Cumartesi, Mayıs 31, 2008

Güzel, farklı ama okuması ve yorumlaması oldukça meşakkatli bir kitabın, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün sayfaları arasında dolanıyorum. Ne yazsam yetersiz kalacağını, bir şeylerin eksik kalacağını biliyorum. Bu sebeple olabilecek en az hasarla yorumlamaya çalışıyorum kitabı.
Son derece mühim bir kitap hakkında alelâde bir yorum yazmak istemediğim için ara ara notlar tutarak uzun zamana yayıyorum yazılı yorumumu.
İşte bu yüzdendir ki kitabı okuyalı epey zaman geçmiş olmasına, üzerinden beş-altı kitap geçmiş olmasına rağmen henüz Saatleri Ayarlama Enstitüsü hakkında yorum yazamadım.
Sanıyorum ki en uzun kitap yorumum bu kitaba gelecek. Birkaç gün içinde yazmayı umuyorum.

herkese iyi okumalar...

Çarşamba, Mayıs 28, 2008


KUMPANYA

Sait Faik Abasıyanık

Türk hikayeciliğinin en önemli kilometre taşlarından, hatta yazınımızda olay hikayesinin öncüsü sayılan Ömer Seyfettin'e mukabil durum hikayesini edebiyatımıza taşıyan çok mühim bu edebi kişinin hiçbir eserini bu kitaba kadar okumamış olmama pek hayıflandım doğrusu.

Duru,berrak,tertemiz Türkçesiyle, halk ağzıyla; her tabakadan karakter seçimiyle, içindeki insan sevgisini hikayelerinde hissettirişiyle yazınımızın en üst sıralarında her daim yerini korudu ve "istikbalin edebiyat kitaplarında" da yerini koruyacak.

Sait Faik, öykü,roman,şiir türlerinde eserler vermiş ama özellikle öyküleriyle Türk edebiyat tarihine adını yazdırmış büyük bir kalem.

Ek bilgi: 1964'ten beri her yıl "Sait Faik Hikaye Armağanı" adı altında edebiyat yarışması düzenlenmekte.

Gelelim Kumpanya'ya: Kitapta üç hikaye yer alıyor. Kumpanya, Kriz ve Gauthar Cambazhanesi.
Kumpanya, bir tiyatro kumpanyası oyuncularının kumpanyaya isim arayışlarından oyunları belirlemelerine, turne için para bulma çabalarına, turneye çıkışlarına ve bu süre içinde yaşadıklarına tanık olduğumuz keyifli bir anlatımı olan, inceden de haklı ya da haksız olmanın göreceliğini hikaye eden bir eser.

Kriz de, insanın her şeyden önemli olduğunu, Sait Faik'in içindeki insan sevgisini hikayenin kahramanında yaşattığı ve yine kahramanın bir diyaloğundaki şu ilginç soru örneğiyle okuyucuya farklı duygular hissettirdiği bir hikaye. Soru şöyle, farz edelim Louvre Müzesi yanıyor. İçeride ünlü Mona Lisa tablosu var. Tabloyu mu kurtarırsınız yoksa aynı yerde mahsur kalmış bir çocuğu mu?
Hikayede bu soruya "elbette tabloyu" diyenler de çıkıyor. Ama soruyu soran kahramanımız içlerinden birini gönlünden tebrik ediyor. O da "Çocuğu kurtarırım, sadece insan olduğu için" diyeni.

İnsan sevgisini konu alan bu hikayede bir cümlenin altını çizdim ki, o da şu:
"Edebi eserler insanı yeni ve mesut, başka iyi ve güzel dünyaya götürmeye, kurmaya yardım etmiyorlarsa neye yarardı?" (82.syf)

Üçüncü ve son hikaye Gauthar Cambazhanesi'nde, aynı kıza aşık olan iki arkadaşın öyküsü anlatılıyor. Kaybetmenin son olmadığı hoş bir hikaye.

Yazarla tanıştım, artık diğer hikayelerini de okuma listeme eklemenin zamanı geldi.

Yapı Kredi Yayınları, basım yılı 2008, 100 syf.

Pazar, Mayıs 25, 2008


BİR ŞEHRE GİDEMEMEK

Mario Levi

Yazar, bu kitabıyla 1990 Haldun Taner Öykü Ödülü'nü almış. Okuduğum ilk Mario Levi kitabı.

Yazarın kitabın önsözünde yer verdiği şu cümle " Elinizde tuttuğunuz bu kitap, zamanın akışında birçok insan için, deyiş yerindeyse bir başucu kitabı oldu." bana hitap edemedi ne yazık ki.

Kitapta üç hikaye yer alıyor: Kitaba adını veren Bir Şehre Gidememek, Hüzünler Yürürlüktedir ve Mevsimlerin Durduramadığı. Hikayelere ilave son söz mahiyetinde birkaç sayfalık bir yazı da mevcut.

Hüzünler Yürürlüktedir hikayesi dışında - ki bu hikaye, birbirinden ayrı düşmüş iki sevgilinin, İstanbullu Eşref Bey ve İstanbul'dan Tel-Aviv'e göç etmek zorunda kalan Raşel'in hikayesi- hikayeleri sevemedim.

Anlatıma gelince: Öncelikle yazarın dili hikaye türü için fazla yorucu. Kesinlikle seri şekilde okunabilecek bir anlatım yok, öyleki bir cümleyi, bir paragrafı hakkıyla anlayabilmek için iki kez okumak gerekiyor. Tek tek okunduğunda altı çizilecek pek çok cümle olsa da, bir bütün içinde, anlatılmak istenen konuyla alaka karmaşık bir hal alıyor. Sanırım bunun nedeni hikayelerin fazlasıyla deneme tadında olması. Bu bir deneme kitabıdır diye lanse edilse belki daha farklı düşünebilirdim, en azından bazı yerlerdeki -özellikle son hikayede- anlatılanı daha iyi çözümleyebilirdim. Şiirsel bir dil, duygusal ifadeler, yazarın kendini her satırda hissettirişi -her ne kadar kendi hayatında iz bırakanlardan bahsetmiş olsa da- hikaye değil de deneme ya da anı türüne daha yakın bir çizgide durduğunu hissettiriyor kitabın.

"Bende hep bir şeyler bırakarak uzaklara giden insanları düşünüyorum. Gracinda, Tata Claire, Eşref Bey, Raşel, Mösyö Leibowitz, Sevil, Müesser Hanım ve başkaları..." ( 83.syf.) Bu cümle kitabın çok kısa özeti gibi. Yazar, hayatında bir şekilde yer eden bu insanları, kendi hayatında yer ettiği karelerle hikaye etmiş.

Nihai fikrim, yazarın kalemi gerçekten başarılı ama kitaptan çok hoşlandığımı söyleyemem.

"Doğup büyüdüğüm bu topraklarda, İstanbul'unkinden enikonu farklı bir denizin yakınlarındayım şimdi. Arada sırada nedenini anlayamadığım bir küçük pişmanlık yayılıyor benliğime. Yeni bir geriye dönüşü göze alabilmek, alışkını olamadığım insanların arasına bambaşka kılıkları kuşanarak karışıp karışamayacağımı düşünmek istiyorum. Ama bunun için vakit çok geç artık, biliyorum. Bu gönüllü sürgünlüğümü başka yerlere taşıyamam..." ( 84. syf)

...........................

"Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim", dedin
"bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede."

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.

Konstantinos Kavafis (çeviren: Cevat Çapan)

Kitapta ilk sayfalarda yer alan bu şiir (alıntı şiir), kitabın en güzel sayfasıydı fikrimce. Bu şiir hakkında araştırma yaparken Ezginin Günlüğü tarafından bestelendiğini okudum. Belki bir gün dinlerim de...


Doğan Kitap, basım yılı 2006, 86 syf.

Çarşamba, Mayıs 21, 2008


KÜRK MANTOLU MADONNA

Sabahattin Ali

"Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır" cümlesiyle açılışı yapan kitap, romanın seyrinde karşımıza çıkacak Raif Efendi'nin kara kaplı defterine yazdıklarıyla yol alır ve roman anlatıcısının Raif Efendi'den kalan boş masaya oturarak defteri tekrar okumasıyla sona erer.

Raif Efendi, romanın baş kişisi olsa da anlatıcı, Raif Efendi'nin kabuğuna çekilmiş hayatına merak salan bir başka kişidir. Anlatıcımız, bankadaki memuriyetinden çıkarılmış, yıllar sonra karşılaştığı eski okul arkadaşının yanında işe girmiştir. Çalıştığı dairede iki kişi paylaşırlar odayı. İşte bu noktada tanışır tercümanlık yapan Raif Efendi'yle.

Anlatıcı, neden Raif Efendi'ye merak saldığını kendi cümleleriyle çok güzel izah etmişse de okur gözüyle bir-iki açıklama getireyim.
Raif Efendi, orta yaşlı; kendi halinde,sessiz bir çalışandır. Diğer çalışanların alaylarına, küçümsemelerine, müdürün aşağılamalarına başını öne eğip ses çıkarmayan, zorunlu haller dışında konuşmayan silik bir karakterdir. Kimse ondan hoşlanmaz hatta anlatıcımız bile. Ama bir gün, müdürün hakaretlerine maruz kaldığı günlerden birinde, bir şeyler karalar Raif Efendi masasının üzerindeki kağıda. Anlatıcımız Raif Efendi'nin odadan çıkmasıyla kağıdı alır ve üzerindekini görünce şaşkına döner. Kağıtta küçük ama özenle çizilmiş, yetenekli bir elden çıktığı belli, müdürün resmi vardır. O andan itibaren Raif Efendi'yi farklı bir gözle görmeye başlar. Bu bezgin, her türlü yenilgiyi baştan kabul etmiş adamın hiç de boş olmadığını, ilginç bir hikayesi olduğunu düşünür. O günden sonra Raif Efendi'yi daha iyi tanıyabilmek için her fırsatı değerlendirir. Raif Efendi, hasta olup da işe gelemediğinde -sık sık hastalanır, hastalandığında günlerce işe gelmez- onu evinde ziyaret eder. Bu ziyaretlerin sonuncusunda Raif Efendi, ondan iş yerindeki bazı eşyalarını getirmesini ister. Eşyaların arasında bir de kara kaplı bir defter vardır. Raif Efendi, onu yakmasını ister. Anlatıcımız, Raif Efendi'nin yazdıklarını merak ettiğinden defteri okumak ister. Okuduktan sonra Raif Efendi'nin gözleri önünde defteri yakacağına söz verir ve evden çıkar. Kaldığı pansiyon odasında defteri okumaya başlar.

................

"20 Haziran 1933... Dün başımdan garip bir hadise geçti ve bana on sene evvelki başka birtakım hadiseleri yeniden yaşattı. Unutup gittiğimi zannettiğim bu hatıraların, bundan sonra beni hiç bırakmayacaklarını biliyorum..." ilk cümleleridir defterin.Defterde Raif Efendi, çocukluğundan, ailesinden, memleketinden, okul günlerinden, Almanya'ya gidişinden ve oradaki günlerinden bahseder. Ama en önemlisi bu defteri yazma sebebi olan, Almanya'da bir resim galerisinde görüp çekimine girdiği bir tablodan bahsettiği satırlardır. Kürk Mantolu Madonna adlı bu tablonun modeli ve ressamı aynı kişidir.

Raif Efendi ( Bey),günlerce resim galerisine gelir ve aynı tablonun karşısında saatler geçirir. Yine böyle bir günde yanına gelip kendisiyle konuşan kişinin, resmine günlerce baktığı kişi olduğunu fark edemez. Çünkü konuşurken yüzüne bakmamıştır. İkinci karşılaşmalarındaysa onu tanır ve sonraki gün onu ikinci kez gördüğü yerde beklemeye başlar. Kürk Mantolu Madonna'yı görür ve onu takip eder. Kadının girdiği kabareye o da girer, bir masaya oturur. Kadın sahneye çıkar ve şarkısını söyler. Onca etkilendiği kadının öyle bir yerde şarkı söylemesini yadırgar önce. Kadın şarkısını bitirip onun masasına gelir ve tanışırlar.

O günden sonra arkadaşlıkları başlar ve aşka doğru yol alır. Kürk Mantolu Madonna, adıyla Maria Puder, kadının erkekle bir tutulmadığını düşünür ve bu düşünce onun erkeklere karşı sevimsiz hisler beslemesine, güven eksikliği duymasına yol açar. Bu düşünceleri ve bağlanmak korkusuyla çevresine görünmez bir duvar örmüştür. Raif Efendi'nin -aslında o günlerde Raif'in- bu duvarı aşması ve yıkması biraz zaman alsa da, sıradanlıktan çok uzak olan bu kadına duyduğu aşk, tek yaşama gayesi olur.

Bir mektup alır. Ülkesinden gelen mektupta babasının öldüğü ve hemen eve dönmesi gerektiği yazılıdır. O da Maira Puder'siz bir hayat düşünemediği için, memleketine gidip gerekli işleri hallettikten sonra onu da yanına almayı düşünür.

Ülkesine döner. Kendisi Almanya'dayken babasının neredeyse bütün mirası ablaları vasıtasıyla eniştelerine geçmiştir.
Maria Puder'le mektuplaşırlar, bir süre sonra mektupların arkası kesilir.

On yıl hiçbir haber alamaz ondan. Bu sürede Raif Efendi evlenir, çocukları olur ve akrabalarıyla kalabalık bir aile olarak aynı evde yaşantısına devam eder.

Kara kaplı defterine bütün bu macerasını yazmasına sebep olan çok mühim bir karşılaşma yaşar. Almanya günlerinde, kaldığı pansiyondaki pansiyonerlerden birini kendi ükesinde, Ankara'da görünce çok şaşırır ki bu kadın Maria Puder'in teyzesidir. Kadınla konuşur ve ondan Maria Puder hakkında çok şaşıracağı bilgiler öğrenir.

Maria Puder'in niçin on yıl öncesinde mektuplaşmayı kestiğini, mektuplarında bahsi geçen sürpriz haberin ne olduğunu ve Raif Efendi'yi bekleyen sonu anlatmayacağım.

Ama Raif Efendi ile Maria Puder aşkının başlayışı, zor geçen seyri ve hüzünlü finali yazarın başarılı kalemiyle güzel bir romana dönüşmüş.

Gelelim anlatıma: Gerek seçtiği konu, gerek karakterler yazarın Rus edebiyatından etkilendiğini (özellikle memur karakter seçiminde) belli ediyor. Zaten Raif Efendi karakteri de kara kaplı defterine yazdığı notlarında Rus yazarlarına olan beğenisinden bahsetmekte.

Süslerden uzak, yalın ifadelerle kaleme dökülmüş bir Sabahattin Ali romanı.

Yazarla tanışmamış olanlar için iyi bir başlangıç olabilir ( benim gibi)...


"Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim" ( syf: 128)


Yapı Kredi Yayınları, basım yılı 2008, 160 syf.

Pazartesi, Mayıs 19, 2008


Kardeşine Yolla Kampanyası

Annelerin Günlüğü , Doğu'daki yardıma muhtaç bebek ve çocuklar için çok güzel bir kampanya başlatmış.
Sevgili
Vişne Ağacı 'nın sayesinde ben de kampanyadan haberdar oldum. Kampanya hakkında detaylı bilgi için şu yazıya göz atmanızı tavsiye ediyorum.

Ben de kızımla birlikte, onun artık küçük gelen çamaşırlarından bir paket yaptım. Kampanya aras kargoyla anlaşmalıymış. Yarın Rana ile birlikte paketimizi göndereceğiz inşallah.

Kızıma kampanyayı onun anlayabileceği şekilde -kızım dört yaşında çünkü- anlattım. O da çamaşırları seçmeme yardımcı oldu ve bunu severek yaptı. Küçük kızım bu yaşında büyük bir iyilik yaptı. Umarım biz büyükler de yardım konularında daha duyarlı oluruz.

Yazımı okuyan, kampanyadan bu yazıyla haberdar olan tüm okuyucuları ben de kampanyaya dahil olmaya çağırıyorum.

...........

Yeni kitap yorumları yazamadım. Yazılmayı bekleyen, okunmuş iki kitap var sırada. Biri Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı diğeri A.Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü.

Yeni kitap siparişim de bir-iki gün içinde gelir. Yeni kitaplarım:

Aylak Adam / Yusuf Atılgan
Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk / İskender Pala
Başkası Olduğun Yer / Leyla İpekçi
Bay Muannit Sahtegi'nin Notları / Vüs'at O. Bener
Beş Sevim Apartmanı / Mine Söğüt
Çamlıca'daki Eniştemiz / Abdülhak Şinasi Hisar
Erkeğin Yarısı Kadın / Cang Şianliyen
Hevenk- Kayıp İstanbul / Sevinç Çokum
İdam Mahkumunun Son Günü / Victor Hugo
Kör Baykuş / Sadık Hidayet
Kumpanya / Sait Faik Abasıyanık
Tımarhane Adası / Mehmet Coral

Yine Türk yazarların çoğunlukta olduğu bir okuma listesi.

Hepimize iyi okumalar...

Pazar, Mayıs 18, 2008

yabancı...

Söyle, anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok, ananı mı, babanı mı bacını mı, yoksa kardeşini mi?

- Ne anam, ne de babam var, ne bacım, ne de kardeşim.

- Dostlarını mı?

- Anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız.

- Yurdunu mu?

- Hangi enlemdedir bilmem.

- Güzelliği mi?

- Tanrısal ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz.

-Altını mı?

- Siz Tanrıya nasıl kin beslerseniz, ben de ona öylesine kin beslerim.

- Peki, neyi seversin öyleyse sen, olağanüstü yabancı?

- Bulutları severim... işte şu... şu geçip giden bulutları... eşsiz bulutları!

...

C. Baudelaire


Cuma, Mayıs 16, 2008




REFİK HALİD KARAY
kimdir?



15 Mart 1888'de İstanbul'da doğdu.
18 Temmuz 1965'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. Romancı, öykü yazarı ve gazeteci.

Anadolu yaşamını anlatan öyküleri ve Kurtuluş Savaşı'na karşı tutumuyla tanınır. Vezneciler'de Şemsü'l-Maarif ve Göztepe'de Taş Mektep'te öğrenim gördü. Özel ders aldı. Mekteb-i Sultani'yi (Galatasaray Lisesi) bitirdi. 1907'de Hukuk Mektebi'ne başladı. Maliye Nezareti'nde Devair-i Merkez Kalemi'ne katip olarak girdi. 2'nci Meşrutiyet'in ilanından sonra memurluğu bırakarak 1908'de Servet-i Fünun'da ve Tercüman-ı Hakikat'te yazmaya başladı. 1909'da Son Havadis adıyla bir gazete kurdu, 15 sayı yayınladı. Fecr-i Ati Topluluğu'na katıldı. "Kalem" ve "Cem" mizah dergilerinde "Kirpi" takma ismiyle siyasi mizah yazıları yazdı. 1912'de İttihat ve Terakki'nin istenmeyenler listesine girdi, Sinop'a sürgüne gönderildi. 1918'de Ziya Gökalp'in çabalarıyla İstanbul'a döndü. Robert Kolej'de Türkçe öğretmenliği yaptı. Vakit, Tasvir-i Efkar ve Zaman gazetelerinde makaleleri yayınlandı. Damat Ferit Paşa'nın dostluğu sayesinde, mütarekeden hemen sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na katıldı. 1919'da Posta ve Telgraf Umum Müdürü oldu. İzmir'in işgalinden sonra Anadolu Hareketiyle İstanbul Hükümeti arasında yaşanan telgraf krizinde İstanbul Hükümeti'nin tarafını tuttu. 1922'de Aydede mizah gazetesini çıkardı. İstanbul'un düşman işgalinden kurtarılışının ardından 1922'de Beyrut'a kaçtı.

15 yıllık kaçak hayatından sonra 1938'de af çıkarılmasıyla yurda dönebildi. Yeniden gazeteciliğe başladı. Gazetelerde yazılar yazdı, Aydede dergisini tekrar çıkardı. Yazarlığa mizah öyküleriyle başladı. 1919'dan başlayarak Türk öykücülüğüne yeni bir sayfa açtı. Sürgün olarak gittiği Anadolu'dan çeşitli kesimlerden insanları canlandırdığı "Memleket Hikayeleri" 1919'da yayınlandı. Bu kitapla, o güne kadar konuları İstanbul'la sınırlı olan öykücülüğü Anadolu'ya taşıdı. Bu yönüyle sonradan serpilip gelişen "köy edebiyatı"nın öncüleri arasına girdi. 1920'lerden sonra daha arı ve anlaşılır bir dil kullandı. Romancılığında iki ayrı çizgi etkindir. Yurtdışına kaçmadan önce yazdığı "İstanbul'un İç Yüzü" en yetkin romanı sayılır. 1920'de yayınlanan bu romanda, roman tekniğinin dışında birbirinden kopuk parçaları mozaikler halinde birleştirerek İttihat ve Terakki'nin işbaşına gelişinden 1'nci Dünya Savaşı günlerine kadar olan İstanbul'u bütün renk ve çizgileriyle yansıttı.

Türkiye'ye dönüşünden sonra yazdığı romanlarda, daha çok kişiye seslenme daha fazla satma ve okunma kaygısıyla sanatı bir kenara bırakıp ticari eserlere yöneldi. Bu romanlarda yurt gerçeklerinin yerini, Avrupa dışı ülkelerde geçen olaylar aldı.

Refik Halit Karay’ın üslubu:
Bugün bir çok romanı içerik açısından aşınmış, önemini yitirmiş ve popüler edebiyatın bir parçası niteliğine bürünmüş olsa bile, anlatım özellikleri açısından dikkate alınması gereken bir yazardır Refik Halit. Hem dili kullanışı, hem de anlatım tarzı Milli Edebiyat öykücülerine benzer, ama, konu seçimi ve ideolojisi ile ayrılır onlardan. Kısa ve sade cümleler kurarken çok zengin bir sözcük dağarcığı vardır. Karay, psikolojik tahlillere yer vermemekle birlikte, canlandırdığı karakterlerini titiz bir gözlemle aktardığından, bu karakterlerin psikolojisine ilişkin ipuçlarını yakalamak zor değildir. Karay’ın insan tiplemeleri olay ve mekan içinde, gündelik dile uygun diyaloglarla konuşup hareket ederken, cinsel istekleri de dahil olmak üzere, bütün insani özellikleri yerli yerindedir.

Genellikle üçüncü tekil kişi ağzından anlatılan romanları, klasik anlatım geleneğinin giriş, gelişme, sonuç kuralına sıkı sıkıya bağlı olduğundan, düzgün bir zaman sıralaması izleyen bu metinler hem akıcı, hem de kolay okunur özelliktedir. Bu tarz anlatımdan kaynaklanabilecek en önemli tehlike olan tekdüzeliği ise, öykülerine kattığı merak duygusu uyandıracak motiflerle, ve –bu romanında olduğu gibi- şaşırtıcı sonlarla bertaraf eder.

Edebiyatla, yazmakla ilgilenen herkesin mutlaka okuması ve incelemesi gereken bir yazar Refik Halit Karay. Üstelik, ilk bakışta içerik bakımından eskimiş görünmekle birlikte, geleneksel insan davranışlarını aktardığından, her dönemde keyifle okunabilir romanları.

(yazarı: A. Ömer Türkeş / www.pandora.com.tr)


Eserleri:
Öykü:

Memleket Hikayeleri (1919), Gurbet Hikayeleri (1940).

Roman:
İstanbul'un İç Yüzü (1920-Sonraki basımda İstanbul'un bir yüzü), Yizidin Kızı (1939), Çete (1939), Sürgün (1941), Anahtar (1947), Bu Bizim Hayatımız (1950), Nilgün (3Cilt:Türk Prensesi Nilgün (1950), Mapa Melikesi Nilgün (1950), Nilgün'ün Sonu (1952), tek cilt 1960), Yer Altında Dünya Var (1953), Dişi Örümcek (1953), Bugünün Saraylısı (1954), 2000 Yılının Sevgilisi (1954), İki Cisimli Kadın (1955), Kadınlar Tekkesi (1956-İki Cilt), Karlı Dağdaki Ateş (1956), Dört Yapraklı Yonca (1957), Sonuncu Kadeh (1957), Yerini Seven Fidan (1977), Ekmek Elden Su Gölden (1980), Ayın On Dördü (1980), Yüzen Bahçe (1981).

Mizah ve Hiciv:
Sakın Aldanma İnanma Kanma (1915), Kirpi'nin Dedikleri (1916), Ago Paşa'nın Hatıratı (1918), Ay Peşinde (1922), Tanıdıklarım (1922), Guguklu Saat (1925).

Fıkralar:
Bir İçim Su (1931), Bir Avuç Saçma (1939), İlk Adım (1941), Üç Nesil Üç Hayat (1943), Makyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikayet (1944).

Oyun:
Kanije Müdafası ve Tiryaki Hasan Paşa (Müfit Ratip'le, oynandı, basılmadı), Deli (1929).

Anı:
Minelbap İlelmihrap (1946), Bir Ömür Boyunca (1990).


kaynak:www.edebiyatogretmeni.net

Not: Yer Altında Dünya Var romanı filme de çekilmiş. Başrollerinde ise Mustafa Uğurlu ve Yeşim Büber varmış. Ama ben izlemedim, lütfen tekrar gösterilsin :-)

Salı, Mayıs 13, 2008


GURBET HİKAYELERİ ve YER ALTINDA DÜNYA VAR

Refik Halid Karay

Refik Halid, lisede edebiyat derslerinde hocalarımızın övgüyle bahsettiği bir kalemdi. Özellikle Memleket Hikayeleri kesinlikle okunması gereken kitaplarının başında geliyordu. O zamandan bu zamana yazarla tanışmak için epey geç kalmış olmama rağmen nihayet yazarla tanıştım. Memleket Hikayeleri'yle değil, Gurbet Hikayeleri ve Yer Altında Dünya Var adlı romanıyla.

Yayınevi, iki eseri tek kapak altında birleştirerek çok iyi yapmış. Böylece yazarı iki türden eseriyle değerlendirebileceğim.

Gelelim Gurbet Hikayeleri'ne: Gurbet Hikayeleri adından da anlaşılacağı üzere yazarın ülkesinden uzaktayken (siyasi nedenlerden ötürü) yaşadıklarını kaleme aldığı müthiş güzellikte ifadelerle dolu hikayeleri. Yazar, gördüklerini, yaşadıklarını bilgi birikimiyle öyle güzel harmanlamış, Türkçe'ye mükemmel hakimiyetiyle, betimleme ve benzetmelerdeki başarısıyla tadına doyulmayan etkileyici hikayelere imza atmış ki, bu beğeniyle Memleket Hikayeleri'ni de en kısa zamanda okumaya karar verdim.

Testi, Zincir, Fener, Gözyaşı, Köpek, Çıban, Hülle hikayeleri kitaptaki favori hikayelerim.

"Bütün geçtiği yerler deniz kokuyordu ve ona bu koku besleyici geliyordu. Deniz; muz, portakal, şeker kamışı, kırmızı biber, kekik ve süprüntü kokuyordu."
(Köpek'ten / betimlemeye dikkat)

"Can sıkıntısının bir sesi vardır; bunu ancak, böyle bir zamanda, o gurbet odasında duyarsınız: Eski mobilyaların tahtalarını dişleyen gizli kurtların sürekli çıkardığı kemirici, işleyici ses... Birden eskiyiveren gönlünüzde bu kurdu ve bu sesi işitirsiniz ve oyduğu delikten incecik tozların içinize biriktiğini duyarsınız."
(Zincir'den / benzetmeye dikkat)


Kısa yazmanın uzun yazmaktan daha zor olduğu bir türde, yazarın kısa yazmayı yeğlemesi, iki sayfalık kısa bir hikayede okuru etkileyebilmesi yazarın kaleminin gücünün küçük bir örneği sadece.

Gelelim Yer Altında Dünya Var adlı romanına: Yazım tekniği, kurgusu, olay örgüsü ve karakter seçimiyle çok başarılı bulduğum, okuduktan sonra üzerine uzun uzun düşündüğüm (taşları yerine oturtabilmek için) adını niye fazla duyuramamış olduğuna şaştığım enteresan ve bir o kadar da güzel bir roman.

Konusuna gelince: Kahramanımız Nebil, denizciliği bırakıp tuhaf karakterli halasından kendisine kalan Şam-Beyrut arasındaki Ferhan Çiftliği'ne yerleşir. Kaptan mevkiine kadar yükselen, mesleği gereği bol bol gezen, çeşit çeşit insanla tanışan Nebil, çiftlikteki sessiz, hareketsiz ve olaysız (!) günlerden sıkılmaya başlar. Birbirinin aynı geçen o günlerde "spleen" adını verdiği ruhi bunalım nöbetlerine tutulur. "Spleen"in açıklaması yazarın ifadesiyle:
"İngilizce'den başka dilde tam karşılığı bulunmayan spleen, çoğunlukla hayat şartlarımızın ve alıştığımız memleketin değişmesi sebebiyle düştüğümüz; hayallere kapılmış ruhsal durum".
Sözlükteki anlamıyla, melankoli, sıkıntı.

"...Artık anladım: Tutulduğum "spleen" ne memleket özleminden ne de köşeye çekilmekten. Bahar ve bahar yağmurları etrafımdaki kadınsızlığı fazla duyduruyor. Ama bilinçli benliğime mi? Hayır! O gereksinimi duyan bilinçaltımdır."

Nebil "spleen" nöbetleri geçiredursun, bir akşam çiftliğin kapısı çalınır. Gelen iki kişi, çiftliğin yakınında, bindikleri otomobilin arıza yaptığını, şoförü de sıtma tuttuğunu, tek çare olarak çiftlikte gecelemek istediklerini söylerler. Nebil, onları içeri davet eder. Şoförü alması için kahyası Davut Ağa'yı gönderir. Yalnız arabada bir de kadın vardır. Arabadan inmek istemeyen kadını ikna etmek için Nebil kendisi gider. Kadınla kısa süre tartışırlar ama tartışmanın sonu tatlı (!) biter. Nebil, kadını ikna eder ve çiftliğe getirir. Misafirler o gece orada kalırlar. Sabah olduğundaysa Nebil uyanmadan hepsi gitmiştir.
Romanın bu noktası romana yön verecek olan çok mühim bir nokta ki buraya mim koyalım. *

Misafirler gitmiştir ama Nebil, kadının yeni çıktığını öğrenir, arkasından gider ve ona yetişir. Onu çiftliğe getirir. Kısa bir tanışma faslından sonra (Burada kadına ait bilgiler vereyim: Kızıl saçlı, çilli; Hersek'li bir Müslüman. Asıl adı Raziye, diğer adları Nihan ve Radva. Artist / kadının ifadesiyle) bahçede geziye çıkarlar ve kümbetin önüne gelirler, içeri girerler.

...

Birlikte şehre inerler ve üç isimli kadın (Kitabın devamında Nebil kadından Nihan diye bahsedecek) elbiselerini değiştirme bahanesiyle bir hanın önünde arabadan iner. Bir müddet gittikten sonra Nebil'in içi rahat etmez ve Nihan'ın peşine düşer ama onu bulamaz. O vakit, onun hakkında düşünmeye başlar. Dedektif romanları okuya okuya her şeyden şüphelenmeye başlayan kahya Davut Ağa'ya hak verir.

Nebil, Nihan'ı arayadursun, kendisi Nihan'ın takibindedir. Nihan'dan gelen her nottan, takip edildiğini anlar.

Burada romana adını veren yer altındaki dünyadan bahsedeyim: Ferhan Çiftliği'ndeki kümbette çok önemli bir kroki gizlenmiştir. Birinci Dünya Savaşı'nda yirmi iki cephane sandığının içine gizlenmiş iki bin yüz altmış kilo altının, yani üç yüz bin Osmanlı altınının yerini gösteren kroki...

İki çetenin bu altınların peşine düştüğünü, Nihan'ın da bu çetelerle çalıştığını düşünmektedir Nebil.

Bir gün çiftliğe geri döner Nihan. Nebil'le birlikte kümbete girerler ve krokiyi aramaya koyulurlar. Nebil, krokiyi bulur ama Nihan'a söylemez. Bir süre sonra söylediğindeyse aralarında küçük bir hırsız-polis oyunu başlar. Daha sonra aralarında anlaşırlar ve Nebil, gitmesi için Nihan'a izin verir, Nihan gider.

Nebil, Nihan'ın gerçek kimliğini , kümbette krokisi saklanmış altınlarla olan alakasını öğrenmek için arkadaşı Metr Haşim'den yardım ister. Bütün olanları Metr Haşim'e anlatır ve onu çiftliğe getirir. Ama işin ilginci, belki de okuyucunun aklında soru işareti bırakan yerlerin başında gelen bir sahne gerçekleşir ki o da, ne kahya Davut Ağa ne yardımcısı Nezir ne de aşçı kadın anlatılanları onaylarlar. Olayların sadece çok küçük bir kısmını doğrularlar o da yazının başında mim koyduğumuz yeri, yani arabanın çiftliğe geldiği, içindekilerin çiftlikte bir gece kaldığı ve ertesi gün Nebil Bey uyanmadan hepsinin çiftlikten ayrıldığı...

Nebil'den başka kimse bu olayların gerçekliğine inanmaz ve Nebil'i hastaneye yatırırlar. Nebil birkaç ay orada kalır ve sonunda hastaneden kaçmayı başarır. İstanbul'dan tanıdığı, Beyrut'ta karşılaştığı eski hanım arkadaşlarından Nesibe'nin evine gider. Olayları ona da anlatır. Nesibe çiftliğe gider ve durumu öğrenir. Tekrar evine geldiğindeyse Nebil, yine hastaneye götürülür.

Şimdi sıra düğümlerin çözüldüğü final bölümünde. Ama finali yazıp okumamış olanlar için kitabın tadını kaçırmak istemiyorum. Şunu söyleyebilirim sadece, finali okuyunca çok şaşıracaksınız.
Dedektif romanları tadındaki bu kitabın kurgusuna, yazarın seçtiği konuya ve muhteşem güzellikteki anlatımına, dile müthiş hakimiyetine, tasvirlerdeki başarıya ve benzetmelerdeki hayal gücüne hayran kalacaksınız.

Görünürde, gerçek ile hayali ayırt edemeyen, yaşamadıklarını yaşanmış zanneden hastalıklı bir adamın maceraları olsa da, öyle midir acaba?

Yazarla ilgili -ki araştırmaya değer- bilgileri araştırı-yorum etiketiyle yakın zamanda vereceğim.

İnkılâp Yayınevi, 327 syf.

İyi okumalar....

Çarşamba, Mayıs 07, 2008



Sol tarafta resmini gördüğünüz kitap, bugünümün müjdesiydi. Bana kitap gönderdiğinden haberim bile yokken kendisiyle bir gün önce uzun uzun konuşmuştuk. Bugün ise komşum elime kalın bir zarf uzattığında ne olduğunu hemen kavrayamadığım -beklemediğimden- ancak gönderen köşesinde ismini okuyunca çok hoşnut olduğum sevgili Serap'ın (Beynimin İçindekiler bloğunun yazarı) bir hediyesi olduğunu fark edince tabiki hemen zarfı açtım. Zarfın içinden çıkan kitap beni oldukça şaşırttı. Çünkü kitap, Sabahattin Ali'nindi ve ben yazara karşı kitaplarını hiç okumamış olmama rağmen antipati hissediyordum.
Lakin hediyeye, hediyenin kitap olmasına ve kitabın da Sabahattin Ali'ye ait olmasına çok sevindim. Yeni bir yazar keşfi, belki de önyargılarımdan sıyrılmam için bir adım. En azından edebiyat adına...

Kitabı okumaya başladım bile yarım bıraktığım üç kitaba rağmen. Açıkçası hakkında yaptığım küçük araştırmalar sonucu güzel bir kitap olduğunu düşünmeye başladım, hissetmeye de.
Ben okumaya devam edeyim. Yeni yorumum Refik Halid Karay'ın Gurbet Hikayeleri ve Yer Altında Dünya Var eserleri hakkında olacak yakın zamanda.

Çok teşekkürler Serap, hissettirmediğin için de bravo :-)

Pazartesi, Mayıs 05, 2008


KRAL LEAR

W. Shakespeare


Ve Shakespeare... Şiirsel anlatımıyla, illaki kraliyet ailesi ve entrikalarıyla...
Yazarın okuduğum dördüncü eseri ve yine dördüncü trajedisi... Komedilere sıra gelmeli artık...

Kral Lear'a gelelim: İngiltere Kralı Lear, ölüme iyice yaklaştığını düşünür ve ülkesini üç kızı arasında paylaştırmaya karar verir. Bunun için kızlarından sırasıyla, babalarına olan sevgilerini dile getirmelerini ister. Kızları Goneril ve Regan, birbirinden şiirsel ifadelerle babalarının gözlerini boyarlar ve sevgilerinin büyüklüğüne inandırırlar babalarını. Sıra küçük kızı Cordelia'ya gelince kral, ona da sorar sevgisinin derecesini. Cordelia'nın cevabıysa şöyledir:

"Sizi majesteleri, seviyorum bir evlat gibi. Ne daha fazla, ne daha az."

Bu sözleri duyan kral büyük bir öfkeye kapılır ve Cordelia'yı reddeder evlatlıktan. Bütün krallığını iki kızı arasında paylaştırır. Cordelia ise Fransa kralıyla evlenerek ülkesini terk eder.

Kral artık kızları Goneril ve Regan'ın yanında yaşamaya başlar. İki kızı da kısa zamanda gerçek yüzlerini gösterirler krala.

Fırtınalı bir günde kapıya konur kral. Yanındaysa soytarısı, kısa süre önce Cordelia'yı babasına karşı savunduğu için yine kral tarafından ülkesinden sürgün edilen Kent Kontu ( Kent, krala tanınmamak için kılık değiştirmiştir.) vardır.

Kent Kontu gibi önemli bir karakteri daha vardır eserin: Gloucester Kontu. (Gloucester Kontu da kral gibi evlat nankörlüğü görecektir.)

Gloucester Kontu, gayri meşru oğlunun çevirdiği entrikalar sonucu diğer oğlundan ayrı düşer ve yine onun yüzünden gözlerini kaybeder. Gayri meşru oğul Edmund, eserde önemli bir karakterdir zira kralın kızları Goneril ve Regan arasında paylaşılamamaktadır; biri dul kalan ve diğeri evli olan iki kardeş Edmund yüzünden düşman kesilirler birbirlerine. Neticede biri diğerini zehirler, sonra kendini öldürür. İki kızından gördüğü kötülükler ve kendisinin Cordelia'ya yaptığı haksızlıktan duyduğu pişmanlık, kralın aklını yitirmesine neden olur.

Regan ve Goneril'in kendisi uğruna ölmeleriyle geç de olsa aklı başına gelen Edmund:

"Yaşamaya can atıyorum, ah! Fena tabiatıma rağmen iyi bir iş yapmak istiyorum. Lear ve Cordelia'nın ölmeleri için bir ferman yazmıştım. Hemen kaleye gönderin birini. " sözlerini sarfetse de yazıktır ki Cordelia'nın öldürülmesine engel olamaz.

Kral Lear, Cordelia'nın ölümüne dayanamaz, ardından o da yumar gözlerini hayata. Ölümler bu kadarla bitmez... Gloucester Kontu ölür, kralın sadık soytarısı öldürülür. Düelloda Edgar, bütün entrikaların başı kardeşi Edmund'u öldürür.

Krallık ise Kent, Edgar ve Albany Dükü'ne (Goneril'in kocası) kalır, yani eserdeki üç iyi kalpli karaktere...

Kızlarını küçük bir sınava tabi tutarken, boyalı sözlere kanıp hayatının belki de en büyük yanılgısına düşeceğini bilemezdi Kral Lear. Bildiğindeyse, evlat nankörlüğü ve küçük kızına karşı duyduğu vicdan azabıyla çoktan tanışmıştı...

Güzel bir Shakespeare oyunu...

Antik Yayınları, basım yılı 2007, 207 syf.














Kral Lear ve soytarısı...

Cumartesi, Mayıs 03, 2008


ARASTANIN SON ÇIRAĞI

Ali Ayçil


.

.

.


göğsümde koca bir gök taşırdım ben

çerçilerin boncuk sattığı çarşılardan

elimde atıp vurmaz bir sapan

avlanırdım hışmımdan naçar düşmüş dallarda

ustam bazen çok uzak bir yerden gelsin diye

günün dalgın ipini dolardım makaraya

Bir gün devrildi arastaya

kocaman, ağır gölgesi çınarın

benden kaçan onca kuş

meğer dallarına konarmış ustamın...


Ali Ayçil... Denemelerini çok severek okuduğum, külliyatını oluşturmama şurada iki kitap kalmış olan kelamın ve kalemin hakkını veren güzel yazar/şair.


Yazarın ilk şiir kitabı 1999'da basılan Arastanın Son Çırağı ve kitapta tek beğendiğim şiir de bu. Demek ki ben, sevdiğim bir yazarı da eleştirebiliyormuşum :-)

Neden sevemedim? Çünkü, düz yazılarındaki doğallığı - bu şiir hariç- şiirlerinde bulamadım. Anlam aradım, onu da bulamadım. Zor kelimeler, duygu karmaşası... Şiirlerin üzerini örten sisi kaldıramadım, tüm uğraşıma rağmen...


Şiir yazım tarzını pek beğenmedim ama hikayelerindeki, denemelerindeki şiirsel dili doyumsuz.


En iyisi -tanışmadıysanız- bu yazar/şairle tanışın. Kesinlikle memnun kalacaksınız. Kovulmuşların Evi, Ceviz Sandıklar ve Para Kasaları okundu, sırada Sur Kenti Hikayeleri var.


Ali Ayçil yazdığı ve benim de ömrüm vefa ettiği sürece beğeni listemin üst sıralarında yer alacak şiirle giydirilmiş hüzün kokulu enfes yazıları... Kalemi son derece kuvvetli bir yazar. Umarım değeri bilinir...


benim gibi bilmeyenler için, Arasta:
Çarşılarda veya alışveriş bölgelerinde aynı işi yapan esnafın bir arada bulunduğu bölüm, manasında...

Şule yayınları, basım yılı 1999, 55 syf.