır. Onu ilk gördüğünde anlar bunu, çünkü tanır onu. O, "bir adam"dır, bir zamanın çok can yakan bakanı...

Sami, göl evindeki arkadaşlarına verir haberi. Ve göl evinden karar çıkar. Adam öldürülecektir. Sami, her gece adamın odasına gider, uzun uzun izler onu. Ve bir gün adam da onun odasına gelir. Sami'nin kendisini izlediğinden haberi vardır. Sami, adamın dil bilmemesinden ötürü doktorla arasında tercümanlık yapmak zorunda kalır. Adama karşı nefret doludur, karar verilmiştir, adam Filiz'in öldüğü günde öldürülecektir. Sami, göl evinde kaldığı sırada tanıdığı ve hoşlandığı Şilili Clara'yla birlikte plan yapar ve göl evindeki diğer mültecilere adamın hastaneden ayrıldığını ve Türkiye'ye döndüğünü söyler. Ve bir gün, Clara'yla birlikte adamı hastaneden kaçırırlar. Onu göl evine götüreceklerini söylerler ve buz tutmuş gölün üzerinde yürürlerken adam incelmiş buzun kırılmasıyla suyun içine gömülür. Artık hepsinin, ülkelerinden kopup bu soğuk Kuzey ülkesine sığınmalarına sebep olan düşüncenin ete kemiğe bürünmüş ortak müsebbibi ortadan kaldırılmıştır onlara göre...

Peki böyle mi bitti Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm? Yazar öyle yazmış ama Sami Baran bunu yalanlıyor. Bu nasıl oluyor? Zülfü Livaneli'nin kurgusu burada, aslında kitabın başında devreye giriyor.

Sami Baran'ın hayat hikayesini yazmak isteyen kendisi gibi siyasi mülteci bir arkadaşı yazıyor önce. Sami Baran anlatıyor ve o kurguluyor. Sami Baran da kitaba eklenmesi için notlar tutuyor ama bakıyor ki bu notlar kitabı bile aşmış, yazarın hiç de hoşuna gitmeyecek bir şey yapıyor. Önce yazar anlatıyor Sami Baran'ı, sonra kendisi "el yazıları" adıyla kendini anlatıyor. Yani kitabın iki anlatıcısı var ve durum böyle olunca "son" da iki tane oluyor. Asıl son Sami Baran'da ve Sirikit'te.

Sami Baran, önceki hayatında köpek olduğunu, mülteci yaşamında kedi olmayı seçtiğini söylüyor. Diz çökmeyen, eğilmeyen ve mağrur.

Başarılı çizilmiş bir karakter Sami Baran. Aslında Sami Baran'ın hikayesi değil yalnızca diğer mülteci karakterlerin hikayeleri de oldukça etkileyici. Özellikle Japon mülteci Yoriko'nun İsveç semalarında kanat çırptığı hikayesi...

Zülfü Livaneli kendisi de İsveç'e siyasi sığınmacı olarak yerleşmiş ve bu kitap, o yılların birikimiyle yazılmış. Durum analizlerinden ziyade insanları yazmayı sevdiğini söylemiş yazar, kitapla ilgili okuduğum bir röportajında. İnsandaki "değişim"i çok güzel ifade ettiğini düşünüyorum bu kitabında, karakterlerin öncesi ve sonrasında bunu görmek mümkün.

İki anlatıcılı kurgu da okumaya farklı bir güzellik katmış, pek beğendim. Kitap kapağını da es geçmemek lazım. Gördüğüm en güzel kapak resimlerinden biri oldu kendileri.

Yazarın, kitap açılışını yapan Victor Hugo'nun Deniz İşçileri adlı romanından alıntıladığı sözle yazıyı noktalayalım:

"Yanardağlar taşları fırlatır, ihtilaller de insanları..."

Remzi kitabevi, basım yılı 2001, 221 syf.


ONLAR HEP ORADAYDI

Sunay Akın

Onun için şair, yazar, araştırmacı, gazeteci, tv programcısı diye başlayabilirdim ama ben sadece "oyuncak müzesi kurucusu" demek istiyorum. Kulağa çok hoş geliyor. İşte "oyuncak müzesi kurucusu", Nazım Hikmet ve Can Yücel sevdalısı, Kızılderili meraklısı, Kız Kulesi âşığı, tahkiye ustası Sunay Akın'ın okuduğum ilk kitabı. Geç kalınmış bir okuma olduğunu biliyorum.

Onlar Hep Oradaydı, bir deneme kitabı. Kızılderililer üzerine yazılmış bir denemeler bütünü de diyebiliriz kitap için. "Kızılderili'nin Ay'a Gönderdiği Mesaj", "Kara Bahtlı Kara Bart","Nazım Hikmet ve Kadın Kalbi" gibi hoş denemelerin yer aldığı kitapta; Kızılderililerin kökeninden (Türk olma ihtimali) yerlisi oldukları kıta üzerinde uğradıkları aşağılanma ve daha da kötüsü soykırıma, Kızılderili hikayelerine; Prenses Diana'nın ölümüne; ünlü Titanic gemisini kaçıran Türk'e, Manisa Tarzanı'na kadar detay seven okurların hoşuna gidecek denemeler/bilgiler mevcut. Denemelerin bitimindeyse konularla ilintili fotoğraflar yer alıyor.

Sunay Akın, çok başarılı bir anlatıcı. Araştırmalarını, bilgi birikimini, düşüncelerini yazıya dökerken okuru şaşırtıyor, konu toparlama ve konuları birbirine bağlamadaki maharetini de gösteriyor okura ve böylece yoğun bilgi içeren denemeleri de sıkılmadan keyifli bir şekilde okunuyor.

"Onlar" kim mi? Onlar, tarihin "özgürlük direnişçileri"...

Çınar Yayınları, basım yılı 2002, 199 syf.


VEDA

Ayşe Kulin

Okuduğum ikinci Ayşe Kulin kitabı. "Bir Gün" kitabını okuduğumda kalemini çok başarılı bulmamıştım, ya da sıradanlıktan uzak bulmamıştım diyelim. Bu kitap da önceki fikirlerimi doğrular nitelikte. Ama ben Ayşe Kulin'i biraz Ahmet Mithat Efendi'yle bağdaştırıyorum. Hangi bakımdan olduğuna gelince,ikisinin de kitap okumayı sevdirmek gibi bir misyonu var. Ahmet Mithat Efendi bunu bilinçli yapıyordu ama Ayşe Kulin'i bilemiyorum. Yine de kolay okunan, çok farklı bir kurgusu olmayan günlük hayatın içinden, yanıbaşımızda duran hikayeleri kurguluyorlar. Bu özellik okumayı fazla sevmeyen okurlar için iyi, çünkü ikisi de okuru çok zorlamayan, okura keyifli vakit geçirten, sürükleyici kitaplar yazmışlar. Yazarı bu noktada başarılı buluyorum ama edebi bir ziyafet çekemiyorum kaleminden.

Gelelim popüler yazarın yine tarihi-biyografik izler taşıyan kitabı Veda/Esir Şehirde Bir Konak'a:
Yer İstanbul... İşgal yılları. Ana mekan imparatorluğun son Maliye Nazırı Ahmet Reşat Bey'in konağı. Eşi ve iki kızı, teyzesi Saraylıhanım, yeğeni Kemal ve uzaktan akraba, küçük yaşta konağa getirilen gencecik güzel Mehpare'dir konak halkı. Ahmet Reşat Bey, işgal kuvvetlerinin yurdun her yerine yayıldığı, İstanbul'un işgal kuvvetlerince başına gelecekleri beklediği o çetin günlerde padişaha bağlılığını sonuna dek sürdürmektedir, yeğeni Kemal'in tam tersine. Yeğeni Kemal, gönüllü olarak gittiği Sarıkamış'tan dönmüştür dönmesine ama vereme yakalanmıştır. Uzun zaman gönüllü hemşireliğini yapar Mehpare Kemal'in. Kemal, padişah karşıtıdır ve Ankara'da kurulan yeni hükümetten umutludur, yurdun her yanında başlayan direniş hareketlerine katılmak için arkadaşı Azra gibi tüm engellemelere rağmen ayrılır konaktan. Geride Mehpare'yi bırakarak...

Mehpare, Kemal Bey'e âşıktır. Aralarındaki yaş dahil tüm farklara rağmen Kemal Bey de çekimine kapılır Mehpare'nin ve ikili arasında herkesten gizledikleri bir ilişki başlar. Ama bu gizlilik uzun sürmez. Saraylıhanım olanların farkına varır, Mehpare'nin hamileliğinin de. Kemal ve Mehpare evlenirler. Ama bu evlilik ve doğacak çocuk engel olamaz Kemal'in gitmesine. Kemal gider ama dönemez...

Saltanat kaldırılır ve son padişah Vahdettin artık Halife olarak oturur sarayında. Ama günleri sayılıdır ve kaçar ülkesinden, başka seçeneği yoktur çünkü. Ve idamı istenenler arasında Maliye Nazırı Ahmet Reşat da vardır, o da terketmek zorunda kalır ülkesini, çok sevdiği İstanbul'u...

Geride koca konağın kadınları kalır, yeni doğan bebekleriyle birlikte. Aile artık Mahir Bey'e emanettir, Kemal'in arkadaşı ve doktoru damat beye...

Veda... Kimin vedası, kendi ülkesini terk etmek zorunda kalanların mı, yoksa koskaca bir imparatorluğun vedası mı? Yeni bir başlangıç olsa da ümit dolu, vedalar hep buruk değil mi?


Everest Yayınları, basım yılı 2007, 387 syf.

SİYAH KAN

Jean Christophe Grange

Kızıl Nehirler, Kurtlar İmparatorluğu ve Taş Meclisi gibi popüler ve çok satan kitaplara imza atmış Fransız yazara ait okuduğum ilk kitap. Yani, yine bir tanışma faslı, polisiye-gerilim meraklısı bu okura tabir yerindeyse "vay be" dedirten bir okuma serüveni.
Yazarın ikinci ve belki üçüncü bir kitabını okuduktan sonra fikrim değişir mi bilemem ama yazarın sürükleyici anlatımı, kurgunun başarısı ve gerilim duygusunu sıcak tutan hayalgücünün ürettiği akla ziyan sahneler, yazarın bu türde öne çıkmasını gayet iyi açıklıyor. Bütün anlatılanların kurgu olması da bir insan evladı olarak içimi rahatlatan noktalardan biri.

Kitap, bir yakalama sahnesi ve tropiklerde işlenmiş bir seri cinayet haberiyle açılışı yapıyor. Yazıyı yazan ise eskinin paparazzi muhabiri şimdinin haber muhabiri Parisli Marc Dupeyrat. Hakkında yazı yazdığı kişi ise yıllar önce dalış sporunda ödülleri olan ünlü isim
Jack Reverdi. Jack Reverdi, Malezya'da bir kızı öldürdüğü gerekçesiyle hapse atılır. Ne ki bu ünlü Fransız sporcunun ilk cinayeti değildir ama diğerleri gibi bu son cinayeti de Reverdi'nin işlediği kanıtlanamamıştır. Reverdi çok büyük ihtimalle alacağı idam cezasını beklerken, kendi ülkesinde bir gazeteci onu araştırmaya koyulur. Marc Dupeyrat adlı bu gazeteci kurbanlarını genç kadınlar arasından seçen ve onları havasız bırakarak öldüren katilin öfkesini, niçin cinayet işlediğini ve öldürme itkisini anlayabilmek için Reverdi'yle temasa geçmeye çalışır. Öncelikle Reverdi'ye mektup yazarak başlar işe. Ama bu mektuplar Elisabeth Bremen imzalıdır. Kendisini psikoloji masterı yapan yirmi dört yaşında bir genç kız olarak tanıtan M.Dupeyrat, mektuplarına önce olumsuz cevaplar alsa da durumu kendi lehine çevirmeyi başarır ve Reverdi cinayet sırlarını teker teker anlatmaya başlar çok etkilendiği Elisabeth'e. Kullandığı sahte ismi çaldığı bir pasaporttan bulan M.Dupeyrat, fotoğraf olarak da eskiden birlikte çalıştığı paparazzi fotoğrafçısının yeni gözde manken adayını kullanır. Reverdi'nin Elisabeth'ten tuhaf bir isteği olur. Kanının rengi... Gazeteci bu sorulara Reverdi'nin istediği gibi cevap verebilmek için soluğu kadın doktorunda alır. İstediği cevapları ona verdikten sonra Reverdi, Elisabeth'e cinayetleri çözebilmesi ve kendisini anlayabilmesi için bir yolculuğa çıkmasını söyler. Bu yolculuk, Reverdi'nin işlediği cinayetlerin mekanı Kamboçya, Tayland ve Malezya'yadır. Elisabeth yani M.Dupeyrat için yolculuğun ilk durağı Kuala Lumpur'dur. Elisabeth/Marc burada Reverdi'nin tarif ettiği "Hayat Yolu"nu bulur. Ve ardından Reverdi'nin talimatlarına uyarak onun geçtiği her yerden yavaş yavaş düğümleri çözerek geçer. Reverdi'nin gömdüğü bir cesedi bulur ve katilin seçtiği kurbanları hava geçirmez kulübelerde nasıl oksijensiz bıraktığını, açtığı yaraları nasıl kapattığını, kurbanın oksijeni bitene kadar Reverdi'nin odada beklediğini ve kapattığı yaraları nasıl tekrar açtığını öğrenir... Katilin neden böyle bir ritüel uyguladığını da çözüyor sonunda. Oksijensiz kan yani siyah kandır bulduğu...

Ve Elisabeth/Marc hiçbir açıklama yapmadan, izini kaybettiriyor. Paris'e dönüyor. Reverdi ona ulaşabileceği posta adresine yazmaya devam ediyor. Marc, bütün bu araştırmasını kağıtlara döküyor kurgu karakterlerle ve kitabın adı Siyah Kan oluyor. Ama bir gün, tam da Reverdi'nin idamını beklediği günlerde Reverdi'nin nakil arabasının denize uçtuğunu ve Reverdi'nin cesedinin bulunamadığını öğreniyor. Reverdi'nin sıradaki avı Elisabeth oluyor. Marc Dupeyrat hoşlandığı ve onun da kendisinden hoşlandığını bildiği manken kız Hatica'yı da yanına alarak kaçıyor.

Peki Reverdi onları buluyor mu? Av kim? Avcı kim? Marc Dupeyrat neden Reverdi'yi takıntı haline getirmiş olabilir? Finalde kim sağ çıkacak oksijensiz odadan?

Klişedir ama çocukluk travmalarının insan üzerindeki etkisini -ki kitapta yazar bunun sağlamasını karakter/ler üzerinden çok güzel vermiş- seri cinayetlere kadar uzanan bu gerilim hattını etkileyici bir kurguyla okura sunuyor yazar. Kitap sürükleyiciliğiyle film kareleri gibi geçiyor gözünüzün önünden. Ama şiddet sahnelerin büyüklüğü azımsanmayacak şekilde olduğu için Reverdi ve Marc Dupeyrat karakterleri bırakın sadece sayfalar arasında kalsın.

Yazarın diğer kitaplarını -kütüphanede bulabilirsem- okumayı düşünüyorum. Zeka ve hayalgücü ikilisinin yazarda yüksek dozda olduğunu hissettiğimden.

Doğan Kitap, basım yılı 2005, 458 syf.

TAVUSKUŞU CİNAYETİ

Agatha Christie

1973 basımı bir Agatha Christie kitabı görür de okumaz mıyım, tabiki okurum. Bu ara ödünç aldığım kitapları okumayla meşguldüm ki bu kitaplar arasında yaklaşık yedi yüz sayfalık bir kitap da olunca yazılar biraz arka planda kaldı. Kesintisiz bir okuma serüveni yaşadım. Aslında itiraf etmesi zor olsa da yazma heyecanımı yitirdiğimi hissettim. Hayat bir stres yumağına dönüşünce ister istemez çoğu şeyden el etek çekiyorsunuz, blog da böyle oldu. Ama blog dünyasını, taze yorumlar okumayı, benim için çok şey ifade eden okuma-yazma eylemine dahil olmayı özlediğimden kaldığım yerden devam ediyorum.

Bakalım bu kitabında ne kurgulamış sevgili Agatha?
Belçikalı dedektif Hercule Poirot, ofisine gelip bir cinayet işlemiş olabileceğini söyleyen enteresan bir kızla tanışır. Ama kız ofisinden çıkıp gidince onu bulması pek kolay olmaz. Bunun için polisiye roman yazarı olan bir yaşlı kadının bilgilerinden faydalanır ve ikisi birlikte işlenip işlenmediği belli olmayan bir cinayet vakası üzerinde araştırma yaparlar. Roman yazarı kadın, kızın ailesini tanımaktadır ve H. Poirot'un da aileyle tanışmasına yardımcı olur. Poirot, genç kızın aileden ayrı, iki arkadaşıyla birlikte şehir merkezinde yaşadığını öğrenir. Kızın babası, kız henüz çok küçükken onları terketmiş ve sevgilisiyle birlikte Afrika'ya yerleşmiştir. Yıllar sonra İngiltere'ye döndüğünde kızın öz annesi çoktan ölmüştür ve baba yeni genç ve güzel eşiyle birlikte yaşadıkları eve kızını da alır. Ne var ki kızının pek de anlaşamadığı yeni eşini zehirlemeye çalıştığını düşünür ve bunun üzerine kız evden ayrılır. Kızın ailenin pek de onay vermediği bir de erkek arkadaşı vardır. Kız, yaptığı bazı şeyleri hatırlamamaktadır, yani hafıza sorunu vardır. Bu nedenle üvey annesini zehirlemeye çalışmış olabileceğini ama bunu hatırlamadığını söylemiştir Poirot'a. Ve bir cinayet işlemiş olabileceğini de. Üvey anne hala yaşıyor olduğuna göre kızın bahsettiği cinayet işlenmiş bir cinayet olmalıdır ve kızın iki arkadaşıyla birlikte kaldığı binada, bir kadının kendini camdan atarak intihar ettiğini öğrenir. Acaba bu bir intihar mıdır, yoksa kızın işlemiş olabileceğini söylediği cinayet bu mudur? Acaba yıllar sonra ülkesine çok zengin olarak geri dönen baba, gerçekten kızın babası mıdır? Ortada bir oyun mu var, varsa kızın ev arkadaşlarının bu oyunda rolleri ne? Polisiye yazarın "tavuskuşu" adını taktığı kızın erkek arkadaşını, elinde bıçakla başında yakalanmış olmasına rağmen, genç kız öldürmemiş olabilir mi?
Poirot bu düğümleri yine ustalıkla çözüyor.

Kitabın orjinal adı Third Girl yani Üçüncü Kız. Neden olduğu gibi çevrilmemiş anlamadım. Üçüncü Kız, kitabı çok daha güzel ifade ediyor oysa.
Bir de Gönül Suveren tercümesi, tercümelerini severim ama bu kitapta pek başarılı bulamadım. Okurken rahatsız eden bir çevirisi var, yine de Agatha C. kitabıdır, okuduk.
Beğenime gelince, çabuk okunan, çeviriye rağmen sürükleyici bir kitaptı ama "en"ler arasında yer alacak kadar değil kuşkusuz.

Altın Kitaplar, basım yılı 1973, 188 syf.
Çeviri: Gönül Suveren


YÜZYILLIK YALNIZLIK

Gabriel Garcia Marquez


Marquez... Ertelenmiş bir yazar, ertelenmiş bir dünya kendi adıma. Nedeni de okuyup okumamak arasında kararsız kalışım. Ve keşfi yazarın en popüler kitabıyla yapmaya karar verdim. Okuduk, kısa sayılmayacak bir süre önce, yine kısa sayılmayacak bir okuma hızıyla. Kolombiyalı yazar, Yüzyıllık Yalnızlık'la 1982 Nobel Edebiyat Ödülü'nü almış. Ne anlatmış, tarifi zor, o yüzden uzun cümlelere başvurup, uzun paragraflarla, anlatmak için kolay yolu seçeceğim -kısa yazmanın uzun yazmaktan zor olduğu fikri bana çok doğru geliyor-

Tuhaf bir kitap Yüzyıllık Yalnızlık. Bulutlara yükselen insanların yer aldığı kapağı, adı ve anlattıklarıyla. Kitabın kapağını açınca bir soy ağacı karşılıyor okuru. Buendia ailesinin soyağacı. Kitabı okudukça soyağacı çizelgesinin hiç de lüzumsuz olmadığını anlıyorsunuz. Neden mi, hem karakterlerin çokluğu, hem de erkek karakterlerin adlarının ya Arcadio ya da Aureliano oluşu sebebiyle. Hele ki kitabı okumayı uzun zamana yayarsanız o çizelgenin faydasını illaki görürsünüz.

Kitap arka kapağında yazar kendi cümleleriye çok güzel anlatmış, kitabın nasıl oluştuğunu, nelerden beslendiğini...

"Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda çocukluğumdan beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli, kocaman bir evde, toprak yiyen bir kızkardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın akraba arasında geçen çocukluk günlerimi, sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı iki yıldan daha az bir sürede yazdım. Ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı...Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. Yüzyıllık Yalnızlık'ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım...
Bu romanı büyük bir dikkatle ve keyifle okuyan ve hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan bir şeyi anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek satır bulamazsınız. ( arka kapak'tan)

Evet, isimleri bir örnek bir aile: Buendia ailesi. Jose Arcadio Buendia ve karısı Ursula. Mekan Macondo adında nehir çevresine kurulmuş bir köy. Köye gelen gezici çingeneler arasında en çok bilge Melquideas'tan etkilenen baba Buendia, onun derin etkisiyle köyü deniz kıyısına taşımayı düşünür, nedeni bilimin nimetlerinden yararlanmadan bu köyde ömrünü çürütmek istememesidir. Baba Buendia, Bilge Melquideas'la birlikte bir simya labarotuvarı kurar.
(Bu simya, bilim ve Melquideas merakı, Buendia'dan sonra oğullara ve torunlarına da miras kalacak. Bunlara ilave Melquideas'ın şifreli el yazmaları da Buendia ailesinin erkeklerini yıllarca meşgul edecek. Ta ki son Buendia erkeği şifreyi çözene dek.)

Melquideas'ın da aralarında bulunduğu gezici çingeneler beraberlerinde yeni icatlar da getirirler köye. Teleskop, mıknatıs, takma dişler, büyüteç... Çingeneler yine gelir, panayır kurulur, baba Buendia Melquideas'ı arar ama onun Singapur'da sarıhummadan öldüğünü ve cesedinin denize atıldığını söylerler ona. Çingeneler yine bir ilki getirirler Macondo'ya. Jose A.Buendia, onu dünyanın en büyük elması sanır ama sonra onun bir buz kalıbı olduğunu öğrenir, ona göre çağın en büyük icadı.

Jose Arcadio ve Ursula amca çocuklarıdır ve inanışlarına göre evlenirlerse çocuklarının domuz kuyruklu olmasından korkmaktadırlar. Evlenirler ve sağlıklı üç çocukları olur. Aureliano (Albay), Arcadio ve kızları Amaranta. Ama bu inanış bir lanet olarak peşlerini bırakmayacak ve yüzyıllık bir ömür biçecektir Buendia ailesine.

Arcadio'nun, henüz gencecikken köyün falcısı, şen ve şuh kadın Pilar Ternera'dan çocuğu olur. Ardından Arcadio gezici bir çingene kızının peşinden gider ve köyü terkeder,yıllarca da köye adım atmaz. Yıllar sonra eve döndüğündeyse evlerine çocuk yaşta gelen, toprak yiyen, parmağını emen Rebecca'yla evlenir.

Piler Ternera, iki kardeşin ikisinden de çocuk doğurur. Albay ülkede sürekli çıkan Liberallerle Muhafazakarlar arasındaki isyanlar arasında gittiği her yerden on yedi çocuk sahibi olarak döner ve çocuk yaştaki Remedios'la evlenir.

Albay Aureliano Buendia "İnsan ölme zamanı geldiğinde değil, ölebildiği zaman ölür."( S/211)

Ve bir gün Baba Buendia aklını yitirir ve onu bahçedeki kestane ağacının altına bağlarlar. Kestane ağacının dibinde yıllarca yaşar, nice mevsimler geçirir.

Beyaz çarşafla göğe yükselen Remedios, yıllarca gözünün görmediğini ailesinden saklayan ve körlüğünü ailesinin de anlamadığı anne Ursula da büyülü karakterlerden ...

El yazmalarında son Buendia şifreleri çözdüğü anda, aynalar (ya da seraplar) kentinin rüzgarla savrulup yok olacağı, insanların anılarından silineceği ve yazılanların evrenin başlangıcından sonuna dek bir daha yinelenmeyeceğini okur. "Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkum edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olamazdı".

Büyülü gerçekçilik tanımıyla etiketleniyor Marquez anlatısı, büyülü, masalsı. Yazarı okurken, okur çok fazla sorgulamıyor neyin gerçek neyin masal olduğunu. Daha ilk sayfalarda büyülü bir dünyaya adım attığınızı anlıyorsunuz çünkü. Ama bu büyülü atmosfer, belki karakter fazlalığı, belki anlatımdan okuru -ya da beni diyelim- çekimine alamıyor. Çabuk bitmesini dilediğim ama dileğime karşılık bulamadığım uzun ve yorucu bir okumaydı. Kimi okurlar için muhteşem bir kitap belki ama ben o kategoriye yerleştiremedim kitabı ve de yazarı. Uzak bir ihtimal ama belki yazarın ikinci bir kitabına şans veririm ileride.

Sözün özü, lanetlenmiş bir soyun tüm karakterlerini tanıdıktan sonra onları yazgılarına terk etmenin, üzerine kilit vurulmuş bir sandık gibi yokluğa hapsetmenin, yalnızlığa mahkum etmenin, hiç var olmamanın, bir düş ya da serap olmanın masalı Yüzyıllık Yalnızlık.

Jose Arcadio Buendia " İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir." (s/19)

Can Yayınları, basım yılı 2000, 403 syf. Çeviren: Seçkin Selvi

In: , ,

YALINAYAK GEN

Keiji Nakazawa

Yıl 1945... İkinci Dünya Savaşı'nın sonları. Takvimler 6 Ağustos'u gösteriyor. Işıl ışıl bir yaz günü. Uzun zamandır devam eden savaşa, neredeyse her gün Japonya semalarında uçuş yapan
B-29'lara rağmen...

Hava tamamen açık. Tek bir bulut yok. Saat sabah 08:15'te Hiroşima'nın 600 metre üzerinde patlayan bir bomba o güne dek görülmemiş bir vahşetle koca şehri küle çeviriyor. Amerika, üzerinde üç yıl uğraştığı, Meksika Çölü'nde denemelerini yaptığı* atom bombasını, savaştan çekilmeyen Japonya'nın üzerine, Pasifik'te savaş devam etmesine rağmen sivil halkın üzerine bırakıyor. Hiroşima felaketi, Japonya'nın teslim olmasına yetmiyor. İmparator savaştan çekilmiyor. Japon halkı her şeye rağmen savaşın kazanılacağını düşünüyor. Çünkü imparator, Tanrı onlar için. Ve üç gün sonra Nagazaki'ye düşüyor bomba...

Gen'in hikayesi hakkında yazılmış pek çok yazı okudum, anime ve mangasına ilave. Bomba düşmüyor evet, bu kendiliğinden olurdu. Bomba atılmıyordu, bu da edilgenlik ifade ederdi, oysa bu bombayı atan bir özne var, kişi var, kişiler var, eller var. Çocuk, genç, yaşlı, kadın demeden kim varsa, savaş hakkındaki fikirleri bile sorulmayan, hatta savaşın kötü olduğunu söyleyenlere bile "hain" yaftası yapıştıran bir ülkenin masum insanlarının, en çok da yalnız insanlarının üzerine düşüyor. Öyleki sağlıklıyken çok güzel bir abi-kardeş tablosu çizen bir aile kardeşin atom bombasının yaydığı ısıya maruz kalıp tüm vücudu yanınca iğrenilecek bir yaratığa dönüşmesine sebep oluyor ailenin gözünde. Karantinaya alınmış, vücudunu yiyen kurtların, sineklerin arasında bir an önce ölmesi beklenen bir kardeş oluveriyor.
Atom bombası evet, Hiroşima'nın insanlarının üzerine düşüyor ama insanlığın da üzerine düşüyor...

Keiji Nakazawa, İkinci Dünya Savaşı'nın bizzat şahidi, atom bombası mağdurlarından biri. Bomba düştüğünde o da Gen gibi küçük bir çocuk. Ve onun gibi okul duvarının dibinde durduğu için atom bombasının patlamayla yaydığı ısının öldürücü etkisinden kurtuluyor. Ve bir manga çizeri olduğunda bu konuyu, atom bombası felaketini anlatıyor. Babasını, kardeşlerini gözleri önünde kaybeden Keiji Nakazawa, hastalıkla geçen yedi yılı, A-Bombası Kurbanları Hastanesi'nde geçiren annesi öldüğünde, onun küllerini toplamak için krematoryuma gittiğinde kemiklerinin bile kalmadığını, bombanın radyoaktif kalıntısının kemikleri bile yok olma noktasına gelecek kadar yediğini görüyor. Ve bu öfkesini, manga dergisinde dizisi yayınlanan bir çizer olduğunda manganın konusunu başka bir yöne, savaşı başlatan Japon askeri kanadına ve çok normal bir şeymiş gibi kafalarına bomba atan Amerikalılara yöneltiyor...

Annesinin öcünü almak için çizdiği ilk manga dizisi Kuroi ame ni Utarete (Kara Yağmura Tutulmuş) oluyor. Savaş ve atom bombası üzerine bir diziye başlıyor. İlk çizim Aru Hi Totsuzen ni ( Bir Gün, Aniden). Çizgi romancıların otobiyografik çalışmaları yayınlandığında projeye önderlik ettiği çalışma 45 sayfalık manga otobiyografisi Ore wa Mita (Ben Onu Gördüm)... Ve ardından 1972'de yeni bir hikaye Hadashi no Gen (Yalınayak Gen) başlıyor. Kök, başlangıç, mutluluk kaynağı anlamına gelen Gen...


Birinci Kitap / Hiroşima'nın Hikayesi:
"Buğday filizleri karların içinde çıkar ama üzerlerine tek tek basılır... Ezilmiş buğday yeryüzüne güçlü kökler yollar, soğuğa, rüzgara ve kara dayanır, günün birinde ürün verir. Nakaoka ailesinin babası, buğday tarlasında oğulları Gen ve Shinji'ye söylüyor bu cümleleri ve manga bu sözlerle başlıyor.

Japonya'nın Pasifik'te Amerika ve İngiltere ile olan savaşı devam etmekte. Hava saldırıları da devam ediyor. Saldırı uyarılarını alan insanlar da sığınaklara doluşmakta. Nakaoka Ailesi de sığınağa koşuyor.
Koji, Eiko, Akira, Gen ve Shinji... Kardeşlerden Koji, savaş yüzünden okuldan ayrılıp fabirkada çalışmak zorunda, yaşıtı diğer öğrenciler gibi. Akira ise tahliye grubuyla köye yollanır. Baba Nakaoka ise savaş karşıtı olduğu için çevresindekilerin "hain" yaftasına maruz kalır. Nalın yaparak para kazanmaya çalışır. K
azandığı parayla da pirinç ya da tatlı patates alabilmektir amacı. Anneleri ise hamile. Shinji henüz küçük. Gen ve ablası Eiko ise okula gidiyor...
Koji, fabrikada birlikte çalıştığı insanların kendisine "hainin oğlu" demelerinden bıkar ve donanmaya yazılmaya karar verir.

6 Ağustos sabahı... Uçaklar Hiroşima semalarında gözükmekte. Hava saldırısı uyarısı verilir ama düşman uçaklarının gittiği görülünce insanlar sığınaklardan dışarı çıkar. Herkes tehlikenin geçtiğini sanar ama kısa bir süre sonra uyarı sirenleri dahi çalmadan atom bombası Hiroşima'ya düşer.

Gen, o sırada okul duvarının dibinde durmakta.Beton duvar, onu bombanın yakıcı etkisinden korur ama karşısında durup konuştuğu bir öğrenci velisi kadın onun kadar şanslı olmaz. Gen, yıkıntıların arasından kurtulduğunda doğruca evine gider. Annesini evin enkazının başında yara almamış olarak bulur ama babası, Eiko ve Shinji evin altında kalmışlardır. Annesiyle ne kadar uğraşsalar da onları kurtaramazlar ve yangın evlerine ulaşır. Ailesi gözleri önünde yanan annenin doğum sancısı tutar ve Gen'in yardımıyla bir kız bebek doğurur anne.




İkinci Kitap/ Ertesi Gün:
Hiroşima felaket şehir haline gelmiştir. Derileri eriyen insanlar, patlamayla dağılan camların vücutlarına saplandığı insanlar, annesi ölmüş ama hala annesini emen bebekler, yuvalarından çıkan gözler, etrafa dağılan vücut parçaları, her yerde su isteyen yanmış insanlar... Gen tüm bu dehşetin içinde doğan kardeşine süt bulabilmek için annesinin yanından ayrılır. Annesi ise bebeği yeni ölmüş bir anneden çocuğunu emzirmesini ister. Gen ise açlıktan ve sıcaktan yorgun düşer, bayılır. Ama ceset toplayıcıları onun öldüğünü düşünür ve yakılacak diğer cesetlerin yanına atarlar onu. Yanmaktan son anda bir asker sayesinde kurtulan Gen, askerin ağzından kan boşaldığını, saçlarının öbek öbek döküldüğünü ve tuvaletini tutamadığını görür. Daha sonra kendi saçlarının da döküldüğünü farkeden Gen, bulduğu bir itfaiyeci şapkasını kafasına geçirir.Yine yiyecek bir şeyler ararken ablası Eiko'ya benzettiği bir kıza rastlar. Kız yüzünü döndüğünde yüzünün yanmış olduğunu görür. İleride dansçı olmayı düşünen kızın bütün hayalleri bombayla birlikte kül olmuştur ve kız intihara teşebbüs eder ama Gen ona engel olur ve onu sağlık merkezine götürür. Dönüş yolunda biraz pirinç bulabilmek için çok uğraşır ve nihayetinde bir aileye dokunaklı bir şarkı söyler, biraz pirinç karşılığında. Pirinci alıp annesinin yanına gitmeye uğraşırken yolda kafatası kemiği kıran bir kadın görür. Kadın kemiği toz haline getirir ve tozu yaralı hastasının önce yaralarına döker ve sonra ağzından aşağı. Bunu gören Gen, saklandığı yerden çıkar. Kadına hastaya neden kemik tozu verdiğini sorar. Kadın da ona kemik tozunun yaraları iyileştirdiğini ve ölmeyi engellediğini söyler. Gen, annesinin yanına gider. Annesi, Gen'in saçlarının döküldüğünü görür ve ona içmesi için bir toz verir. Gen, içtikten sonra onun kemik tozu olduğunu öğrenir. Gen'in getirdiği pirinçleri pişirirler ve tam pirinçlerini yerken Shinji'ye benzeyen bir çocuk pirinç torbasını çalıp kaçar. Gen de annesi ve kendisinin Shinji olduğunu düşündükleri çocuğun peşinden gider. Adının Riyuta olduğunu öğrendiği çocuk, annesini ve babasını bomba patlamasında yitirmiş, kendisi gibi çocuklarla birlikte bir sığınakta yaşamaktadır. Gen Shinji'nin öldüğüne emin olmak için evin enkazından babasının ve kardeşlerinin kemiklerini çıkartır. Ve evin önüne bir tahtaya kardeşleri Koji ve Akira için not yazar. Annesiyle birlikte annesinin çocukluk arkadaşının evine giderler. Bu arada bebeğe arkadaş anlamına gelen Tomoko ismini verirler. Arkadaşı onları eve alır ama büyükanne ve evin iki çocuğu onlara hiç rahat vermezler. En sonunda hırsızlıkla suçlanırlar ve evden ayrılmak zorunda kalırlar.




Üçüncü Kitap/ Bombadan Sonra:
Gen ve annesi peşlerinden gelen kadının ricası üzerine eve geri dönerler. Kira ödeyip yemeklerini kendileri pişireceklerdir. Annesi çamaşır yıkayarak para kazanmaya çalışır. Gen ise üzerine "lütfen bana iş verin" yazılı bir tabelayla gezinir. Ve bir adamın "Ne iş olsa yapar mısın?" sözüne verdiği "evet" cevabıyla işi alır. Adamla birlikte eve giderler. Adam ona eğer kaçmazsa iyi para vereceğini söyler. Ve onu bir odaya sokar.Etrafta sineklerin uçuştuğu çok kötü kokulu bir odadır burası. Gen'in görevi bu odada yatan, bomba yaralısı hastanın bandajlarını değiştirmek ve yaralarıyla ilgilenmektir. Yaralarında kurtçukların gezindiği adam, iş veren adamın kardeşidir. Bombadan önce tüm ailenin çok sevdiği bu adam, şimdi iğrenilecek bir adama dönüşmüştür onların gözünde. Gen işi kabul eder ve hasta adam Bay Seiji'nin yaralarındaki kurtçukları temizlemekle başlar işe. Adam önce çok kötü davranır Gen'e. Ama Gen haricinde kimsenin onu görmeye bile tahammül edemediğini ve bir an önce onun ölmesini beklediklerini öğrenince Gen'e iyi davranmaya başlar. Ve Gen, kazandığı parayı annesine vermek için koştururken başka çocuklar onun hırsız olduğunu düşünerek yolunu keserler. Ama sonra gerçek tavuk hırsızını otların arasında bulurlar. Gen'in Shinji'ye benzettiği Riyuta'dır bu hırsız. Gen, Riyuta'yı onların elinden kurtarır ve onu eve götürür. Annesi de kabul edince Riyuta onlarla birlikte yaşamaya başlar. Bir gece, Gen'in kapısı çalınır. Bay Seiji'nin odasından tuhaf seslerin geldiğini söyleyen yeğenidir gelen. Gen ve Riyuta birlikte Bay Seiji'nin yanına giderler. Bay Seiji'yi resim yapmaya çalışırken bulurlar. Gen ve Riyuta ona modellik yaparlar. Ve bir gün ölür Bay Seiji. Onu yakma işini de Gen ve Riyuta gerçekleştirir.

15 Ağustos 1945, Japonya için yeni bir sayfa. Savaş bitiyor ve geriye yaraları sarmak kalıyor. Yıllarca ve yıllarca...

Gen ve Riyuta, Akira'yı almak için köye giderler. Tüm çocukları aileleri almış, sadece Akira kalmıştır. Akira ailesinin başına gelenleri öğrenir. Birlikte annelerinin yanına doğru yola çıkarlar.
Artık Akira da geldiğine göre geriye Koji kalmıştır...




Dördüncü Kitap/ Küllerin İçinden:
Japonya teslim olduktan sonra imparatorun yerini Amerikan generali alır. Silahsızlanmadan sonra ordunun silahlarını attığı silah çöplüğünden bir silah alır Gen ve Riyuta, Hiroşima'ya giren Amerikan askerlerine karşı kendilerini korumak için. Eve geldiklerindeyse abileri Koji geri dönmüştür. Ailesinin başına gelenleri o da öğrenir. Koji'nin donanmadan getirdiği yiyecekleri birlikte yerler. Amerikan askerleri artık her yerdedir ve sokaklarda gördükleri çocuklara sakız dağıtırlar. Gen ve ailesi huysuz büyükanne tarafından yine kovulurlar ama bu sefer ev başkasına kiralanmıştır. Aile bir sığınağa yerleşir. Gen ve Riyuta, aç kalmamaları için köpek eti yemeleri gerektiğini söyleyen enteresan bir adamla tanışırlar. Gen ve Riyuta, birlikte Amerikan askerlerinin yiyecek deposundan yiyecek bir şeyler çalmaya çalışırlar ama aldıkları kutulardan yiyecek çıkmaz. Karşılarına yine o tuhaf adam çıkar ve birlikte diğer çocuklarla birlikte bir plan yaparlar. Kutu kutu süttozu çalarlar ama adam onları ellerinden alır ve ortağıyla birlikte onları satar. Bu duruma öfkelenen Riyuta, Gen'le birlikte buldukları silahı alır ve iki düzenbazı öldürür.

Olanları gören bir başka adam, Riyuta'yı polise vermemek vaadiyle kendi işleri için kullanmaya karar verir. Riyuta, Gen ve ailesinin başını derde sokmamak için onlardan uzak durur.
Ve tekrar okula gider Gen ve Akira. Gen, sınıfta şapkasını çıkartmak zorunda kalır. Başının kel olduğunu gören çocuklar onunla alay ederler. Sınıfta peruk takan bir kız vardır, onun da kel olduğu ortaya çıkınca çocuklar kızla da alay etmeye başlarlar. Gen kızla arkadaş olur. Bir gün dolaşırlarken kızın ablasının bir Amerikan askeriyle çok samimi olduğunu görürler. Gen, kızın ve ablasının hikayelerini öğrenir. Eve döndüğündeyse kardeşi Tomoko'nun kaçırıldığını öğrenir ve onu aramaya koyulur. Aradan günler geçer, Tomoko'yu bulduğundaysa Tomoko'nun ölmek üzere olan, çocuklarını kaybetmiş ailelere, onların bebeğiymiş gibi gösterip ölümcül hastaların az da olsa mutlu olabilmelerini sağlamak için kullanıldığını görür. Tomoko'yu adamların elinden alır ama Tomoko hastadır.

6 Ağustos 1947... Barış Festivali ve anma töreni... Gen, para kazanmak için cenazelerde ilahi okumaya başlar. Tomoko'yu tedavi ettirebilmesi için paraya ihtiyacı vardır. Ve bir gün Bay Park'ı görür, Güney Koreli komşuları. Bay Park, savaş sırasında karaborsadan yiyecek satarak zengin olmuştur ve Gen'i görünce ona kardeşini tedavi ettirebilmeleri için para verir. Ama Gen, eve elinde paralarla gittiğinde artık geçtir.

Ve yine buğday sahnesiyle biter hikaye... her şeye rağmen filizlenen buğday başağıyla...

Tudem Yayınevi, basım yılı 2007


*Amerika'nın bu denemeleri kısa süre önce izlediğim Tepenin Gözleri adlı korku filmine de malzeme olmuş.

Çizgi roman okumak müthiş keyifliymiş. Ntv Yayınları ve Everest Yayınları dünya edebiyatının önemli eserlerini çizgi roman olarak basmış. Franz Kafka'dan Dava, Shekespeare'den Romeo ve Juliet, Macbeth ve Hamlet, Mary Shelley'den Frankenstein mesela. Tam ağzıma layık :-)
Çizgi roman iştahım kabardı umarım onları da kitaplığıma ekleyebilirim.

Yalınayak Gen'e dönersek; Tudem Yayınevi bu mangayı basarak çok güzel bir iş yapmış. Manga siyah-beyaz. Çizimler gayet güzel.
Yalınayak Gen'in animesini de izleyip yazmıştım, merak edenler için yazı anime etiketinde :-)