Salı, Ekim 27, 2009


KURTLAR İMPARATORLUĞU

Jean Christophe Grange

Neymiş, bu naçizane kitap düşkünü okur, kütüphanede bir Grange köşesi bulmuş. Neler varmış köşede: Siyah Kan, Kurtlar İmparatorluğu, Leyleklerin Uçuşu ve Taş Meclisi... Kurtlar İmparatorluğu hemen köşesinden alındı, iki günde okundu şimdi Taş Meclisi mi yoksa Leyleklerin Uçuşu mu ardından okunmalı sorunsalı kaldı. Okuduğum iki kitabı da beğendiğim için üçüncüde hayal kırıklığı yaşayabilme ihtimali gözümü korkutuyor, büyüyü bozmak istemiyorum.

Bu kitabın önemli bir kısmı Türkiye'de geçiyor, İstanbul'da ve Nemrut Dağı'nda. Üç önemli karakter var, biri de Türk. Kurtlar nerden geliyor? Tabiki Bozkurtlardan. Enteresan geldiyse kitaba dalışa geçelim bakalım:

Yer Fransa...Türk mahallesinde seri cinayetler işleyen bir katil... Kurbanlarını kızıl saçlı işçi Türk kızları arasından seçen katili bulma işi polis müfettişi Paul Nerteaux'a verilir. Paul de kendisine yardımcı olarak emekli bir polisi seçer. Zamanında kötü polisi oynayan Schiffer, Türk mahallesi ve Türkler hakkında bilgi sahibi olduğu için tüm kötü şöhretine rağmen Paul'ün seçimi olur ve ikili seri katilin peşine düşerler. Önce tek tek öldürülen kızların patronlarıyla görüşürler. Ama bu görüşmelerden fazlaca bir şey öğrenemezler. Çünkü tüm mahalleli ağızbirliği etmişçesine sessizdir, sakladıkları şeyi bulmak ikili için zor olacaktır. Paul, kurbanın vücudunda neden azot kabarcıkları olduğunu ve katilin kurbanlarını neden akla hayale gelmedik yöntemlerle öldürdüğünü ve onlara neden eski heykeller gibi görüntü verdiğini araştırırken, Schiffer ondan hızlı davranır ve kurbanların aslında asıl aranan kişiye benzemek gibi bir talihsizlikleri olduğunu öğrenir ve katilin henüz aradığı doğru kişiyi bulamadığı için öldürmeye devam edeceğini anlar. Önemli bir ipucu yakalar. Öldürülen son kızı çalıştığı yerden götüren kar maskeli adamların varlığını ve kendilerine "Bozkurtlar" dediklerini öğrenir ve daha da önemlisi bütün bu olanların tanığı bir başka kadın şok geçirmiş olduğu halde polisler tarafından götürülmüştür ve bir daha dönmemiştir. Schiffer bu kadını aramaya koyulur.
Anna Heymes... Güzel bir genç kadın, bir heykel kadar da soğuk. Son günlerde artan hafıza kaybı, yüzleri tanıyamama gibi şikayetler nedeniyle bir dizi teste tabi tutulmakta. Ve nihayetinde kapısında askerlerin beklediği radyasyon uygulanan bu tedavi merkezinde doktor nihai kararını söylüyor: Biyopsi. Anna, beynine girilmesine izin vermiyor kocasının da tüm ikna çabaları yetersiz kalıyor. Anna'nın tanımakta zorluk çektiği yüz kocasının yüzü. Ve bir gün gizlice gittiği kadın psikolog, ona kendisini tanımasında yardımcı oluyor. Anna'nın şimdiki yüzünün tamamen estetik ameliyattan geçtiğini hatta bir Fransız olmadığını öğreniyorlar. Tırnak dibindeki kınadan ve beynine girmek isteyen doktoru zorla konuşturduklarında duyduklarından adının Anna Heymes olmadığını hatta aslında bir Fransız bile olmadığını öğrenirler.İsmi Sema Gökalp'tir ve bir Türk'tür. Bir tür hafıza silme ve yeni hafıza yükleme programının deneği olmuştur. Gidip gelen eski hafıza görüntülerinden kim olduğunu, Fransa'da ne aradığını öğrenir. Filmin kötü kızı odur...

Schiffer, aradığı kadını, Sema Gökalp'i bir mezarlıkta bulur. Filmin kötü polisi de Schiffer'dır ve aslında Sema Gökalp'le seri cinayetlerden başka bir bağlantısı vardır. Silahlar konuşur ve Schiffer ölür. Paul, Schiffer'ın gerçek yüzünü ve Sema Gökalp'le ilişkisini öğrenir ama onun için de çok geçtir, Kurtlar'ın elinden kurtulamaz.

Şimdi Kurtlar, başından beri aradıkları tek kadının yani Sema Gökalp'in peşindedirler. Sema Türkiye'ye döner ama asıl hesaplaşma burada başlar... Fransa'da başlayıp, Adıyaman'da Nemrut Dağı'nda noktalanan bir kovalamaca...

Kitapta, yer yurt isimlerinden tutun, Türk siyasetçilere ve Türk siyasetine, milliyetçi hareketin oluşumuna, uyuşturucu trafiğine, mafyababalarına kadar konuya oldukça hakim görünmüş yazar. Bu kadar bilgiyi nasıl elde etmiş, acaba ne kadarı kurgu olabilir diye düşünmedim değil. Türkiye'nin karanlık yüzünü göstermiş. Kitap, filme de çekilmiş henüz izlemedim ama izlemeyi düşünüyorum. Her ne kadar kitaptaki başarının filme yansıtılamadığı hakkında pek çok olumsuz yorum okusam da Kızıl Nehirler'le birlikte bu filmi de izleme listeme alacağım.

Yine kitaba dönersek, oldukça sürükleyici ve merak duygusunu taze tutan, Siyah Kan kadar germeyen, polisiye yönü baskın bir kitap. Dört yüz sayfa olmasına rağmen, kısa sürede okunuyor. Ne diyelim Grange, kendini okutturuyor bu da onun başarısı.


Doğan Kitap, basım yılı 2003, 405 syf.
Çeviren: Şevket Deniz

4 yorum:

pıtırcığın aşkı,lupinin annesi dedi ki...

merhaba, taş meclisi ile leyleklerin uçuşu arasında tercihim kesinlikle leyleklerin uçuşu olurdu. naçizane önerim size :) kızıl nehirleri de çok beğeneceğinizden eminim. bu arada sayenizde "siyah kan"ı kütüphaneme ekledim

KaaN dedi ki...

Yeni kitabı Koloni'de çıktı almadım ama emninim güzeldir.

Meral dedi ki...

oku ve unut kitaplardan

Tabiat Ana dedi ki...

Leyleklerin uçuşunu okumadım ama yinede taş meclismi leyleklerin uçuşumu dersen leyleklerin uçuşu derim ben