Pazartesi, Mart 09, 2009


SULTANA'NIN RÜYASI, PADMARAG / BEGÜM ROKEYA SAKHAWAT HOSSAİN


"K dergi"sinin 89. sayısını okuduğumda (haziran ayıydı) kendisinden o güne dek bihaber olduğum Begüm Rokeya ile tanıştım.

1932 yılının aralık ayında hayata gözlerini yumana dek kadın haklarının savunucusu olmuş, ülkesinin tüm kısıtlamalarına rağmen sesini ve sözünü duyurmuş Bangladeşli bu aydın feminist kadın, tanınmayı, okunmayı ve illaki yazılmayı hak ediyor.
Ve okudum, yazarın iki ütopyasının birlikte verildiği Versus Kitap'tan çıkan Sultana'nın Rüyası ve Padmarag'ı.

Dünya Kadınlar Günü'nün anlam ve önemine binaen bu yazım benden de tüm kadınlara armağan olsun.

Madem ütopya bahsimiz, ütopik bir söyleşi de renk katacaktır yazımıza. Hadi başlayalım o zaman:

.........................

_Çok sevgili ve sayın Begüm Rokeya, öncelikle benimle bu söyleşiyi gerçekleştireceğiniz için içten şükranlarımı kabul etmenizi istiyorum. Şu üzerinize kuşandığınız "sari"nin içindeki kadını anlatır mısınız bize? Kimdir Begüm Rokeya?

"Kendi dilimden, kısalttığınız adımla Begüm Rokeya, ilk olarak bu dünyada kadın olmanın zorluğunu yaşamış ama son nefesini verene değin bu zorluğu, kadın-erkek ayrımının had safhada yaşandığı doğduğum ülkem Bangladeş'ten başlayarak, önce ülkemin kafes ardına kapatılan kadınlarını özgürlüğe kavuşturmak ve devamında yazdıklarımla ve bu uğurda yaptıklarımla özgürlüğü elinden alınmış tüm dünya kadınlarına öncülük ve rehberlik etmek isteyen, kadınlara kendi değerlerini göstermek isteyen, kendilerini keşfetmelerini isteyen herhangi biridir.
Tarihe geçen adımla aktivist, yazar, eğitimci, kadın hakları savunucusu..."

_Ne güzel ifade ettiniz. Peki, yaşadığınız ülke önünüze muhtelif engeller çıkardı ama siz yılmadan bu engelleri aştınız. Sizi bu durumlarla karşı karşıya getiren tüm kalbinizle bağlandığınız bu ideoloji nasıl ve neden doğdu? Yani Begüm Rokeya neden herhangi bir kadın olmak yerine zorlu yolu seçti?

"Baştan başlayalım o zaman ki sorunuzun cevabı anlamlı bir hal alsın. 1880'de, Bangladeş'te Müslüman ve varlıklı bir ailenin evinde açtım gözlerimi dünyaya. "Kız"dım, "kadın"dım dolayısıyla ne hayatımı seçme, ne eğitim ne de meslek edinme gibi haklarım vardı. Babam beni ve kız kardeşimi okula göndermedi ama evde eğitim görebilelim diye hoca tuttu bize. Ama evdeki eğitim de sınırlıydı, düşünsenize sadece Arapça öğrenmek yeterliydi o da Kur'an'ı okuyabilmek için. Abilerim bana ve kız kardeşime gizlice İngilizce ve Bengal dili öğrettiler geceleri. Bu nasıl bir
duygudur bilir misiniz, tıpkı uçsuz bucaksız bir yerde, yıldızlı göğün altında olmak ama gözlerinizin bağlı olması gibi. O güzelliği koklamak, duyumsamak ama görememek. Ama görenlerin olduğunu da bilmek. Sizce bu yeterli değil midir beni teşvik etmeye?
Devam edeyim, henüz on altı yaşındayken otuz dokuz yaşındaki S.Sakhawat Hüseyin ile evlendirildim. Eşim bir yargıçtı ve aydın bir insandı. Beni her konuda destekledi. 1902'de ilk hikayem yayınlandı, adı "Pipasa"ydı. Ama bir gün onu ve küçük kızlarımı kaybettim ama kendimi bırakmadım, savaştım ülkemin kadınları için "Sakhawat Memorial Girls School"u kurdum, tek tek Bengalli Müslüman ailelerin evlerini dolaşarak kızlarını okula çağırdım. "Müslüman Kadınlar Birliği" derneğini kurdum. 9 Aralık 1932'de ölümüm gerçekleşti, ölüm günüm ülkemde hâlâ "Rokeya Günü" olarak kutlanmakta."

_Gelelim ütopyalarınıza: Sultana'nın Rüyası'nı ve Padmarag'ı yazdınız. Batı'da ütopya örnekleri uzun yıllardır verilmekte. Ama Doğu'dan hele ki Müslüman bir kadının ütopya yazmış olması, düşüncesi bile çok heyecan verici. Doğu'nun ilk feminist ütopyalarını yazdınız. Sultana'nın Rüyası'ndan başlayalım, anlatabilir misiniz bize?

"Sultana'nın Rüyası'nda, rüya yoluyla bir kadın rehber eşliğinde başka bir diyara yolculuk eden Sultana'nın gözünden ütopik bir dünya gösterdim okuyuculara. Sultana'nın gezdiği sokaklarda erkek göremezsiniz, sadece kadınlar var dışarıda. Erkekler evde, yani bir yer değiştirme var, kadınlarla erkekler arasında. Evlere hapsedilen erkekler bu sefer. Kadınlar hayatın her alanında başarılılar. Bilimsel araştırmalarıyla hayatı kolaylaştırıyorlar. Güneş enerjisiyle ısınmayı, elektrik gücüyle tarlaları sürmeyi keşfediyorlar.
Adalet sistemi de farklı Sultana'nın gezdiği diyarda. Mesela yalan söylemek çok büyük bir suç. Yalan söyleyen bir daha dönmemek üzere ülkeden gönderiliyor. Ama suç işleyip içtenlikle pişman olanlar bağışlanıyor. Yani adaletimiz "erdem" üzerine kurulu.
Kısa bir ütopya Sultana, rüya kadar, rüya gibi..."

_ Peki, gelelim "yâkut" anlamına gelen Padmarag nasıl bir ütopya?

"Padmarag'da, geçmişinden kaçıp hem okul, hem hastane ve kimsesizler evi olan Tarini Bhavan'a yerleşen Siddika'yı (Zainab ve Padmarag karakterin diğer isimleri) merkeze koyarak Tarini Bhavan'daki diğer kadınların da hayat hikayelerine yer vererek ırk, din, sınıf farkı gözetmeksizin kadınların sırf kadın oldukları için çektikleri sıkıntıları; çocuk yaşta kendi rızaları dışında evlendirilenleri, ikinci eş olanları, şiddet görenleri, aldatılanları kurguya dökerken keskin sınıflandırmanın hayatın her safhasında olduğu Hindistan'dan tutun medeni olduğunu iddia eden İngiltere'nin de kadınlara karşı nasıl kokuşmuş bir zihniyete sahip olduğunu göstermek istedim.
Ayrıca Padmarag ve Latif Almas arasında bir aşk hikayesi de koydum kurguya. Ama ikilinin kavuşmasına Padmarag'ın düşünceleri vasıtasıyla engel oldum. Çünkü evlilik benim düşünceme göre ve dolayısıyla Padmarag'ın gözünde bir nevi kölelikti.

Padmarag, Sultana'nın Rüyası'na ya da bildiğiniz diğer ütopya örneklerine göre biraz daha farklı.
Çünkü gerçeği zorlayan, hayali bir şey yok ortada. Seçtiğim mekan ve zaman, şimdiki zamanda içinde bulunulan yer ve zaman.

Son söz olarak şunu belirtmek isterim. Yazdıklarım belki sizin şu an yaşadığınız zamana göre hafif ya da anlamsız kalabilir ama benim bu eserleri yazarken yaşadığım zamanı ve içinde bulunduğum koşulları kitabı değerlendirirken gözardı etmemenizi öneririm.

ve çok teşekkür ederim..."

_Sizi tanıdığıma çok sevindim, ben teşekkür ederim.

..........................


Kitap, çevirmen tarafından, töre cinayetine kurban giden Güldünya'ya ithaf edilmiş ve kitabın son sayfalarında oldukça dokunaklı bir mektup var Güldünya'ya.
Güldünya, senin için bir şeyler yazmak isterdim ama ağlamaktan korkuyorum.
Keşke dünya değişebilseydi ama değişmeyeceğini ikimiz de biliyoruz değil mi?
Dilerim yattığın yerde huzura kavuşmuşsundur, dilerim...


Tarihin İlk Feminist Ütopyaları/ Güldünya'ya Armağan
Versus Kitap, basım yılı 2007, 236 syf.

4 yorum:

asli koyuncuoğlu dedi ki...

İlginç bir kitaba benziyor.Okuma listeme aldım.Teşekkürler,evvelzamaniçinde

Kitap Kurdu dedi ki...

Bende çok ilginç buldum, teşekkürler inceleyeceğim.

banadair_berrin dedi ki...

merhaba, nerelerdesin?
merak ettim..

evvelzamanicinde dedi ki...

burdayım :-)