Çarşamba, Nisan 30, 2008


Siyah Süt'ten sonra -aslında onunla beraber- başka kitaplar da okudum. Yarım bırakılmış ya da on beş-yirmi sayfası okunup bir kenara koyulmuş birkaç kitabın dışında, Gustave Flaubert'in Madam Bovary'sini (ödünç kitap), külliyatını oluşturmaya çalıştığım Ali Ayçil'in Arasta'nın Son Çırağı adlı şiir kitabını okudum. Refik Halit Karay'ın Gurbet Hikayeleri'ni okudum, sıra Yeraltında Dünya Var adlı romanında.

Madam Bovary'i sevemediğim için hakkında yorum yazmayacağım. Sevemedim çünkü çeviri çok kötüydü, tasvirler çok uzun ve yorucuydu, konu da güzel değildi. Konu itibariyle bu kitaba benzeyen meşhur Anna Karenina var, onu da sevmemiştim (okumadım, izledim).
Diğer kitaplara yorum yazacağım. Tabi Shakespeare'i de unutmamak gerek.
Kral Lear'ı okudum, en yakın zamanda yazacağım.

iyi okumalar...

Cumartesi, Nisan 26, 2008

SİYAH SÜT

Elif Şafak

Elif Şafak'la bu kitabıyla tanıştım. Yazara karşı önyargım vardı, Türk toplumunun hassas olduğu bir mevzuda kitabında yer verdiği ifadeler ve anlatım tarzı gündemi uzun süre meşgul etmişti. Bu sebeple kitaplarını okumayı hep erteledim ama ödünç aldığım bu kitapla karşılaşana dek. Yazarı değerlendirmek için bu kitap tek ölçüt olmayabilir belki ama ben bu kitabını oldukça samimi, esprili, başarılı ve güçlü bir zekanın ürünü buldum.

Siyah Süt, yazarın annelik öncesi hayatını ve doğum sonrası on ay mücadele etiği tıbbî adıyla post-natal depresyonunu eğlenceli bir dille anlattığı, başarılı çizimlerle renklendirilmiş otobiyografik roman.

Yazarımız dışında kitabın başka karakterleri de var. Kitabı sevimli yapan da bu karakterler , yazarın deyimiyle "parmak kadınlar". "İçimden Sesler Korosu"nun elemanlarıdır parmak kadınlar. Her biri ayrı ayrı Elif, her birinin birleşimi Elif...

Parmak kadınlarla ilk kez yazarın yine kendisi gibi yazar olan Adalet Ağaoğlu'nun evine yaptığı ziyaretinde tanışır okur. Karşımıza önce "Pratik Akıl Hanım" çıkar. Önüne gelen her meseleyi en kolay, en pratik yoldan halletmekte ustadır kendisi.
Sonraysa, "Can Derviş Hanım" çıkar karşımıza. Yani yazarın manevi yönünün simgesi parmak kadın.
Bir de darbeci bir parmak kadın vardır ki "Hırs Nefs Hanım", iflah olmaz bir işkoliktir.
"Sinik Entel Hanım" ise bilgi küpü, entel ve filozoftur ayrıca. ( İsmini en komik bulduğum karakterdir kendisi.)

Yazarın bu dört parmak kadınına, Amerika'ya yolculuk yaptığı sırada, uçakta biri daha katılır: "Anaç Sütlaç Hanım". Adından da anlaşıldığı üzere evcimen bir tiptir ve diğer parmak kadınların baskısıyla o ana kadar ortaya çıkamamıştır. ( Yani yazar, "anaç" yanını ortaya çıkarmaya hazır değilmiş.)

Yazar, Amerika'da kaldığı günlerde "Hırs Nefs Hanım" ve "Sinik Entel Hanım"ın seçim yapmaya zorlamasıyla "Beyin Ağacı"nın altında "Anaç Sütlaç Hanım"a yol verir. "Anaç Sütlaç Hanım" tamamen çıkmaz hayatından ama etkisi azalır ta ki yazarımız ülkesine dönene dek.
Yeni bir parmak kadın boy gösterir o sıra: "Saten Şehvet Hanım". Yazar, bedeninin sesine kulak verdiğinde o da parmak kadınların arasına katılır.

Evlilik ve kitabın yazılmasının nedeni öncesi ve sonrasıyla doğum... Post-natal depresyonun temsilcisi, vücut bulmuş hali -yazarın tabiriyle- Lord Poton ile (loğusaya dadanan cinlerin lorduyla) tanışma... Parmak kadınların Poton tarafından hapsi... On ay süren Poton esareti ve nihayet kurtuluş...

Yazar bütün bu serüvenini okurla paylaşırken, okura keyifli bir yolculuk yaşatmanın yanı sıra okuru bilgilendiriyor da. Bir kadın, bir yazar ve bir anne olarak Elif Şafak, Türk ve dünya edebiyatında adını duyurmuş kadın yazarların, anneliği seçen ve seçmeyen kadın yazarların hikayelerine yer vermiş kısaca ve yaşam öykülerinden ilginç notlar aktarmış okuyucuya. Bunlar içinde yazarın en çok değindiklerinden biri: Virginia Woolf.

Kitap yazmak ve çocuk doğurmak ilişkisini (edebiyatta çokça kullanılan "kitap doğurmak" sembolik ifadesini), kitap oluşturma sürecini paylaşmış yazar okurla.

Kitabın son sayfalarına doğru bir de test var, doğum sonrası depresyona yakalanıp yakalanmadığınızı öğrenmek adına.

Kitapta var olmasıyla kitaba olan beğenimi artıran bazı konular var ki şöyle:
Fuzulî ve Shakespeare'in hayali kız kardeş hikayeleri; kadın yazarlara ait bilgiler; yazarın Ada vapurunda kendi manifestosunu kaleme dökerken yaşadıkları; "Beyin Ağacı"; parmak kadınların gerçekleştirdiği darbeler ve tabi ki tüm enteresanlığı ve aykırı tipiyle Lord Poton.

Sütün siyah aktığı, doğum sonrası depresyonun kaleme alındığı bu eğlenceli kitap her ne kadar yazar "Bu kitap okunur okunmaz unutulmak için yazıldı. Suya yazı yazar gibi..." dese de bence unutulmamayı hak ediyor.

Çizimlerle, yazarın samimi anlatımı ve başarılı kaleminin etkisiyle okuması keyifli bir roman. Önyargımı kırdım. Yazarın bir kitabını daha okumayı -bu sefer kendi kitaplığıma eklemeyi- düşünüyorum. Tavsiyesi olan?

Doğan Kitap, basım yılı 2008, 303 syf.

Salı, Nisan 22, 2008


MİM...

Sevgili Geveze Kalem , beni mimlemiş. Mim konusu da okuma serüvenimiz, nasıl okuruz, ne okuruz gibi okumak denince aklımıza ne gelirse... Mim ya da sobe oyununu pek sevmesem de konu kitap olduğu için bunun hakkında kısa birşeyler yazacağım.

Okumayı seviyorum. Bu yüzden de bloğuma konu olarak kitapları seçtim. Benim için okumanın yaşı, yeri, zamanı yoktur. Okuma eylemi evimizde koltuğumuza uzanıp yahut uyku öncesi yatağımızda hafif bir ışık eşliğinde gerçekleştirilebileceği gibi yolculuk esnasında -uzun ya da kısa yolculuk- , parkta, sahilde hatta evde çorba karıştırırken bile yapılabilecek keyifli, faydalı bir etkinlik.

Benim okumalarım prensesin uykuda olduğu vakitlerde ya da oyun oynadığı zamanlarda oluyor genelde. Uyumadan önce de en az yirmi sayfa okurum. Böyle yapmadığım zamanlarda rahatsız oluyorum. Yani ben okumayı keyifli bir alışkanlık haline dönüştürdüm.

Küçüklüğümden beri okumaya meraklıydım. Masal kitaplarıyla başlayan bu yolculuk büyüdükçe sözlüklere, ansiklopedilere, atlaslara kadar geniş bir yelpazeye yayıldı.
İlkokul sıralarındayken çok sevdiğim anneanneme gazeteleri hep ben okurdum. Gazeteler, dergiler de okuma serüvenimde yerlerini aldılar. Mizah dergilerinin de okumayı sevmemde yeri büyüktür.

İlk hediye kitabımı ise ilkokul sıralarındayken çok sevdiğim teyzem almıştı: David Copperfield, benim ilk hediye kitabımdı.

Hikaye, roman, şiir diye devam eden edebiyat türlerine ilgim oyun, biyorafi ve otobiyografi, gezi, anı, deneme olarak devam etti. Burada Agatha Christie'yi de anmadan geçemeyeceğim. Polisiye romanlar da okuma alışkanlığı kazanmak için doğru adres olabilir.

Belli dönemlerimde belli kitaplar alışkanlığım oldu. Agatha Christie sayesinde polisiye, Oktay Sinanoğlu sayesinde siyaset, Shakespeare sayesinde oyun, Necip Fazıl K. sayesinde şiir, kısa süre önce tanıştığım Ali Ayçil sayesinde deneme türlerini çok sevdim. Romanı sevdiren tüm klasikleri de unutmamak gerek.
Sevdiğim yazarlar bu isimlerle sınırlı değil elbette ama benim için her zaman okunabilecek yazarlardan birkaçıydı bunlar.

Okuma alışkanlığımızın olmayışını, nasıl okumamız gerektiğini bilmememize bağlıyorum. Aslında henüz ilkokul sıralarındayken bunun eğitimi verilebilse, anlayarak hızlı okumanın teknikleri öğretilse çoğu insanın bu alışkanlığı kazanabileceğini düşünen idealist bir görüşüm vardır her zaman.

Okumak dinlendirici bir eylemdir benim için. Özellikle Shakespeare okurken hissediyorum bunu. Agatha C. de gerilimiyle rahatlatanlardan ( Burada A.C. kitaplarındaki polisiye havadan bahsediyorum).

Okuma serüvenimde kitapları okuduktan sonra şöyle sınıflandırırım kendimce:
tadımlık kitaplar: Sadece okuduğumuz zamanı güzel geçirmemizi sağlayan geride fazla birşey bırakmayan kitaplar.
doyumluk kitaplar: Okuduğuma değen, haz veren, başarılı kitaplar.
başucu kitapları: Her zaman, her halet-i ruhiyede okumak isteyeceğim kitaplar.
tavsiye kitaplar: Benim beğendiğim ve başka okuyucuların da beğeneceğini umduğum başarılı kitaplar.
mutlaka kitapları: Hala okumadıysanız geç değil, hemen okuyun kitapları.
zaman kaybı kitapları: Vaktime de cebimden çıkana da acıdığım kitaplar.
şişirilmiş kitaplar: Başarısı satış rakamlarına endeksli içeriği zayıf, edebiyata birşey katmayan kitaplar.
ve de anlayan varsa bana da anlatsın (!) kitapları...

Okuma serüvenimde her biriyle karşılaştım. Güzel kitaplardan çok şey öğrendiğim gibi fikrimce başarısız kitaplardan da çok şey öğrendim. Mesela, nasıl kötü yazılır gibi...

Okumanın kişisel eğitimimize, görgümüze kattığı artılara ilave hayatımıza kattığı benzersiz lezzetler de vardır ki en başta geleni kitabın kokusudur. Yıpranmış bir cilt, sararmış yapraklar, satırların içine işleyen hafif küf kokusu kitapların da zaman yolculuğu içinde geçirdiği evrimleri gösterir bize ve bu bile bir kitaba tutulmaya, onu hayatımızın gizli hazinesi yapmaya yeter.

Bazı kitaplarda şöyle bir düşünce belirir zihnimde, "Keşke bu kitabı ben yazsaydım"...

Bazen de "ustalara saygı" duruşu içinde okuduğum mükemmel bir kitabın her cümlesini özümsemeye, hissetmeye çalışırım ve o kitapları kaleme döken usta ellerin sahibine şükranlarımı sunarım, hayatıma tarifsiz bir lezzet kattığı için.

Bir maddeye, cansız bir maddeye dönüşebilseydim mükemmel bir kitabın ilk nüshası olmak isterdim, devasa bir kitaplığın en uç köşesinde...

Kabul ederlerse, sevgili kitapsever
Serap'ı , kendi öykülerini sıcacık anlatımıyla bizlerle paylaşan sevgili Öykücü'yü , yazılarını çok severek okuduğum sevgili Binnur'u sobeliyorum...

Umarım kabul ederler. Merakla bekliyorum...

ZİNCİR


Ak pak olmaya geldim. Giydim sitaremi üstüme, yalınayak kızgın kumlardan geçtim. Şems kavuran çöllerden geçtim. İplik iplik ayrılan karadan, beyzadan geçtim. Yürek ummanlarından geçtim. Zincire vurdun boynumu, uykuma düş oldun. Zincir zoruyla, düş korkusuyla, can havliyle geldim.
Sök mührünü kalbimin. Sözlerin dere olsun, yıkasın kirlerimi...

"Var" dedin, "nedir?"
Var olmaktır, dedim.
"Yok" dedin, "nedir?"
Yok olmaktır, dedim.
"Nedir bunun ortası?"
Kaybolmaktır, dedim.
"Kaybolana ne gerek?"
Yol gösteren gerek.
"Kim gösterir yolu?"
Zinciri elinde tutan.
"Zincir kimin elinde?"
Sizin efendimiz.
"Şimdi kimin elinde?"
Benim efendimiz.
"Ne var bizim aramızda?"
Zincir efendimiz.
"Arada kalan ne olur?"
Kaybolur efendimiz.
"Öyleyse kaybolsun zincir!"
...

-Ama nasıl olur,şimdi buradaydı. Hala izi boğazımda bakın, bakın işte, nereye gider zincir?
-Zincir gitmez, evladım. Yalnızca görüntüsü kaybolur. Görmüyorsun diye varlığını inkar mı edeceksin? Sen söyledin az önce zinciri gördüğünü. Şimdi göremiyorsun diye zincir hiç olmadı mı?
-Şaşkınım. Görünmez zincire eklenmekti niyetim.
-Karınca misali... Önce emek ver, sonra olsun sana yemek...
-Söyleyin, ne dilerseniz yapayım. Yeter ki kelâmınız doğsun içime. Karanlığıma hilal olun.
- Öyleyse, dinle beni... Bak, kâinatın temaşasını görüyor musun? Her canlı kendine "eşlik" arıyor. Ademinden, kuşa, böceğe, nebata cümle canlıya iyice bir bak. Soluklarını dinle: İki hece, duyuyor musun? İşitip de düşmeden durabiliyor musun?
Zaman katar katar akarken, gözlerin âlemi seyredebiliyorken hala kayıp bir zincir mi arıyorsun?...


...


-Hadi evladım, uyan, gün doğdu çoktan.
-Hıı? Anne!
-Yine mi rüya âlemindesin evladım. Aaa! Zincirle mi bağlısın şu yatağa? Hadi kalk bakalım.
-?!!!

(iç ses: Zincir zoruyla da olsa çağrılana ne mutlu...)

Pazartesi, Nisan 21, 2008


YOL

Miguel Délibes

İspanyol edebiyatının önde gelen yazarlarından olan Miguel Délibes'in 1950'de yazdığı en tanınan romanı Yol, aynı zamanda yazarın dilimize çevrilen ilk kitabı.

Konusuna gelince: Roman başkişisi Daniel (arkadaşlarının hitabıyla Kukumav) on bir yaşındadır ve eğitimi için istemeyerek de olsa -babasının isteğiyle- doğup büyüdüğü köyünden ayrılmasına bir gün kalmıştır. Sabah olunca trene binecek ve o çok sevdiği vadiden ayrılacaktır. O son günün gecesinde Kukumav Daniel, hatıraların büyüsüne kapılır ve geçmişini film şeridi gibi geçirir zihninden.

Neler yoktur ki on bir yıllık hayatında Kukumav Daniel'ın?... Tüm güzelliğiyle doğup büyüdüğü vadi; vadinin her biri ilginç hayat hikayeleri olan insanları - ki hepsinin adlarıyla birlikte lakapları da vardır: Tavşandudaklar, Acıbiberler, Çolak ... - ,en yakın arkadaşları Kel German ve İnekboku Roque ile çocuk dünyalarının cesur yaramazlıkları -özellikle tren yolunun kenarında yaptıkları- ; peynir kokulu evi; Kukumav Daniel'ın gözünde vadinin güç ve kişilik sahibi adamı Demirci Paco; vadinin güzel ve zengin kızı Mica'ya duyduğu platonik aşkı -aralarındaki büyük yaş farkına rağmen- ; küçük çilli kız Uca-uca...

Bir köy romanı olması sebebiyle bol bol yöresel öğelerin yer aldığı kitapta; kahramanımız Daniel'ın arkadaşı Kel German'ın kuşlara olan ilgisi sayesinde envai çeşit kuşa ait bilgiler (kuşların nasıl uçtukları ve nasıl ses çıkardıkları), vadide ahlâk temsilcisi gibi her ortamda beliren büyük Acıbiber'in varlığı, İnekboku Roque'nin güç gösterileri kitabın güzel detayları.

Doğduğu, büyüdüğü topraklara sarsılmaz bağlarla bağlanan, onu başka bir kente başka bir hayata götürecek yola çıkmadan ayrılığın acısını yaşayan küçük bir çocuğun, çocuk dünyasının hikayesini anlatıyor yazar.

Kendi güzel, fiyatı uygun kitaplardan...

"Bu vedalaşma, Kukumav Daniel'ı aklından bile geçirmediği kadar üzüyordu. Duygusal biri olmasında bir kabahati yoktu onun. Vadinin öylesine yürek tüketici, acı verici biçimde kendisine bağlı olmasında da bir suçu yoktu. Hayatta ilerlemek ilgilendirmiyordu ki onu. Aslında ilerlemek umurunda bile değildi onun. Oysa uzaklardaki minicik trenlerle bembeyaz köyler, çayırlar, kare kare ayrılmış mısır tarlaları umurundaydı..." ( 193. syf.)
Kendimi çok yorgun hissediyorum... Pazar günü olaylı ve eğlenceli geçen bir gün oldu. Go-kart denen yarış arabalarına bindim. İlk yirmi dakikada karın bölgeme iki çok kuvvetli darbe aldım. Sonrasında ise karnıma minder koyarak durumu kotardım. Son on dakikada ise güzel sürdüm. Virajlarda hız sorunum vardı, bir türlü gaza az basmaya alışamadım. Ama sorunu da az biraz hallettim. Netice de hem keyifli bir gün geçirdim hem de direksiyon hakimiyeti konusunda çalışmış oldum.

Sonrasında Doblo sürdüm biraz, yani sürmeye çalıştım. Tabi bunların hepsi boş alanda.

Şimdiyse kemiklerim ağrıyor. Çok süratli giderken çarptığım için go-kartta, morluklarım var epey. Kendimi kastığım içinse el bileklerim ağrıyor. Dinlenmek ve uyumak istiyorum :-)

Uyku öncesi kitap iyi gider. Elimde de Shakespeare'in Kral Lear'ı var. Niye Shakespeare? Diğerlerini -önceki yazıda geçen dört kitap- ne zaman okudum da bu kitaba sıra geldi?
Hayır, diğerlerini okumadım. O kadar da hızlı değilim ve o kadar boş vaktim yok :-)

Seveceğime kesinkes inandığım bir kitapla -Shakespeare eserleri- dinlenmek en güzeli.

Bugün yeni bir kitap yorumum gelebilir, eğer dinlenebilirsem.

Herkese iyi okumalar...

Cuma, Nisan 18, 2008

Kitaplar arasında dolanıyorum yine... Bir yandan ödünç aldığım, Elif Şafak'ın Siyah Süt'ünü (biraz sıkıldım ama sabırla sonunu getirmeyi düşünüyorum), bir yandan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın çok merak ettiğim Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü (kolay bir kitap değil ama zorluğuna rağmen güzel gidiyor), bir diğer yandan da Mario Levi'nin Bir Şehre Gidememek kitabını, hadi bir tane daha ekleyeyim, bir de Adalet Ağaoğlu'nun Ruh Üşümesi'ni (ki pek hazzetmedim kitaptan ama dur bakalım) okumaya çalışıyorum...
Yazıyorum bir yandan... Felsefi, sembolik anlatımlarla uğraşıyorum zihnimde...

Cumartesi merkezi sınavımız var, ehliyet alabilmek için... ve aynı gün direksiyon dersim de başlayacak. Sınavdan değil ama direksiyon başına geçmekten korkuyorum biraz. Bugüne kadar sürmeyi hiç denemediğim, direksiyon simidine bile ellemediğim bir aracı dört teker üzerinde yolda kaydırma düşüncesi (ki ben çarpışan arabalarda bile sürücü yerine oturmadım hiç) biraz tedirgin etse de inşallah üstesinden gelirim.

Blog yazarlarının yazılarını (hikaye, deneme, şiir..) merakla ve severek okuyorum. Bazılarını çok başarılı buluyorum. Kitapları çıksa muhakkak alırım. Yani okuma serüvenim kitaplarla sınırlı değil...

şimdilik havadisler bu şekilde :-)

Çarşamba, Nisan 16, 2008


DUVARGEÇEN


Marcel Aymé

İsmini çokça duyup okumaya karar verdiğim, Fransız yazar Marcel Aymé'nin (?) meşhur hikayesi Duvargeçen'in de yer aldığı dokuz hikayeden oluşan, tuhaf insanların tuhaf öykülerinin yer aldığı başarılı bir kitap.

Duvargeçen'in konusuna gelince: Duvarlardan geçebilme yeteneğini keşfeden kahramanımız Dutilleul, geleneksel değerlerine bağlı bir memurdur ve çalıştığı dairede müdürü tarafından yeniliklere açık olmadığı için (yazışmalarda hala eski tarz kalıpları kullanmakta ısrar ettiği için) hor görülmektedir. Dutilleul, onurunu zedeleyen hakaretler sonunda olağanüstü yeteneğini kullanmaya karar verir. Önce müdürüyle kendi odasını ayıran duvardan geçer. Ama müdürün gördüğü ansızın duvardan çıkıp kendisine hakaretler yağdıran bir kafadır yalnızca.

O günden sonra sıradan biri gibi yaşamaktan vazgeçer ve duvarlardan geçebilme yeteneğini hırsızlıkta kullanır. Ama zamanla bu durumdan sıkılır ve bilerek kendini yakalatır. Hapse atılır. Kısa bir süre sonra hapisten de sıkılır ve duvardan geçerek kaçar. Hırsızlıklarına devam eder ve zenginleşir kısa sürede. Evli bir kadına aşık olur ve onunla görüşmeye başlar. Kadının evine girmek için duvarlardan geçerken baş ağrılarına tutulur. Yıllar öncesinde yeteneğini keşfettiğinde gittiği doktoru bu durumun bilimsel açıklamasını yapmış ve Dutilleul'a yılda iki kez içmesi için iki ilaç vermiştir. Dutilleul, ağrılarını dindirmek için ne olduğunu çoktan unuttuğu iki ilacı aynı gün içer. İçmiştir içmesine ama aşığının evinden çıkmak için girdiği duvarların arasındadır artık tüm yeteneğini kaybetmiş biri olarak...

( Konudan ziyade özeti oldu ama okuduğum kitapları yazarken anafikir, konu, özet üçlüsünü tek başlık altında yazmaya çalışıyorum.)

Duvargeçen'in fantastik bir hikaye oluşu, anlatım şekli, seçtiği karakter Gogol'un Palto'sunu anımsattı bana. Hikayeyi okuduğumda zihnimdeki çağrışım buydu.

Kitabın diğer sekiz hikayesine gelince: Poldev Masalı, Üç Zabıta Olayı, Kötü Ateş, Zırh, Anahtar Paspasın Altında, Sonuncu hikayeleri de Duvargeçen gibi yazarın fantastik işleyişle yazdığı; hırsı, ahlâk anlayışını (özellikle Poldev Masalı'nda) sorguladığı farklı ve eğlenceli hikayeler, Tahsin Yücel çevirisiyle.

Paris'te Duvargeçen karakter Dutilleul'un heykeli varmış. Alttaki resim orjinal adıyla Le Passe- Muraille heykeli...

Sel Yayıncılık, basım yılı 2002, 109 syf.





Salı, Nisan 15, 2008


ESRÂRNÂME


Hasan Aycın

Hasan Aycın çizimlerine blogda yer vermiştim. Birbirinden güzel çizimlerin sahibinin kitaplarının da olduğunu öğrenince yazarın en az bir kitabını okumaya karar verdim, Esrarnâme'yi seçtim.

Esrarnâme, Amâk-ı Hayal tadında, masal-roman-deneme türlerinin harmanlanıp Türk edebiyatının sevimli kahramanı Keloğlan'ın yaşadığı sergüzeştler etrafında (Bu kelimeyi kullanmayı seviyorum) kaleme alındığı farklı ve leziz bir eser.

Konuysa şöyle: Keloğlan eşeğini gütmek için kıra çıkar. Kırda bir ağacın gölgesinde dinlenirken uyuyakalır. Uyandığında karşısında onu çelik-çomak oynamaya çağıran Safoğlan'la karşılaşır. Keloğlan ve Safoğlan bir olur, Hinoğlan ve Bönoğlan'la oyuna tutuşurlar. Attıkları çomak uzağa düşer. Kaybolan çomağı bulmak için Keloğlan ile Safoğlan çomağı aramaya başlarlar ve türlü maceralara atılırlar çomak peşinde.

Maceralarında Keloğlan ve Safoğlan'ın karşısına neler çıkmaz ki... Derviş Baba, aslan, harami kulübesi, Şırşır dere, kadın, gelin, Nur Nine, karınca izi, zembilli ihtiyar, zıkkımhane, Cimcime Kız, Zibe-i Mehel, âmentü kayığı, zelzele, Demirci Baba...

Masal dili ve kurgusuyla yazılmış olsa da anlattığı masal değil, Keloğlan da bildik Keloğlan değil.
Anlattığı masal ve okuyucuya verdiği mesaj çerçevesinde dinsel öğeler kitabın özünü oluşturmakta.
Çomak arayışından anlam arayışına geçiyor Keloğlan, ruhundaki karakterler birer kişilik oluyor ve sonra yine hepsi Keloğlan'da birleşiyor.

Edebiyatımız için önemli bir eser olduğunu düşünüyorum.
Amâk-ı Hayal'i okuyup sevdiyseniz, din felsefesi de ilginizi çekiyorsa bu kitaba da bir göz atın, diyebilirim.

Masal gibi başlıyor: " Bir varmış, bir yokmuş".
Masal gibi bitiyor: "Onlar ermiş muradına...".

Yine bir anlam arayışı Hasan Aycın'dan ama bu sefer yazıyla...


İz yay., basım yılı 2007, 135 syf.


Hasan Aycın çizimlerini merak edeniniz varsa, solda yer alan Evvel Zaman "İçinde" den aratabilir, etiketlerimde yer alan Hasan Aycın çizgilerine tıklayabilir. Daha geniş bir arama içinse tabi ki internetten ve arama motorlarından faydalanabilir :-)

Çarşamba, Nisan 09, 2008


ÖBÜR DÜNYA BİLGİSİ

Özen Yula

Ödüllü bir yazar Özen Yula. Hikayeciliğinin yanı sıra, yazdığı oyunlarla da pek çok ödül toplamış. Yapı Kredi yayınlarından çıkan kitapları incelerken karşılaştım yazarla.

Yazarın farklı bir anlatımı olduğu muhakkak ama ben nedense sevemedim hikayelerini. Kitap on hikayeden oluşuyor. Açılışı yapan "İş" adlı kısa hikaye dışında hikayeleri beğenmedim.

Yazarın hikayelerine seçtiği konular; anlam arayışında olan enteresan kadın karakterler; hikayelerde kullanılan gayri ahlâki kelimeler ve ifadeler yazarın hikayelerini değerlendirmemde büyük ölçüt oldular elbette.

Bir ödül ve hayal kırıklığı ikilisi daha...


Yapı Kredi yayınları, basım yılı 2006, 65 syf.

Cumartesi, Nisan 05, 2008


BİR YAZ GECESİ

Fatma Gürel

Yeni bir yazar, yeni bir dünya...
Kitabın adı, tabloyu andıran kapağı ve çıktığı yayınevi güzel bir kitapla karşı karşıya olduğum hissini uyandırdı. Her ne kadar ödüllü bir kitap olması (1994 Türkiye İş Bankası Edebiyat Büyük Ödülü) gözümü biraz korkutsa da - genelde ödüllü kitaplarda hayal kırıklığına uğruyorum - aldım, okudum. Hislerimde yanılmadım bu sefer; güzel doyurucu hikayelerle karşılaştım.

Yazar, kimya mühensisliği öğrenimi görmüş, bir yandan da edebiyatla bağlarını koparmamış. Yazdıkları ödülle taçlandırılan bir yazar olmuş. İyi de olmuş. Ben de böylece okur olmanın güzelliğini bir kez daha yaşamış oldum.

Gelelim Bir Yaz Gecesi'ne: Kitapta on dört tane birbirinden güzel hikaye var. Yazar, kendi yaşantısının görüntülerini yazıya dökmüş. İçlerinde kurgu olanı varsa bile, hepsinden yaşanmışlık tadı almak mümkün.

"Bir Yaz Gecesi Anısı", "Ah, 'Lale'li Günler", "Annemin Altın Bilezikleri" hikayeleri nostalji tadında. "İlandaki İş", "Baharla Gelen", "Vitamin", "Yolcu" hikayeleri çaresizliğin, ayakta kalabilmenin, hayatın ağır yükünün; doğrularının peşinden gidebilenlerin ve modern zamanın sorunlarını işleyen güzel kaleme dökülmüş hikayeleri kitabın.

"Madenin Kırmızı Gülü" hikayesi, "Selvi Boylum, Al Yazmalım"ı çağrıştırdı bana, hoş bir hikaye.

"Sevil Hanım'ın Kabul Günü", "Karayılanların Öfkesi" kitabın diğer başarılı hikayeleri.

Aslında kitabın on dört hikayesinin tümü başarılı, okuması keyifli.

Yazar, samimi ve kolay anlaşılır bir ifade tarzı kullanmış.
Hikaye okumak istiyorsanız, okurken yorulmayayım ama okuduğuma da değsin diyorsanız, size uygun bir kitap olabilir " Bir Yaz Gecesi".

Remzi Kitabevi, basım yılı 2003 ( 3. basım), 128 syf.

Çarşamba, Nisan 02, 2008

Salı, Nisan 01, 2008


CUMBALI AŞKLAR / Osmanlı Aşk Sanatı


Serkan Özburun

İçinde Osmanlı geçen kitaplara, filmlere hatta o zamana ait eşyalara özel bir ilgim oldu her daim.
Osmanlı havası solunan okuduğum kitaplara; Nun Masalları/Nazan Bekiroğlu, Gümüşlü Martı/ Selma Fındıklı ve o zamanda yazılmış şimdinin klasiklerine yeni bir kitap daha ekledim.
Cumbalı Aşklar'da yazar, Osmanlının meşhur aşklarını hikaye etmiş, dilimize yerleşmiş bazı deyimlerin nasıl ortaya çıktığını kolay anlaşılır bir dille, samimi bir ifadeyle anlatmış.
Kolay okunan bir kitap (Başladığım gün bitirdim). Fazla beklentisi olmayanlara okuma keyfi yaşattırabilir.

Yazarın "aşk" alanında yazılmış pek çok eseri var. Basın dünyasında "aşkolog" olarak nitelendiriliyormuş kendisi. Ben bunu kitaptan öğrendim (Kitabıysa internette fiyatı uygun kitapları incelerken buldum).

Gelelim Cumbalı Aşklar'a: "Üsküdar'a gider iken aldı da bir yağmur..." Hepimizin bildiği bu şarkının nasıl ortaya çıktığını, güftesinin bize ait, bestesininse İskoçlara ait bir marş olduğunu... Meşhur Casanova' nın Osmanlı topraklarında yaşadığı maceralarını ve çarpık ilişkilerini... İstanbul'da bir tepeye adını veren (aslında çay bahçesine) Piyer Loti'nin Azade mi yoksa Azizzade Tahsin Efendi'ye mi (!) olan aşkını... Kanuni'nin gözde cariyesi Gülfem Hatun'un aşkını ve sonunu... IV. Murat'ın yabancı ressamla olan komik diyaloğunu... "Kırk yıllık Kâni, olur mu Yâni" deyiminin ilginç hikayesini... Osmanlı'da uygulanan ilk "recm" cezasını (recm, şeriat kurallarına göre, zina eden evlilere uygulanan ölüm cezası)... " Mercimeği fırına vermek" deyiminin hikayesini, "kulağı kesikler"in, " Arap'ın derdi"nin, "kaş yaparken göz çıkarmak" deyimlerinin nasıl ortaya çıktıklarını... Şu meşhur Beyoğlu gülü Kamelya'nın hikayesini (Kamelya'dan esinle yazılmış bir polisiye hikaye okumuştum Amanvermez Avni'de)... Sevda Tepesi'nin hikayesini... öğrenmiş oldum.

Detayları seven meraklı okuyuculara...

maviağaç yay., basım yılı 2005, 133 syf.